MİLAN KUNDERA: UÇSUZ BUCAKSIZ BİR TOPLAMA KAMPINDAN BAŞKA BİR ŞEY DEĞİLDİ YAŞADIĞIMIZ DÜNYA

358

Aslını ararsanız, bir olay kendisini hazırlayan rastlantıların sayısı oranında önemli, anlamlı ve dikkate değer değil midir? Rastlantıların, sadece rastlantıların söyleyecek bir sözü vardır bize. Gereklilikten doğan, olmasını beklediğimiz, günbegün yinelenen her şey dilsizdir. Sadece rastlantı bir şeyler söyler bize. Onun diyeceklerini çingenelerin kahve falı bakması gibi karineyle çıkarırız.

RUH VE BEDEN

Roman kişilerinin bir zamanlar gerçekten yaşamış olduklarına okuyucuyu inandırmaya çalışmak yazar açısından anlamsız bir çabadır. Ana rahminden çıkmamıştır roman kişileri; şu ya da bu sözcüğün itici gücünden ya da temel bir durumdan doğmuşlardır. Tomas ‘Einmal ist keinmal’ deyişinden doğmuştu. Tereza ise karın gurultusundan doğdu.

Tomas’ın evine ilk gidişinde, karnı guruldamaya başladı Tereza’nın. Bunda şaşılacak bir yan da yoktu üstelik; sabah kahvaltısından beri, trene binmeden önce alelacele yediği sandviçten başka bir şey girmemişti midesine. Aklını tümüyle kendisini bekleyen çetin yolculuğa vermişti; yemek yemeyi unutmuştu. Oysa bedeni gözardı ettiğimizde, onun kurbanı olmamız daha da kolaylaşır. Tomas’ın önünde durmuş, midesinin çektiği söylevi dinlerken başından aşağı kaynar sular boşaldı. Ağlamak geldi içinden. Allahtan ilk on saniyeden sonra Tomas kollarını onun beline doladı da, karnından çıkan sesleri unutturdu.

Demek ki Tereza, bedenle ruh denen o uzlaşmaz ikiliği, insanoğlunun o en temel yaşantısını hoyratça gözler önüne seren bir durumdan doğmuştu.

Çok uzun zaman önce, insanoğlu göğsündeki düzenli vuruşların sesini şaşkınlık içinde dinler, ne olduklarını aklına bile getiremezdi. Kendisini beden gibi yabancı, tanıdık olmaktan uzak bir nesneyle özdeşleştirmek gelmezdi elinden. Beden bir kafesti ve bu kafesin içinde bakan, dinleyen, korkan, düşünen ve hayretlere düşen bir şey vardı; bu bir şey, beden çıkarıldıktan sonra geriye kalan, ruh idi.

Günümüzde, beden tanıdık olmaktan uzak bir şey değil hiç kuşkusuz; göğsümüzdeki vuruşun kalp olduğunu, burnun akciğerlere oksijen götürmek üzere bedenden dışarı fırlayan bir hortum ağzı olduğunu biliyoruz. Yüz, bedenin tüm işleyişlerini kaydeden bir alet tablosundan başka bir şey değil; sindirim, görme, duyma, terleme, düşünme.

İnsanoğlu bedenin her bir parçasına bir ad vermeyi öğrendi öğreneli, beden giderek daha az dert oldu başına. Ruhun eylem halindeki gri beyin hücrelerinden başka bir şey olmadığını da öğrendi. Eskinin ruh ve beden ikiliği bilimsel terimlere büründürüldü, şimdi artık buna yalnızca modası geçmiş bir önyargı diyerek gülüp geçiyoruz.

Ama aşık insana midesinin gurultusunu dinletecek oldunuz mu bir kere, ruhla bedenin birliği, bilim çağının o lirik yanılsaması hemen o an siliniverir.

Tereza kendisini bedeni aracılığıyla görmeye çalışırdı. Genç kızlığından beri sık sık aynanın karşısına geçmesi bu yüzdendi. Üstelik annesi onu ayna karşısında yakalar diye korktuğundan, aynaya attığı her kaçamak bakışta gizli bir günah rengi de vardı.

