Mıchel Foucault’da İktidar İlişkileri, İktidarın Baskıcı ve Şiddete Dayalı İşleyişi – Sıtkı Akın

Genel olarak sosyal bilimler ve özelde sosyolojinin kabul ettiği genel kanıya göre her insan, içinde bulunduğu toplumdan ve yaşadığı çağdan etkilenir. İçinde bulunduğumuz, havasını soluduğumuz toplumsal yaşam bizim düşüncelerimizi, hayata bakışımızı etkiler. Bu kanı, insanı toplumsal olay ve olgular karşısında edilgen gören, insanı mutlak etkilenen şeklinde konumlandıran bir kanı değil, insanın toplumsal olay ve olgularla olan ilişkilerini belirten ve bu ilişkilerin insanlar üzerinde önemli derecede etkili olduğunu gösteren bir durumdur. Yıllar önce Hegel de “her insan, çağının çocuğudur”(Akarsu, 1994:83) derken, insanın içinde bulunduğu toplumdan / çağından bağımsız olamayacağını belirtmek istemiştir.
Kimilerine göre post-modernist ve kimilerine göre de post-yapısalcı ve ona sorduklarında ise kendisinin bu kavramların ne olduğunu bilmediğini!, kendisini hiçbir “izm” içinde görmediğini belirten Fransız düşünür Michel Foucault’yu da bu çizdiğimiz perspektiften değerlendirmek gerekir. 20. yüzyıla düşünce ve pratiğiyle damgasını vuran Michel Foucault’yu sağlıklı değerlendirebilmek için onun da içinde bulunduğu 20. yüzyılı sağlıklı bir biçimde değerlendirmemiz gerekir.
Her düşünür ya da birey, çağının çocuğuysa, Michel Foucault da 20. yüzyılın çocuğudur ve bizim yapmamız gereken genel olarak 20. yüzyıl düşüncesinin tablosuna bakmaktır.
Genel olarak 20. yüzyıl düşüncesinin tablosuna baktığımızda şunları görmek pekâlâ mümkündür: 20. yüzyıl düşüncesi, kendisinden önceki yüzyıl düşüncesinin kritiğidir, 19. yüzyıl düşüncesiyle bir hesaplaşmadır. 20. yüzyıl düşünürü, 19. yüzyılda sistemleşen aydınlanma temelli modernliğin kritiğini yapmış, modernlik içinde bulunan çoğu kavramın yeniden değerlendirmesini yapmıştır. Modernliğin, insan ve toplumlar için vaat ettiği daha iyi bir dünya gerçekliği, insan ve toplumların daha ileri bir seviyede olduğu bir dünya durumu 20. yüzyılda oluşmamıştır. Toplumlar daha ileri bir evreye girmemiş; teknik ve teknoloji insanlar üzerinde hükümranlık kurmuş; aydınlanma döneminin eleştiren, sorgulayan bireyi sıradanlaşmış; eleştiren, sorgulayan yaratıcı akıl, teknik akıl haline gelmiştir. Daha da ötesi 20. yüzyılda savaşlar bitmemiş ve bu savaşların tahrip etme gücü, daha önceki yüzyıllarda ortaya çıkan savaşlardan çok daha fazla olmuş ve milyonlarca insan bu savaşlarda ölmüştür. İşte Michel Foucault da 20. yüzyılın çocuğu olarak bu karanlık 20. yüzyıl tablosundan etkilenen bir düşünür olarak karşımıza çıkar.
Michel Foucault, genel olarak modernliği ve özelde de modernliğin unsurları olan Aydınlanma felsefesi, pozitivizm, pozitif bilimler, aydınlanmanın ilerleme fikri, modern devlet, hümanizm, modern kurum ve kuruluşlar ( hastane, ordu, klinikler, okullar, bakımevleri vb) gibi kavram ve oluşumları eleştirel bir tarzda incelemiştir.
Genel olarak Batı düşünce geleneği düşünüldüğünde / değerlendirildiğinde Michel Foucault, bu düşünce geleneğinde ayrıksı bir figür olarak karşımıza çıkmaktadır. Kendi dönemine kadarki tüm Batı metafizik düşüncelerinin yeniden değerlendirmesini yapıp bu dogmatik düşüncelerden kopan Foucault için “çarpıcı derecede özgün, aynı zamanda rahatsız edici derecede alışılmışın dışında”(Altunok, 2008:51) yorumu yapılır ki bu yorum Foucault için yerinde bir belirlemedir. Kitaplarının molotof kokteyli, mayınlar ya da havai fişekler gibi kullanıldıktan sonra küllere dönüşmesini isteyen Michel Foucault; insan doğasına yönelik özcü, birey ve bilgiye yönelik aşkın (transcendental) yaklaşımları ve aydınlanma felsefesinin Hıristiyan gelenekten aldığı ereksel (amaçsal) tarih algısına karşı çıkmaktadır. Ona göre Marx da bu erekselci tarih algısından kurtulabilmiş değildi ve Foucault’nun Marx’a yönelik eleştirilerinin bir kısmı bu yöndeydi.
Foucault kendi düşüncelerini, sistematik ve kapsamlı bir sosyal / siyasal kuram olmaktan ziyade, felsefi ve tarihsel perspektifi bir araya getirmeye çalıştığı yazılarını, düşünce denemeleri olarak tanımlar. Foucault, totalleştirici siyasal kuramlara dolaylı olarak şöyle değinmektedir: “Aslında deneyimlerimize dayanarak biliyoruz ki, başka bir toplum, başka bir düşünme tarzı, başka bir kültür ve başka bir dünya görüşü için bütüncü programlar ortaya koymak amacıyla güncel sistemden kurtulma iddiası, bizi en tehlikeli geleneklere geri götürmekten başka sonuç vermemektedir”( Foucault, 2005:189).