Kendini beğenmesi değildi onu aynaya çeken şey; kendi ‘ben’ini görmekten duyduğu şaşkınlıktı. Bedendeki işleyişleri kaydeden alet tablosuna baktığını unuturdu; yüzünün çizgilerinden ruhunun sızıp çıktığını gördüğünü sanırdı. Burnun akciğerlere oksijen götüren bir hortum ağzından başka bir şey olmadığını unuturdu; kendi doğasının gerçek bir dışavurumu olarak görürdü onu.

Uzun uzun kendisini seyrettiğinde, bazen yüzünde annesinin çizgilerini görüp keyfinin kaçtığı olurdu. Bunun üzerine aynadaki izdüşümüne gözlerini daha da inatla dikip bakardı; annesinin çizgilerini kovacak, yalnızca kendisine ait olanları alıkoyabilecekti sanki böylece. Bunu başardığı zamanlar hep bir esrime içinde olurdu; ruhu, bir geminin karnından çıkıp saldırıya geçen tayfalar gibi bedeninin yüzeyine çıkar, güverteye dört bir koldan yayılır, göğe karşı el sallar, sevinç, mutluluk türküleri söylerdi.

Annesine çekmişti. Sadece dış görünüş olarak da değil üstelik. Bazen, tıpkı bilardo masasındaki topun izlediği çizginin oyuncunun kol hareketinin uzantısından başka bir şey olmaması gibi, Tereza’nın tüm yaşamı da annesinin yaşamının uzantısından başka bir şey değilmiş gibi geliyor bana.

Nerede ve ne zaman başladı, sonraları Tereza’nın yaşamı olup çıkan bu hareket?

Belki de Tereza’nın Praglı bir işadamı olan büyükbabasının, kızının, yani Tereza’nın annesinin güzelliğini cümle alemin duyacağı biçimde övmeye başladığı noktada. Kız daha üç ya da dört yaşındayken, Rafaello’nun Madonna’sının tıpkısısın sen, derdi ona baba. Tereza’nın dört yaşındaki annesi hiç unutmadı bunu. Yeniyetmeliğinde okuldaki sırasında otururken, öğretmenleri dinlemezdi; hangi tablolara benzediğini düşünürdü.

Derken evlenme çağı geldi. Dokuz isteklisi vardı. Hepsi çember oluşturacak biçimde diz çöktüler çevresinde. Bir prenses gibi bu çemberin ortasında durdu ve hangisini seçeceğini bilemedi kız; biri en yakışıklıydı, öteki en nüktedandı, üçüncüsü en zengindi, dördüncüsü en atletikti, beşincisi en iyi bir ailedendi, altıncısı şiir okuyordu, yedincisinin gezip görmediği yer kalmamıştı, sekizincisi keman çalıyordu, dokuzuncusu erkeğin hasıydı. Ama hepsi de aynı biçimde diz çökmüşlerdi, hepsinin de dizleri aynı biçimde nasır tutmuştu.

Sonunda dokuzuncusunu seçmesinin nedeni onun en erkek olması değil, sadece sevişirlerken kulağına ‘Dikkatli, çok dikkatli ol’ diye fısıldamasına rağmen erkeğin özellikle dikkatsiz davranması, kızın da kürtaj yapmaya yanaşacak bir hekim bulamayıp evlenmek zorunda kalması idi. İşte Tereza böyle dünyaya gelmişti. Ülkenin dört bir yanından çok sayıda akraba, beşiğin üzerine eğilip bebekçe konuşmak üzere biraraya geldiler. Tereza’nın annesi bebekçe konuşmadı. Hiçbir şey söylemedi. Her biri dokuzuncudan daha iyiymiş gibi gelen öteki sekiz isteklisini düşündü.

Kızı gibi, Tereza’nın annesi de sık sık aynaya bakardı. Bir gün gözlerinin çevresinde kırışıklıklar keşfetti ve evliliğinin anlamsız olduğuna karar verdi. Tam bu sıralarda sicilinde birçok dolandırıcılık olayı bulunan, üstüne üstlük iki de başarısız evlilik yapmış, pek öyle erkek olmayan bir adamla tanıştı. Artık o dizleri nasır tutmuş isteklilerinden nefret ediyordu. Bu defa diz çöken kişi olmak için yanıp tutuşuyordu. Yeni dolandırıcı dostunun önünde diz çöktü ve kocasıyla Tereza’nın başlarının çaresine bakmalarını söyledi.

Erkeklerin en erkeği olan koca, erkeklerin en süngüsü düşüğü oldu. Öylesine düştü ki süngüsü, artık hiçbir şeyin anlamı kalmadı onun için. Aklından geçirdiklerini açıkça söyledi, önünü ardını düşünmeden söylediği sözler karşısında irkilen komünist polisi tarafından tutuklandı, yargılandı ve uzun bir hapis cezasına çarptırıldı: Oturduğu apartman dairesine kilit vurdular, Tereza’yı da annesinin yanına yolladılar.

Erkeklerin bu en süngüsü düşüğü demir parmaklıklar arkasında kısa bir süre yaşadıktan sonra öldü. Tereza ile annesi de annenin dolandırıcısıyla birlikte dağların yakınında küçük bir kasabaya göçettiler. Dolandırıcı bir büroda, anne de bir dükkanda çalışıyordu. Bundan başka, Tereza’nın annesi üç çocuk daha doğurdu. Sonra yeniden aynaya baktı ve yaşlandığını, çirkinleştiğini fark etti.

Her şeyini kaybettiğini anladığında bir günah keçisi aramaya girişti. Kim olsa olurdu; erkek adam olan ama sevilmeyen, kulağına fısıldadığı uyarıya aldırış etmeyen ilk kocası; hiç de öyle erkek adam olmayan ama çok sevilen, onu Prag’dan alıp götüren, sonra da önüne gelen kadını elden geçirerek sürekli bir kıskançlık içinde yaşatan ikinci kocası. Ne ki her ikisine de yetmemişti gücü. Kendisine ait, kaçacak durumda olmayan tek kişi, bütün günah keçilerinin ceremesini çekebilecek tek rehine Tereza’ydı.

Gerçekten de, annesinin kaderini belirleyen belli başlı suçlu Tereza değil miydi? Erkeklerin en erkeğinin tohumuyla kadınların en güzelinin yumurtasının anlamsız buluşması olan Tereza? İşte, o düşe kalka koşulan uzun mesafe yarışında, annesinin yaşamı Tereza adı verilen bu dönüm noktasında başlamıştı.

Tereza’nın annesi kızına, anne olmanın her şeyden vazgeçmek demek olduğunu hatırlatmaktan bir gün bile geri durmadı. Çocuğu yüzünden her şeyini kaybetmiş bir kadının deneyiminden destek aldığı için sözlerinde bir gerçek kokusu da vardı. Tereza onun söylediklerini dinler ve anne olmanın yaşamdaki en büyük değer, anneliğin ise büyük bir özveri olduğuna inanç getirirdi. Eğer anne, ‘özveri’nin cisimleşmiş haliyse, o zaman kız çocuk da onarılması mümkün olmayan ‘kabahat’ti demek ki.

Elbette Tereza, annesinin, babasının kulağına, ‘Dikkat et’ diye fısıldadığı gecenin hikayesini bilmiyordu. Suçlu vicdanı ‘ilk günah’ kadar belirsiz, bulanıktı. Ama vicdanından kurtulmak için elinden geleni yaptı. On beş yaşında onu okuldan çekti aldı annesi; Tereza garsonluk yapmaya başladı, eline ne geçerse annesine veriyordu. Annesinin sevgisini kazanmak için her şeyi yapmaya hazırdı. Evi çekti çevirdi, kardeşlerine baktı, bütün pazarını ev temizlemeye harcadı, çamaşır yıkadı. Yazık oluyordu, çünkü sınıfının en parlak öğrencisiydi. Daha yükseklerdeydi gözü, ama yaşadığı küçük kasabada ulaşabileceği daha yüksek bir şey yoktu. Ne zaman çamaşır yıkasa, banyo küvetinin yanıbaşında bir kitap olurdu. Sayfaları çevirirken, çamaşırın suyu damlardı üzerlerine.

Evde, utanmak diye bir şey yoktu. Annesi evin içinde çamaşırlarıyla gezer, bazen sutyen takmaz, bazen de, sıcak yaz günlerinde çırılçıplak dolaşırdı. Üvey babası çıplak dolaşmazdı, ama Tereza yıkanırken hep banyoya girerdi. Bir keresinde içeriden kilitlemişti de annesi köpürmüştü. “Sen kendini ne sanıyorsun, bana baksana? Isıracak da güzelliğinden parça mı kopacak sanıyorsun?