Foucault’nun düşünce serüveninin üzerinde özellikle Nietzsche ve Heidegger’in büyük etkisi olmuştur. Özellikle Nietzsche’nin Batı düşünce tarihine ve bu düşünce tarihinin metafizik yönlerine yönelik eleştirilerini neredeyse çekincesiz kabul etmiştir. Foucault, 1950’li yıllarda okumak zorunda olduğu; ancak o dönemde ilginç gelmeyen Nietzsche’yi Heidegger ile birlikte okumanın kendisi için felsefi bir şok olduğunu söyler. Foucault farklı iki röportajında Nietzsche’nin kendisi üzerindeki etkisini şöyle ifade etmiştir: “Nietzsche, benim için bir vahiydi, gerçekliğin aydınlanmasıydı”( 2005:102) ve “çalışmalarımı özellikle etkileyen kişi Nietzsche’dir”(a.g.e., 129). Nietzsche’nin Foucault üzerinde etkisini Edward Said de şöyle belirtmiştir: “O, sanırım en iyi, Nietzsche’nin modern havarilerinin belki de en büyüğü ve aynı zamanda 20. yüzyıl batısının muhalif entelektüel yaşamının en dikkate değer açılımlarında merkezi bir sima olarak anlaşılabilir”(1999:186).
Foucault, Nietzsche’nin soykütüksel analizini tarihsel çalışmalarında kullanmıştır. Foucault kendisi için önemli olan üç alan ve bu alanlar arasındaki ilişkileri soykütük yöntemle anlamaya çalışır. Bu üç alan;bilgi,etik ve iktidar alanlarıdır.Ona göre bu üç alan içinde “iktidar” merkezi bir yapıdadır ve bilgi ve etikle iç içedir. Foucault, soykütüksel analizi, özellikle iktidar ilişkilerini anlama noktasında bir yöntem olarak kullanır. O ereksel bir tarih anlayışını, nedenselliğe ve tarihe aşkın bir değer atfetmeyi reddeden bu yöntemi çalışmalarının merkezine koyar. Bu yöntem, tarihi, rastlantısal ilişkilerin ve güçler çarpışmasının bir sonucu olarak görmektedir. Tarihin rastlantısal olduğu ifadesi tarihin saçma ya da tutarsız olduğu anlamına gelmez. Foucault, tarihin bir anlamı olmadığını, ki tarihin anlamlı olduğu fikri metafizik bir söylemdir, ancak güç ilişkilerinde kullanılan stratejiler ve taktikler bakımından anlaşılabilir olduğunu ifade eder. “Tarih, belli dönemlerde çeşitli nedenlerle karşı karşıya gelen güçler (söylemler, insan grupları, inanışlar) arasında çıkan mücadelede, kazananların yazdığı ve geleceğe aktardığı bir yaratımdır”(Altunok, 2008:64). Ona göre tarihi anlamak için, Batının metafizik tarih anlayışından uzaklaşmak gerekir. Geleneksel tarih anlayışı metafiziktir ve bu anlayışla bilgi, etik ve iktidar arasındaki ilişkiler ortaya çıkartılamaz.