(Bu olay, annenin kızına duyduğu nefretin kocasına duyduğu kuşkuya galebe çaldığını açıkça gösteriyor. Kızının kabahati bitimsizdi ve kocasının sadakatsizliklerini de içeriyordu. Tereza’nın başına buyruk olma ve haklarına diretme arzusu -kendini banyoya kilitleme hakkı gibi- Tereza’nın annesinin gözünde kocasının Tereza’ya sulanması olasılığından daha sakıncalıydı.)

Bir keresinde annesi, kışın evin içinde ışık yanarken çırılçıplak dolaşmaya karar vermişti. Tereza sokağın karşısında oturanlar görmesin diye hemen perdeleri kapamaya koştu. Arkasında annesinin kahkahasını duydu. Ertesi gün birkaç dostunu çağırmıştı annesi; bir komşu, işyerinden arkadaşı bir kadın, yörenin kadın öğretmenlerinden biri, düzenli aralarla buluşmayı alışkanlık edinmiş bir iki kadın daha. Tereza’yla bunlardan birinin on altı yaşındaki oğlu toplantının bir yerinde merhaba demek üzere içeriye girdiler; Tereza’nın annesi onların varlığını fırsat bilerek Tereza’nın nasıl annesinin namusunu korumaya kalkıştığını anlattı. Güldü, öteki kadınlar da onunla birlikte güldüler. “Tereza insan bedeninin işediğini ve osurduğunu bir türlü kabullenemiyor,” dedi annesi. Tereza kıpkırmızı oldu, ama annesi susmadı. “Ne varmış ki bunda?” dedi ve kendi sorusuna cevap olarak gürültüyle osurdu. Kadınlar yeniden hep bir ağızdan güldüler.

Tereza’nın annesi gürültüyle sümkürüyor, herkesin içinde cinsel yaşamından sözediyor, takma dişlerini göstermekten zevk alıyordu. Dişlerini eliyle gevşetmekte şaşılacak derecede ustalaşmıştı; ağzı kulaklarına vararak gülümsediği bir sırada üstteki takma dişlerini alttakilerin üzerine öyle bir düşürüyordu ki, yüzüne ürkünç bir ifade geliyordu.

Davranışlarının tümü gösterişli, yekpare bir jestti sanki; bununla gençliği, güzelliği silkip atıyordu üzerinden. Çepeçevre diz çöken dokuz isteklisi olduğu günlerde, çıplaklığının üzerine titrer, titizlikle gözetirdi onu. Bedeninin değerini, ona yaraştırdığı lekesizlikle ifade etmeye çalışırdı sanki. Şimdiyse sadece o eldeğmemişliği kaybetmekle kalmamış, kendisini ona bağlayan bağları da hırsla koparmıştı; yeni takındığı utanma nedir bilmezliği, yaşamını gösterişli biçimde ortadan ikiye bölmekle, gençliğin ve güzelliğin abartılmış, değersiz şeyler olduğunu haykırmakta kullanıyordu.

Tereza, annesinin, taze bir dilber olduğu günleri silkip atmak, çok gerilerde bırakmak için kullandığı bu jestin bir uzantısı gibi gelir bana.

(Tereza’nın hareketleri tedirginse, elini kolunu oynatışında zahmetsizce ulaşılan bir zerafetin eksikliği varsa, buna da şaşmamalı; annesinin gösterişli, hoyrat ve özünü yıkmaya yönelik jesti silinmez bir iz bırakmıştı üzerinde.)

Tereza’nın annesi hak istiyordu. Yaşamındaki suçlunun cezalandırıldığını görmeliydi. Kızının kendisiyle birlikte utanma nedir bilmezlik dünyasında kalmasında bunun için diretiyordu; bu dünyada gençlikle güzelliğin bir anlamı yoktu; birbirinin tıpatıp eşi, ruhları görünmez olmuş bedenlerle dolu uçsuz bucaksız bir toplama kampından başka bir şey değildi yaşadığımız dünya.

Tereza’nın gizli günahını, aynaya attığı kaçamak bakışları ya da uzun uzun dalıp gitmeleri daha iyi değerlendirebiliriz şimdi. Annesine karşı açılmış bir savaştı bu. Öteki bedenlerden farklı bir beden olmaya, suratının yüzeyinde ruhunun tayfalarının aşağıdan yukarıya doğru başlattıkları saldırının yansıdığını görmeye duyulan özlemdi. Kolay iş değildi bu; ruhu -kederli, ürkek, göze görünmemek için elinden geleni yapan ruhu- barsaklarının ta derinliklerinde bir yere gizlenmişti, kendini göstermekten utanıyordu.

Tomas’la ilk karşılaştığı gün de öyleydi. Otelin lokantasındaki sarhoşların arasından kendine yolaçmaya çalışırken, bedeni tepsinin üzerindeki biraların ağırlığından çökmüş, ruhu karnıyla kör barsağının oralarda bir yere sinmişti. Derken Tomas ona seslendi. Onun çağırması çok önemliydi Tereza için, çünkü bu çağrı ne anasını ne de her gün aynı açık saçık lafları eden sarhoşları tanımayan birinden geliyordu. Dışarıdan biri olması onu ötekilerin üzerinde bir yere çıkarıyordu.

Onu ötekilerin üzerine çıkaran bir şey daha vardı; masasında açık bir kitap duruyordu. O lokantada masasında kitap okuyan tek kişi olmamıştı bundan önce. Tereza’nın gözünde, kitaplar gizli bir kardeşlik bağının işaretleriydi. Kendisini çevreleyen kaba saba dünyaya karşı tek bir silahı vardı çünkü; belediye kitaplığından aldığı kitaplar, her şeyden önce de romanlar. Fielding’den Thomas Mann’a kadar sürüyle roman okumuştu. Romanlar, Tereza’ya yetersiz bulduğu yaşamından düşsel bir kaçış imkanı vermiyorlardı sadece; elle tutulup gözle görülen nesneler olarak da anlam taşıyorlardı; sokakta, koltuğunun altında kitapla yürümek müthiş hoşuna gidiyordu. Geçen yüzyılda zarif bir baston, şık beyler için ne anlam ve önem taşıyorsa, Tereza için de kitap aynı şeydi. Onu başkalarından farklı kılıyordu.

(Kitabı şık beylerin zarif bastonuyla karşılaştırmak tam yerinde bir benzetme olmadı. Şık bir beyin elindeki baston onu farklı kılmaktan öteye gidiyordu; onu çağcıl kılıyor, son modaya uyduruyordu. Kitap ise Tereza’yı farklı kılıyordu, ama modası geçmiş de yapıyordu. Elbette, başkalarına ne kadar eski moda geldiğini göremeyecek kadar gençti. Transistörlü radyoları kulaklarına yapıştırmış yanından geçip giden delikanlılar öyle budala geliyordu ki Tereza’ya. Onların çağcıl oldukları aklına bile gelmiyordu.)

İşte demek ki kendisine seslenen adam aynı zamanda hem bir yabancıydı, hem de gizli bir kardeşlik bağıyla bağlıydı Tereza’ya. Onu iyicil bir sesle çağırıyordu: Tereza ruhunun, kendini yabancıya göstermek üzere damarlarıyla gözeneklerinden geçerek yüzeye doğru fışkırdığını hissetti.

MİLAN KUNDERA: İÇİNDE YAŞADIĞI YERİ TERK ETMEK İSTEYEN KİŞİ MUTSUZ KİŞİDİR

Zürih’ten Prag’a döndükten sonra Tereza’yla tanışmasının altı tane akla hayale sığmayacak rastlantının sonucu olduğunu düşündükçe huzursuz olmaya başlamıştı Tomas.

Ama aslını ararsanız, bir olay kendisini hazırlayan rastlantıların sayısı oranında önemli, anlamlı ve dikkate değer değil midir?

Rastlantıların, sadece rastlantıların söyleyecek bir sözü vardır bize. Gereklilikten doğan, olmasını beklediğimiz, günbegün yinelenen her şey dilsizdir. Sadece rastlantı bir şeyler söyler bize. Onun diyeceklerini çingenelerin kahve falı bakması gibi karineyle çıkarırız.

Tomas’ın otelin lokantasında Tereza’nın karşısına çıkıvermesi rastlantının en katışıksız biçimiydi. Orada oturmuş, önündeki açık kitaba dalmış gitmişken birden gözlerini kaldırmış, gülümsemiş ve “Bir konyak lütfen,” demişti.