Foucault, geleneksel tarih anlayışına karşı çıktığını çoğu yazısında belirtmişti. Ona göre geleneksel tarih anlayışı, geleneksel Batı metafiziğine bağımlıdır. Geleneksel tarih anlayışı, tarihini yazdığı şeyin kökenini arar, tarihi çizgisel bir gelişme olarak betimler; tarihi yazılan şeyin bu gelişme sürecinde anlamını koruduğunu, tek bir yönde hareket ettiğini varsayar ki bu tarih anlayışının yöntemi metafizik bir yöntemdir (Keskin, 2005:22).

Foucault’nun Nietzsche’den devraldığı soykütüksel analiz ona göre; sabit, donmuş özleri reddeder ve farklı kimliklerin / öğelerin olabileceğini varsayar; verili bir kimliğin kökenini bulmak yerine bu kimliği çözmeyi, ayrıştırmayı hedefler. Soykütüksel tarih anlayışı / yöntemi, tarihini anlamaya çalıştığı kimliğin değişmez, mutlak bir doğruluğu olduğunu reddeder. Bu yüzden, tarihin içinde bulunduğumuz anında bize dayatılmış olan kimlik ve sınırların zorunlu olmadığını ve bu kimlik ve sınırların aşılabileceğini göstermek için yapılan tarihsel araştırma, geleneksel / metafizik tarih yöntemini değil, soykütüğü izlemelidir. “Soykütük, bize verilmiş olan kimliklerin reddedilmesinin yöntembilimsel aracıdır”(a.g.e., :22). Foucault’ya göre, bu yöntem, bizim kendimizi iktidar ilişkileri ağının dışında yeniden kurmamız için bize bir özgürlük alanı vermektedir. Bu özgürlük alanı, bize iktidar sistemleri karşısında direnme azmi ve gücünü verir. Keskin’in (2005:23) bu noktada Foucault üzerine olan analizi önemlidir: “Soykütüksel eleştirinin sağladığı arka planda özgürlük pratiği Foucault’ya göre, bir sanat, bir varoluş estetiği biçimini almalıdır. Özgürlüğün pratiği, yani etik, bir ethos, bir davranış biçimi, bir kendimizi yönetme, kendi davranış alanlarımızı yapılandırma, yaşamımıza her tür biçim ya da yapı vereceğimize karar verme sanatıdır. Bu, özgürlüğü kullanmak, kendimizi kendi davranışlarımızın öznesi olarak yeniden kurmak; yani bir ahlaki özneleşmedir”.
Foucault, çalışmalarını üç ana sorun / alan üzerinde yapmıştır. Bunlar; bilgi, iktidar ve etik* alanlarıdır. Bu tanım çerçevesinde her deneyim belli kavramlar ve kuramlar içeren ve ürettiği hakikatlerle ifade bulan bir bilgi alanı, belli normlar ve kurallar içeren bir iktidar alanı ve bu bilgi ve iktidar alanları bağlamında bireyin kendisiyle kurduğu belli bir ilişki biçimini bir araya getirir. Bu yüzden kendimizin tarihsel bir ontolojisini yapmak; bilgi öznesi, iktidar ilişkilerinin öznesi ve kendi eylemlerimizin etik öznesi olarak nasıl kurulduğumuz sorularını sormayı gerektirir (Keskin, 2005:14).

Foucault; bilgi, etik ve iktidar olguları üzerinde duruyor olsa bile onun asıl anlamak istediği iktidar ve iktidar ilişkileridir. İktidar ilişkileri noktasında Foucault’nun ilk tespiti ve karşı çıktığı nokta, geleneksel siyasal düşüncenin, iktidarı egemen – kral modelinde gördüğüdür. Foucault’ya göre bu model metafiziktir ve kökeni Platon’a kadar gitmektedir. Bu modele göre iktidar, sahiplenilebilen bir mülk ve işleyişi anlamıyla baskıcı bir güçtür. Liberal siyasal düşüncenin esin kaynaklarından önemli birisi olan T. Hobbes’un Leviathan’ında ve Marxist düşüncede de bu model kabul görmüştür. Hobbes’a göre insan, doğası gereği bencildir. Kendi amaçlarına ulaşmak için diğer insanlarla çatışır. İnsan, insanın kurdudur. Doğal durumda insanlar arasında çatışma / kargaşa vardı. İnsanlar doğal durumdan toplumsal duruma geçmek için üstün bir otoriteyi; yani devleti yarattılar. Devlet, toplumsal kargaşayı gideren üstün bir kuvvettir. Bu üstün otorite, şiddet kullanmayı da tekeline aldığı için toplumsal dengeyi gerekirse zorla oluşturacaktır. Mülkiyet ilişkilerinin devamı, toplumsal düzenin oluşturulup korunması bu üstün otoritenin sayesinde olmaktadır. Hobbes’a göre toplumsal sistemin dengeli bir biçimde ayakta durması için üstün bir otorite olan devlete gereksinim vardır. Benzer biçimde Marxizm de, iktidarı sınıf baskısı ile ilişkilendirmekte ve iktidarı, bir sınıfın diğer sınıf üzerindeki baskısı olarak algılamaktadır. Marx’a göre, bütün sınıflı toplumların tarihi, sınıf savaşımlarının tarihidir. Sınıf savaşımlarında hakim sınıf hangisi ise iktidar (devlet) da onun bir baskı aracıdır. Toplumsal ilişkilerde üretim güçlerini hangi sınıf elinde bulunduruyor ise devlet de o sınıfın bir baskı aracıdır. Egemen sınıflar, toplumsal hayatı kendi istek ve hayalleri doğrultusunda kurmak için devleti bir baskı aracı olarak kullanırlar. “Devlet, bir baskı aracı olduğu gibi aynı zamanda ideolojik bir aygıttır da. Devletin bir yönü değil, iki yönü vardır: Baskıcı bir aygıt olma ve ideolojik bir aygıt olma”(Althusser, 1991:83). İktidar, kapitalist sistemde de hakim sınıf olan burjuva sınıfının, sömürülen sınıf olan proleterya üzerindeki baskısıdır. Foucault’ya göre, “Liberalizm ile Marxizmin saptayamadığı 17. ve 18. yüzyıllardan itibaren Batı toplumlarında sermaye birikimini mümkün kılan tekniklerin, insan birikimini yönetme tekniklerinin de gelişimine neden olmasıdır. Verimlilik ve etkinlik gibi ekonomik ölçütler egemen iktidar modelinde gördüğümüz süreksiz, pahalı, gösterişli ritüelleri ve şiddete dayalı iktidar tekniklerini kısa sürede kullanışsız hale getirmişler, yerlerine daha ince hesaplanmış tabi kılma teknolojilerini geliştirmişlerdir”( Foucault, 2006:352). Böylece egemen iktidardan daha etkili, topluma çok daha fazla nüfuz etmiş yeni iktidar ilişkileri doğmuştur.

Bu iktidar ilişkilerinden en önemlisi; 18. yüzyılla birlikte gittikçe yaygınlaşan akıl hastanesi, hapishane, ordu, okul, fabrika gibi kurumsal yapılarda etkili, bireylerin bedenlerini ve eylemlerini merkeze alan “disiplinci iktidar”dır. Foucault, Hapishanenin Doğuşu adlı eserinde modern iktidar(lar) sisteminin tarihini yazar. Bu kitapta 18. yüzyılla birlikte, iktidarın baskıcı ve şiddete dayalı işleyişinin Batı toplumlarında gittikçe azaldığını, iktidarın baskıcı olmaktan ziyade disipline edici, düzenleyici ve normalleştirici biçimde işlediğini ortaya koyar. Foucault’a göre disiplinci iktidar işleyiş prensipleri açısından 18. yüzyıla kadarki egemen iktidardan tamamıyla farklılaşmıştır. Egemen iktidar, etkinliğini / işleyişini görünür olmakla kazanırken, disiplinci / modern iktidar görünmezlikle çalışır. Egemen iktidar, bedenlere acı vererek insanları cezalandırırken, disiplinci iktidar ruhları / zihinleri terbiye ederek bedenleri rasyonel bir biçimde kullanarak onları üretici / işlevsel bir hale getirir. Foucault; disiplinci iktidarın bu yönü üzerinde Hapishanenin Doğuşu adlı eserinde şöyle demektedir: “Zihnin iktidar için hayat yüzeyi olması; fikirlerin denetimi yoluyla bedenlerin tabi kılınması”(2006:156). Yüzyıllar önce Platon, beden için ruhun hapishanesidir diyordu. Ruhun yücelmek için bedenin hapishanesinden kurtulması gerektiğini vurguluyordu. Foucault da bu vurguyu ironik bir biçimde hatırlatarak ve aynı zamanda onu tersyüz ederek disiplinci iktidar ile birlikte ruhun bedenin hapishanesi olduğunu, disiplinci iktidarın zihinleri kontrol altına alarak bedenleri kontrol ettiğini, bedenleri işlevsel bir şekilde kullandığını vurgular. Egemen iktidarın amacı, kendisine yönelen tehditleri ortadan kaldırmak iken; disiplinci iktidar tehditleri önceden saptayıp onları dönüştürmeye ve ıslah etme yoluyla sistemle bütünleştirmeye çalışmaktadır.

Disiplinci iktidar, mikro ölçekte bireylerin bedenlerini ve eylemlerini doğrudan etkileyecek biçimde kurgularken, makro düzeyde de tüm nüfusu konusu haline getirmiş olan bio-iktidar gelişmeye başlamaktadır. Foucault’nun izlerini, 16. yüzyılda bulduğu, 18. yüzyılla birlikte yönetim algısına sirayet ettiğini iddia eden bio-iktidar, toplumun refahı ve zenginliğini ve nüfusun devamlılığını hedefleyen teknolojiler bütünüdür (Altunok, 2008:67). Foucault’ya göre bu teknolojiler; hapishane, okul, fabrika, ordu, bakımevleri gibi kuruluşlar olduğu gibi özellikle sosyal bilimler temelli söylemler de bu teknolojilerin içindedir; çünkü Foucault’ya göre bilgiler / bilimler bağımsız fenomenler değildir. Disiplinci iktidar, tüm bilgi ve bilimlerin üretilip pazara sunulmasında aktif rol alır. Bilgisiz iktidar olamayacağı gibi, iktidarsız bilgi de olamaz.

Bio – iktidar sisteminin oluşup yaygınlaşmasıyla birlikte bütün yaşam alanları, iktidar alanının içine girmiştir. Yaşamın iki önemli olgusu / veçhesi olan doğum ile ölüm de iktidar alanının içindedir. 18. yüzyılla birlikte Avrupa toplumlarında sanayileşmenin de etkisiyle kentte birikmiş olan insan kitlelerini normalleştirerek yönetmek iktidar sisteminin temel uğraşı haline gelmiştir. Heterojen olan bu nüfusu düzenlemek / dengelemek ve yönetmek gerekmiştir. Bundandır ki bio – iktidar sisteminin temel amacı var olan heterojen nüfusa egemen olmak olduğu için bu iktidar, doğum ve ölümü de kendi kontrolüne almak istemiştir. Foucault’ya göre en mahrem dediğimiz yaşantılarımız da iktidar alanının içindedir. Foucault’nun bu düşüncesi doğrultusunda Akay’ın yaptığı tespit önemlidir: “New York’ta elektriklerin kesildiği bir gece TV seyredemeyen Amerikalı çiftlerin hepsi aynı gün sevişip, çocuk yapmıştır! Yine New York’ta TV programlarında, reklamlar sırasında herkes aynı anda tuvalete gider, öyle ki bu saatlerde itfaiye gelir, tıkanan kanalizasyon yollarını açmak zorunda kalır”(1991:110).

Foucault’ya göre disiplinci / modern iktidar, büyük bir hapishane yaratır. Ona göre “dünya, yöneticileri psikologlar ve halkı da hastalar olan büyük bir tımarhanedir. Geçen her günle birlikte, kriminologlar, psikiyatrlar ve insanın zihinsel davranışını inceleyen herkesin oynadığı rol büyümektedir. Bu nedenle siyasi iktidar yeni bir işlev edinmek üzeredir. Bu işlev de tedavi ediliciliktir”(2000:131). Modern iktidar, tedavi eder. Tedavi etmekten anladığımız, insanların zihinlerini kontrol ederek onları kendi isteği doğrultusunda oluşturmak ve yaşatmaktır. Modern iktidar, “bireyi kategorize ederek, bireyselliğiyle belirleyerek, kimliğine bağlayarak, ona hem kendisinin hem de başkalarının onda tanımak zorunda olduğu bir hakikat yasası dayatarak doğrudan gündelik yaşama müdahale eder. Bu, bireyleri özne yapan bir iktidar biçimidir. Özne sözcüğünün iki anlamı vardır: Denetim ve bağımlılık yoluyla başkasına tabi olan özne ve vicdan ya da özbilgi yoluyla kendi kimliğine bağlanmış olan özne. Sözcüğün her iki anlamı da boyun eğdiren ve tabi kılan bir iktidar biçimini telkin ediyor” (Foucault, 2005:64).

Foucault, iktidar ve iktidar ilişkileri üzerine olan görüşleriyle siyaset sosyolojisine önemli katkılarda bulunmuştur. Siyaset sosyolojisine çok önemli katkısı geliştirdiği yeni iktidar anlayışı ve iktidarı yeniden tanımlaması olmuştur. Sistematik kuramsallaştırmaya karşı olan Foucault, iktidar olgusunun kuramını oluşturduğunu reddetmektedir. Ona göre iktidar, uygulamaları ve etkileriyle özneyi nasıl oluşturduğu çözümlenmelidir. Foucault’ya göre iktidar görünmezdir, her yerdedir, üretkendir ve iktidarın oluşması ve devam etmesinde bilgi önemlidir.
Foucault’nun siyaset üzerine düşünmeye başlaması tarihsel bir deneyimin sonucudur. Nitekim söylemler üzerine ilk çalışmalarında iktidarı ve siyaseti geleneksel kalıplar içinde düşündüğünü, bu bağlamda bilgi üretimi ile siyaset arasında ilişkiselliği tespit edemediğini; ancak bu yaklaşımın modern toplumları anlamakta yetersiz kaldığı tespitini 1968 olayları sayesinde yapabildiğini belirtir. 1968 Öğrenci ayaklanmalarının söylemler ve disiplinler üzerine çalışmalarını meşrulaştırdığını ve bu çalışmalarında kullandığı bakış açısının siyasal ilişkileri anlamakta da faydalı olabileceğini fark ettiğini söyleyen Foucault, 1970’lerin başından itibaren çalışmalarını iktidar olgusu üzerinde yoğunlaştırır (Altunok, 2008:64-65).

1968 Öğrenci hareketleri Avrupa’nın toplumsal hayatını derinden etkilemiştir. Bu hareketler toplumsal refahın yüksek olduğu Batı toplumlarında öngörülemez bir patlama olarak ortaya çıkmış; yerel ölçekte başlayan bir mücadele iken daha sonra geniş kitleleri bir araya getirmiştir. Bu hareketlerin hedefleri / istekleri devlet iktidarını ele geçirmek ya da burjuva iktidarını devirmek değil; genel olarak bütün baskıcı, otoriter yapılanmaları dönüştürmekti. Bu hareketler, modernliğin disipline edici yapısına karşı olduğu gibi, klasik Marxizmin teori ve pratiğine de karşıydı. “Savaşma seviş” şiarıyla isyan eden öğrenciler genel anlamda ister sağ düşünceden çıksın, isterse de soldan, bütün otoriter yapılanmalara karşı çıkmıştır. Ayrıca siyaset, eğitim, tıp, ordu ve psikiyatri gibi alanlarda var olan iktidar mekanizmalarını da dönüştürmek bu hareketlerin bir hedefiydi.

Foucault’nun hiçbir zaman tek başına iktidardan söz etmediği daha doğrusu değişmez, tanımlanmış, tek yanlı, mutlak bir varlık olarak iktidardan asla söz etmediği, bunun yerine iktidarlar ve iktidar ilişkilerinden söz ettiği gerçeği üzerinde durmak gerekir. Bu iktidar ilişkileri de karmaşık, olağanüstü koşulları öngörürler. Demek ki, iktidar ilişkilerini ve gene bunların çoğul etkilerini harekete geçiren karmaşık, olağanüstü koşullar (toplumsal, ekonomik, demografik) söz konusudur. Geleneksel felsefi ve siyasal analizin geleneksel olarak iktidar alanı olarak gördüğü şeyin dışında da üretilen çoğul etkiler: Yaşam üzerinde, bilme alanları üzerinde, dil üzerinde, beden üzerinde (Revel, 2006:128-129).

Foucault’nun iktidar ilişkileri üzerine olan görüşlerinde iktidara ilişkin hem en iyi bilinen, hem de en çok tartışılan düşüncesi, bilgi ve iktidarın hep bir arada olduğu düşüncesidir. Ona göre modern iktidar toplumsal hayata nüfuz edebilmek için ve yaşamı kontrol edebilmek için bilgiye, özellikle insan bilimlerine, ihtiyaç duymaktadır; aynı şekilde bilgilerin de toplumsal hayattaki varlığı beraberinde iktidar ilişkilerini oluşturur. “Aydınlanma felsefesinin, doğru bilgiyi iktidar ilişkilerinden bağımsız, nesnel bir çerçeveye yerleştirmesine karşın Foucault bilgiyi, hem iktidarla ayakta duran söylemlere gereksinimi nedeniyle; hem de bilginin kullanımının stratejik olması nedeniyle bir iktidar olgusu olarak ele alır” (Deveci, 1999:30). Foucault, Aydınlanmayı, iktidar ilişkilerinden bağımsızlık durumu olarak görmez. Aydınlanma söylemi, doğru bilginin ölçütü nedir sorusuna iktidar ilişkilerinden bağımsız deney, gözlem ve akla dayalı nesnellik durumu cevabını verse de, “özgürlükleri keşfeden Aydınlanma çağı, disiplinleri de keşfetmiştir”(2006:325) diyen Foucault, Aydınlanmayı, dini dogmaların yerine geçen aklın hükümranlığının, bilgi ve söylemi modern iktidar lehine sistematik bir şekilde inşa etmesi yoluyla tüm yaşam alanlarını belli kurallar çerçevesinde çizmesi olarak algılar. Ona göre Aydınlanma, modern iktidar ilişkilerinin bir unsurudur. Aydınlanma, bilgi temelli işleyen modern iktidara bilgi ve söylemler oluşturmuş ve modern yaşamın büyük bir hapishaneye dönüşmesinde önemli bir unsur olmuştur.

Foucault’nun bilgi / iktidar birlikteliği hakkındaki görüşlerini şöyle açıklayabiliriz: Bilgi söylemseldir; çünkü hangi önermelerin kabul edilip, hangilerinin dışlanacağının sınırının çizilmiş olması gerekir. Doğruluğun, dolayısıyla da bilginin söylemsel formasyonlarla örtüşük olması, söylemsel formasyonların da yapısal bir iktidar ilişkisi içermesi, bilgiyi dolaylı da olsa iktidara bağımlı kılar. Özellikle insan bilimlerinde erişilmiş olan bilgi bütünlerinin toplumsal ilişkilere uygulanmasında; yani pratik ve eylemlerin denetlenmesinde de bilgi iktidarla buluşur ( Deveci, 1999:30). Foucault, bilgi / iktidar birlikteliğini incelediği Kelimeler ve Şeyler adlı eserinde iktidar temelli oluşturulan insan bilimlerinin doğuşuyla beraber, insanın ölümünün gerçekleştiğini söylemektedir ve bu eseri şöyle bitirmektedir: “Eğer bu düzenlemeler tıpkı ortaya çıktıkları gibi kaybolsalardı, olabilirliğini en fazlasından önceden hissedebileceğimiz; ama şu an için ne biçimini, ne vaadini bildiğimiz herhangi bir olayla, tıpkı 17. yüzyılın dönemecinde klasik düşünceye yaptıkları gibi, düşüncenin zeminini sarsalardı; bu durumda insanın, tıpkı denizin sınırında bir kum görüntüsü gibi kaybolacağından söz edilebilirdi”( Foucault, 1994:499).
Foucault’ya göre iktidar, toplumsal hayatta anonim bir değiş tokuş aracı gibi işler. İktidar sahip olunabilen bir mülk olmadığı gibi statik bir yapıya da sahip değildir. İktidar ilişkilerinin nerden kaynaklandığı sorusuna Foucault, güç ilişkileri cevabını vermektedir. “Deleuze’ün yorumuyla Foucault’da iktidar, verili güçler arasında kurulan ilişkilere gönderme yapar. Güçler alanı, henüz diyagramlara oturtulmamış, saf bir kendiliğindenlik arz eden, tabakalaşmadan yoksun, heterojen oluşum alanıdır” ( Deveci, 1999:31). İktidar ise, bu sınıflandırılmamış, bağlantılara sokulmamış ve gelişigüzelliğiyle sonsuz olasılığa açık güçler alanının çeşitli yollarla bir düzene sokulmasıdır. Karşılaştırılacak olursa, güç ilişkileri işlev barındırmayan bir kendiliğindenlik ve olumsallık barındırırken, iktidar ilişkileri programsal, söylemsel biçimlendirmeler, yerleştirmeler olarak çalışırlar (a.g.e.,:31).
Foucault’ya göre temelleri 16. yüzyılda atılan ve 18. yüzyılda kurumsallaşıp gelişen disiplinci modern toplumla birlikte iktidar, toplumsal hayatın bütün hücrelerine yayılmıştır. İktidar her yerdedir; o bir kurum, yapı ya da bir aidiyet değildir. İktidar, karmaşık stratejik durumlara verdiğimiz isimdir. İktidar tekçi değil, çoğulcudur. Bu noktada Foucault şöyle demektedir: “Bir toplum, bir iktidarın, sadece tek bir iktidarın uygulandığı üniter bir gövde değildir; bir toplum, gerçekte, farklı ama yine de spesifiklerini muhafaza eden iktidarların yan yana gelmesi, ilişkisi, koordinasyonu ve hiyerarşisidir… Toplum, farklı iktidarlardan bir takımadadır”(2005:145). İktidar tek bir siyasi merkezden yönetilmez, bir seçkin sınıfa ait (Marx’ın belirttiği gibi) ya da bürokratik kurumların mantığıyla sınırlı değildir.
Foucault’ya göre iktidar üretkendir; çünkü oluşturucu ve pratikte belli tipte beden ve zihinler üretmeye çalışır. İktidarın üretkenliği, direnmeye olasılık bırakan, düzenlenmiş ve disiplin altına alınmış sosyal ilişkilerin ve kimliklerin üretilmesindedir. Nerede iktidar varsa orada direnme de vardır. İktidar, toplumsal hayattaki akışını kısmen de direnmeler sayesinde devam ettirir. Dolayısıyla Foucault’nun modern iktidarın büyük bir hapishane / tımarhane olduğu tezinden mutlak anlamda bir tutsaklık anlaşılmamalıdır. Foucault, özne ve iktidar ilişkilerini incelediği makalesinde bu konuda şöyle demektedir: “Özgürlüğün boyun eğmeyi reddetmesi ile iktidar arasındaki ilişkiyi ayırmak mümkün değildir. İktidarın merkezi sorunu gönüllü kölelik değildir. İktidar ilişkisinin özünde yatan ve onu devamlı kışkırtan etken, istencin boyun eğmeyişi ile özgürlüğün inadıdır. Özsel bir uzlaşmazlıktan söz etmektense, bir çekişmeden söz etmek, aynı zamanda hem karşılıklı teşvik etmeyi hem de mücadeleyi içeren bir ilişkiden söz etmek; birbirine karşı her iki tarafı da felce uğratan yüz yüze bir kapışmadan ziyade sürekli bir kışkırtmadan söz etmek daha yerinde olur”(2005:76).

Mıchel Foucault’da İktidar İlişkileri
Sosyolog Sıtkı Akın, Toplumvesiyaset

* Foucault,etik terimini daha çok Helenistik felsefeye özgü “insanın kendiyle kurduğu ilişki” anlamında kullanır.Bakınız, Michel Foucault, Kendini Bilmek, Çev. G. Ç. Güven, İstanbul:1999, Om Yayınevi

Kaynakça
Akarsu, B. (1994). Çağdaş Felsefe, İstanbul: İnkılâp Yay.
Akay, A. (1991). Tekil Düşünce, İstanbul: Afa Yay.
Altunok, G. (2008). “Şiddetin Eleştirisi Olarak: Arendt ve Foucault”, Doğu Batı Dergisi (İç.), Ankara: Doğu Batı Yay., Sayı:43.
Althusser, L. (1991). İdeoloji ve Devletin İdeolojik Aygıtları, (Çev.:Y. Alp ve Mahmut Özışık), İstanbul: İletişim Yayınları.
Deveci, C. (1999). “Foucault’nun İktidar Kavramsallaştırılmasında Siyasal Boyutun Ayrıştırılmazlığı”, Doğu Batı Dergisi (İç.), Ankara: Doğu Batı Yay., Sayı:9.
Foucault, M. (2000). Büyük Kapatılma – Seçme Yazılar 3, (Çev.: I. Ergüden ve F. Keskin), İstanbul: Ayrıntı Yay.
Foucault, M. (2006). Hapishanenin Doğuşu, (Çev.: M. Ali Kılıçbay), Ankara: İmge Yay.
Foucault, M. (2005). Özne ve İktidar, (Çev.: I. Ergüden ve Osman Akınhay), İstanbul: Ayrıntı Yay.
Foucault, M. (1994). Kelimeler ve Şeyler, (Çev.: M. Ali Kılıçbay), Ankara: İmge Yay.
Keskin, F. (2005). “Özne ve İktidar”, Michel Foucault, Özne ve İktidar (İç.), (Çev.: I. Ergüden ve Osman Akınhay), İstanbul: Ayrıntı Yay.
Keskin, F. (1999). “Söylem, Arkeoloji ve İktidar”, Doğu Batı Dergisi (İç.), Ankara: Doğu Batı Yay., Sayı:9.
Revel, J. (2006). Michel Foucault, Güncelliğin Bir Ontolojisi, (Çev.:K. Atakay), İstanbul: Otonom Yay.
Said, E.(1999). “Michel Foucault 1926 – 1984”, Doğu Batı Dergisi, (İç.), Ankara: Doğu Batı Yay., Sayı:9

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Kolektif Suç tartışması ve Bir ‘idare etme’ tarzı olarak özür – Selami İnce

Basında 'özür' tartışmasıyla ilgili örnekler verilirken, Almanya gibi bazı ülkelerin geçmişlerindeki 'kara lekeden özür dileyerek kurtuldukları' hatta 'demokratikleştikleri' dile getirildi....

Kapat