O sırada radyoda müzik çalıyordu. Tezgahın arkasına konyak doldurmaya giderken Tereza radyonun sesini açtı. Çalınan Beethoven’di, tanıdı. Praglı bir yaylı sazlar dörtlüsü kentlerine uğradığından bu yana tanıyordu Beethoven’in müziğini. Tereza (onun ‘daha yüce bir şeylere’ özlem duyduğunu biliyoruz) konsere gitmişti. Konser salonu bomboştu neredeyse. Dinleyici olarak Tereza dışında bir tek eczacıyla karısı vardı. Sahnedeki müzisyen dörtlüsü karşılarında bir dinleyici üçlüsünden başka bir şey bulamamışlardı gerçi, ama konseri iptal etmeme iyiyürekliliğini göstererek Beethoven’in son üç kuartetinden oluşan özel bir konser vermişlerdi.

Sonra eczacı, müzisyenleri akşam yemeğine davet etmiş, Tereza’yı da çağırmıştı. O günden sonra, Beethoven öte yakadaki dünyanın, özlemini duyduğu dünyanın imgesi olmuştu kız için. Elinde Tomas’ın konyağıyla tezgahı dönüp çıkarken rastlantının bildirisini çözmeye çalışıyordu; tam yakışıklı bulduğu bir yabancının konyak siparişini yerine getirirken, aynı anda Beethoven’in müziğini duyması nasıl mümkün olabiliyordu?

Gereklilik büyülü çözümler tanımaz -bunlar rastlantının işidir. Bir aşk unutulmaz olacaksa eğer, küçük rastlantılar Assissili Francis’in omuzlarına konan minik kuşlar gibi hemen o an kanat çırpa çırpa gökten aşağı doğru süzülmelidir.

Konyağın parasını ödemek için onu tekrar çağırdı Tomas. Kitabını (gizli kardeşlik bağının işareti) kapattı; Tereza ona ne okuduğunu sormayı düşündü.

“Oda hesabına geçirebilir misiniz?” diye sordu Tomas.

“Evet,” dedi kız. “Kaç numarada kalıyorsunuz?”

Tomas, üzerine kırmızı bir altı sayısı çizilmiş tahta parçasına bağlı anahtarını gösterdi.

“Garip şey,” dedi kız. “Altı.”

“Nesi garip bunun?” diye sordu Tomas.

Kız birdenbire annesiyle babası ayrılmadan önce Prag’da oturdukları evin numarasının da altı olduğunu hatırlamıştı. Ama cevabı başka oldu (aklından geçirdiği fesatlıklara yorabiliriz bunu): “Siz altı numaralı odada kalıyorsunuz, benim vardiyam da altıda bitiyor.”

“Eh, benim trenim de yedide kalkıyor,” dedi yabancı.

Kız buna ne diyeceğini bilemediğinden, Tomas’a imzalaması için faturayı uzattı, sonra da alıp resepsiyona götürdü. İşi bittiğinde, masasında değildi yabancı. Tereza’nın dolaylı mesajını anlamış mıydı? Lokantadan çıkarken son derece heyecanlıydı kız.

Otelin karşısında küçük, yer yer kelleşmiş bir park vardı. Küçük, pis kasabaların tek bir parkları vardır, hepsi de son derece perişandır ya, bu da öyleydi işte. Ama Tereza için her zaman bir güzellik adası olmuştu bu park; biraz çimen, dört tane kavak ağacı, oturulacak sıralar, bir salkım söğüt, birkaç öbek ve çan çiçeği vardı parkta.

Lokantanın girişini apaçık gözler önüne seren sarı bir sıranın üzerinde oturuyordu erkek. Daha dün Tereza’nın kucağında kitabıyla oturduğu sıranın ta kendisiydi bu! Tereza o an anladı (minik rastlantı kuşları omuzlarına konmaya başlamışlardı); bu yabancı onun yazgısıydı. Erkek Tereza’ya seslendi, gelip yanına oturmasını söyledi. (Ruhunun tayfaları bedeninin güvertesine fırlayıp çıktılar bir anda.) Ardından onu tren istasyonuna kadar geçirdi. Ona ayrılırken kartını verdi Tomas. “Eğer bir gün yolun Prag’a düşerse…”

Milan Kundera
Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği

MİLAN KUNDERA: “SEN NE YAPIYORSUN BURADA? AİT OLDUĞUN YERE DÖN!”

Cevap Ver

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz