Maddi İktidar, Manevi Otorite: Ruhaniler ve Hükümdarların Fonksiyonları

Halkların neredeyse tümünde, madde ve mana güçleri arasında şu ya da bu biçimde ortaya çıkan bir çatışma görülür. Bu durum, kitabımızın tümünde telmih etmiş olduğumuz “çevrimsel yasalar”ın oluşturduğu bütüne bağlı olan insanlık tarihinin genel yasasına uygun düştüğü için şaşırtıcı bir nitelik taşımamaktadır. Aynı çatışma, daha önce Keltlerle ilgili olarak söylediğimiz gibi, daha eski dönemlerde sembolik bir biçimde dile getirilmiş olan geleneksel verilerde de göze çarpmaktadır. Ama burada incelemeye çalıştığımız meselelerin bu yönü değildir. Biz şimdilik, biri Doğu’dan diğeri Batı’dan alınmış iki tarihsel örnek üzerinde duracağız. İlki Hindistan’da, Brahman’lar ve Kşatriya’lar arasındaki rekabet biçiminde gördüğümüz ve birkaç bölümde anlatacağımız antagonizm. İkincisi Orta-Çağ Avrupa’sında, kendine has etkiler yarattığı gibi, akabinde bahsedeceğimiz bir bu kadar karakteristik olan yönleri de olan Ruhanîler ile hükümdarlık arasındaki antagonizm.1 Aynı çatışmanın modern çağın kargaşası ve “kastların karışması” biçiminde günümüzde de varlığını hissettirdiğini, sathî incelemelerde bulunan bir gözlemcinin dikkatini çekmeyen çeşitli elemanlarla daha da karmaşıklaştığını saptamak çok kolay olacaktır.

En azından genel anlamda ve bazı istisnai durumlar dışında, ruhanî sınıfın gücü ve hükümdarlığın gücü olarak adlandırabileceğimiz iki gücün varlığı inkâr edilmemektedir. Çünkü geleneksel tanımlara göre, sözünü ettiğimiz bu iki güç birbirlerinin varlık nedenlerini olduğu kadar kendilerine ait etki alanlarını da oluşturmaktadırlar. Aralarında var olan hiyerarşik ilişkiler alışılagelmiş münakaşalara dayanmaktadır. Bu bir üstünlük kavgasıdır ve bu kavga sürekli olarak aynı tarzda ortaya çıkmaktadır. Maddî gücü elinde bulunduran savaşçılar, önceleri ruhanî güce tabi oldukları halde daha sonra bu iktidara başkaldırmışlar ve kendilerini her türlü üst güçten bağımsız ilan etmişlerdir. Hatta başlangıçta gücünü tanıdıkları bu iktidarı kendi egemenliklerine hizmet eden bir araca dönüştürmek için bu iktidarın buyruğu altına girmenin yollarını aramışlardır. Bir tek bu bile, bu tarz bir başkaldırıyla normal ilişkilerin alt üst edileceğinin ortaya konmasında yeterli olmaktadır. Bu ilişkileri, yalnızca ve yalnızca az çok tanımlanmış ve herbiri diğerinin sınırlarını aşma konusunda doğal bir eğilime sahip olan iki sosyal fonksiyon ya da bu fonksiyonların kendini gösterdiği iki alan arasındaki ilişki olarak dikkate aldığımızda herşey daha açık olarak görülecektir. Mantıkî olarak, bu alanlara ilişkin güçleri tanımlayacak olan da bu alanlar arası ilişkiler olacaktır.

Doğrudan doğruya bu mütalaaları ele almak yerine, sürekli olarak kullanacağımız bazı terimlerin anlamlarını belirterek söz konusu mütalaaların anlaşılmasını kolaylaştıracak birkaç saptamayı kaleme almak zorundayız. Bütün bunlara ihtiyaç duyulmasının nedeni, bu terimlerin günlük kullanımda muğlak, bazen de ilk anlamından son derece uzak bir ifade kazanmış olmasıdır. Herşeyden önce, iki ayrı gücün varlığından söz ediyorsak da, bu ifadeyi iki iktidar arasında bir tür dış simetriyi koruyacak şekilde kullanıyoruz. Genellikle aralarındaki ayrımı daha iyi belirtmek üzere ruhanî düzen için, maddî düzene tahsis edilmiş olan ve gerçek anlamına uygun olarak kullanılan “güç” kelimesi yerine “otorite” kelimesini kullanmayı tercih ediyoruz. Gerçekten de “güç” kelimesi, kaçınılmaz bir şekilde, nüfuz ya da iktidar düşüncesini ve özellikle de maddî iktidarı,2 yani dışarıdan görülebilecek şekilde kendini gösteren ve dış araçların kullanılmasıyla ifadesini bulan bir nüfuzu çağrıştırmaktadır. Maddî iktidarın 3 tanımı da aynen böyledir zaten. Oysa, özü itibariyle içsel olan ruhanî güç kendini her türlü destekten bağımsız olarak, yalnızca ve yalnızca kendisiyle ifade eder ve gözlerden uzak bir şekilde faaliyet gösterir. Burada, hâlâ güç ya da iktidardan söz edebiliyorsak da bunun saf bir ruhanî iktidardan söz edildiği durumda sadece bir kıyas yolu olmasındandır. Sözü geçenin, hakikatin tek gücü olan ve “erdem” adı ile anılan bütünüyle entellektüel bir iktidar olduğu iyi anlaşılmalıdır.

Asıl açıklanması, hatta uzun uzadıya açıklanması gereken az önce ruhaniler ile hükümdarlar iktidarından söz ederken kullanmış olduğumuz tabirlerdir. Ruhanîler ve hükümdarlar sözlerinden tam olarak ne anlaşılmalıdır? Söze, hükümdarlığı açıklamakla başlamak için, hükümdarlığın fonksiyonunun sosyal düzen içinde, (bu düzen monarşik bir yapıya sahip olmadığı durumda bile) “iktidar” oluşturan her şeyi kapsadığını söylemek gerekmektedir. Gerçekte bu fonksiyon, Kşatriya’ların tüm kastlarına aittir. Hükümdar bunların ilkidir. Söz konusu olan fonksiyon bir taraftan idarî ve adlî olmak üzere ikili bir nitelik taşırken, diğer yandan askerîdir de. Çünkü, düzenleyici ve dengeleyici bir fonksiyon olarak içerdeki düzenin ayakta kalmasını sağlamak zorundayken, dışarıda da sosyal düzeni koruyucu bir fonksiyon olarak ortaya çıkmak durumundadır. Hükümdarlığın birbirini tamamlayan bu iki elemanı, birçok gelenek içinde “terazi” ve “kılıçla” sembolize edilmiştir. Burada da gördüğümüz gibi hükümdarlık iktidarı gerçekte maddî iktidarla eş anlamlıdır. Bu durum, kullandığımız tabiri, mümkün olan en geniş anlamıyla ele aldığımızda da değişmeyecektir. Ama, modern Batı’nın hükümdarlık kelimesine yüklediği çok daha kısıtlı anlam eşanlamlılığın belirginleşmesini engelleyebilir. İşte bu nedenle, eserin kalan kısmını okurken asla gözardı edilmemesi gereken bu tanımı şimdiden biçimlendirmek gerekmektedir.4

Ruhanîlere gelince, bu sınıfın temel fonksiyonu, içinde meşru sosyal düzenin temel prensiplerini barındıran geleneksel doktrini korumak ve yaymaktır. Bu fonksiyon, doktrinin bir halkın ya da çağın özel koşullarına ayak uydurabilmek için bürünebilir. Ama otantik bir ortodoksinin ilkeleri içinde ve her zaman aynîlik ve değişmezlik niteliklerini koruyan bu doktrinin temelini etkilemeyen tüm özel biçimlerden bağımsızdır. Bunun ruhanîlerin fonksiyonunun, Batı’daki kavramına hiç uymadığını, özellikle de günümüzde, “rahipler” ya da “papazlar”a maledildiğini, ya da en azından bazı ölçülerde ve bazı durumlarda başka bir anlam kazanabileceğini anlamak oldukça kolaydır. Geleneksel doktrin “kutsal” karaktere sahiptir ve ama illâ da dinsel bir biçim kazanmak zorunda değildir.5 Demek ki “kutsal” ve “dinî-hukukî-şerî” birbirine denk kavramlar değildir. Bu kavramlardan ilki ikincisinden daha çok duyulmaktadır. Bu, “kutsal” alanın bir parçasıysa da bu alan onunla hiçbir ilişkisi bulunmayan unsurlar ve özellikler de içerir. Ruhanîler sınıfı adından da anlaşılacağı gibi, “kutsal” denilebilecek nesnelere hiçbir kısıtlama getirmez.6

Demek ki, ruhanilerin fonksiyonu herşeyden önce bir bilgi ve öğreti fonksiyonudur.7 İşte bu nedenden dolayı, yukarıda da belirtmiş olduğumuz gibi, temel özelliği erdem sahibi oluşudur. Kuşkusuz kuralların yerine getirilmesini sağlamak gibi dış fonksiyonlara da sahiptir. Çünkü bu sınıf, yalnızca prensip olarak bile olsa doktrinin tanınmasını ister ve bu doktrinin ayrılmaz bir parçası olan “kutsal” karaktere katılır. Ama bu fonksiyonlar tali, olağan ya da arizîdir.8 Batı dünyası içinde, ayrıntıların birincil fonksiyon hatta yegane fonksiyon haline dönüşmüş gibi görünmesinin nedeni buradaki ruhanî sınıfın gerçek doğasını neredeyse tamamen unutmuş olmasıdır. Bu durum, modern çağ sapmalarının, inkarcı aydınların etkilerinden biridir.9 İnkarcı aydınlar, doktrinsel öğretilerin tümünü yok edemediyse de, en azından “önemsizmiş gibi göstermiş” ve ikinci plana atmıştır. Bunun en önemli kanıtı “clergé” (papaz sınıfı) sözcüğüdür, çünkü başlangıçta “clerc” olarak geçen bu sözcük o dönemde “alim”leri tanımlamaktaydı.10 Bu kişiler, avam kişilerin yani geleneklere olanakları ölçüsünde bağlı kalan ve anlamaya muktedir olduğundan fazlasına inanmasını bekleyemeyeceğimiz vulgar ya da profan kişilerin, “laik”lerin tam karşıtıydılar.11 Çağımızda kendisine “laik” demekten hoşlanan insanların “bilinemezci” (agnostiques) olarak adlandırılmaktan hoşlananlar olması oldukça merak uyandırıcıdır. Zaten cehaletleri ile övünenler de bu insanlardır. Kendilerine yapıştırdıkları etiketlerin anlamının farkına varmamaları için, bu cehaletleri gerçekten de çok büyük ve geri dönüşsüzdür.

Esas itibariyle, geleneksel irfanın temsilciliği ruhanîler tarafından üstlenildiyse de bunun bir inhisara alma olduğundan söz edilemez. Çünkü bu sınıfın misyonu, sözü geçen irfanı bir bütün olarak korumanın yanında, aynı zamanda bu bilgiye sahip olmaya ve bunu kişilerin entellektüel kapasitelerine ve hatta hiyerarşiye bağlı kalarak yaymaya muktedir olanlarla temas kurmaktır. Demek ki bu düzen üzerine edinilen her tür bilgi, meşru intikal organı olan ruhanîler öğretisi içinde bir kaynak oluşturmaktadır. Doktrinin üstün yanının, yani prensiplerinin bilinmesi özellikle de ruhanîler için mümkünmüş gibi görünür. Çünkü bu sınıf saf bir entellektüel karaktere sahiptir. Bazı uygulamaların geliştirilmesi, tezahürî (fenomenik) dünya, yani bu uygulamalar uygun olan alan ile dolaysız ve sürekli ilişkiler kuran insanların istidatlarına uygundur. İşte bu nedenle, örneğin Hindistan’daki Kşatriya’lar, özellikle de tüm dikkatini yüce ve değişmez prensipler düzeni üzerine yoğunlaştıran ve geriye kalan herşeyi sonuçlar olarak kabul eden, olayları diğer yönüyle incelediğimizde ise yüce amaç dışında kalan herşeyi tali ya da düşük tarzlar olarak ele alan Brahmanların son derece izafi bir önem atfettikleri doktrinin tali branşları üzerine incelemeler yapmışlardır.12 Kşatriyaların kullanımına tahsis edilmiş kitaplar bile vardır. Çünkü bu kitaplar, kendilerine özgü mizaçlarına uyarlanmış doktrinsel görünümler sunarlar.13 Saf metafizik Brahmanlara özgüyse de, “geleneksel bilimler” özellikle de Kşatriyalara uygundur.14 Bu alanda meşru olmayan herhangi bir unsur yer almaz, çünkü söz konusu uygulamalar bir bütün içinde tasarlanmış olan kutsal bilginin parçasıdır. Ruhanîler kastı bu bilgiyle doğrudan doğruya kendi menfaati için ilgilenmez. Çünkü bu kast, bilginin prensiplerine uygunluğunu kontrol etme vasfını haizdir. Kşatriya’lar, ruhanî iktidara karşı ayaklandıklarında, sözünü ettiğimiz bilgilerin izafi ve tali karakterinden habersiz olarak bu bilgileri Brahmanlar vasıtasıyla edinilebileceklerini yadsımışlar, hatta Brahmanların dahi bunları kendilerinden alabileceklerini savlayacak kadar ileri gitmişlerdir. Bütün bunlar, başkaldıran Kşatriyaların kavramlarında, prensipler ve uygulamalara ilişkin normal bağıntıların ters yüz olduğunu, hatta bazen aşkın prensiplerin saf ve basit olarak yadsındığını ortaya koymaktadır. Demek ki her durumda, kelimelerin etimolojik anlamları göz önünde bulundurulduğunda, “fizik” ve “metafizik” değişimlerin varlığı bir başka deyişle de daha sonra daha ayrıntılı inceleyeceğimiz gibi bir “naturalizm” söz konusudur.15

Genel anlamda, prensiplerin ve uygulamaların düzeni olarak tanımlayabileceğimiz gibi, az önce söylediğimiz “metafizik” düzen ve “fizik” düzen olarak da adlandırabileceğimiz düzenler içinde, kutsal ve geleneksel bilgi arasındaki ayrım, Doğu’da olduğu gibi Batı’da da kadim misterler içinde “büyük sır” ve “küçük sır” olarak ortaya çıkmıştır. Gerçekte, bunlardan ilki doğa bilgisini, ikincisi ise doğa ötesi bilgiyi içermektedir.16 Aynı ayrım, “ruhanîlerin inisiyasyonu” ile “hükümdarlık inisiyasyonu” arasında, yani Brahmanlar ve Kşatriyalar ya da yapılarında bu iki kastınkine benzer özellikler barındıran birçok halka ait fonksiyonların uygulanış tarzları için gerekli görülen bu iki tür sır içinde öğretilen bilgilerde de yer alır.17 Ama hiç kuşku yok ki öğretisinin fonksiyonu gereği her iki inisiyasyon tarzını karşılaştırabilen ve böylece de yalnızca kendi mensupları için değil diğer kastlara mensup olanlar için de fiilî meşruiyet sağlayabilen yalnızca ve yalnızca ruhanilerdir. Daha sonra da göreceğimiz gibi, hükümdarların “kutsal” sayılması da bu nedenlere dayanır.18 Böylece, “büyük sır”lara sahip olmaktan dolayı “fazlasıyla” “küçük sır”ra sahip olunur. Her sonuç ve uygulama, doğmasına neden olan prensip içinde yer aldığı için, üst fonksiyon “büyük ölçüde” aşağı fonksiyonların olanaklarını da kapsar.19 Gerçek hiyerarşi de budur, yani varlıkların doğası üzerine kuruludur.

Bu noktada fazla üzerinde durmadan işaret edilmesi gereken bir başka unsur daha vardır. “Ruhanîlerin inisiyasyonu” ve hükümdarlık inisiyasyonu” deyimleri yanında, söz konusu inisiyasyonlar içinde herbiriyle ilgili alanları ortaya koyan “teknikler” bütününü içeren bilgileri açığa çıkararak kendini gösteren “ruhanîlerin sanatı” ve “hükümdarlık sanatı” tanımlarına da rastlanmaktadır.20 Bu tanımlar, eski loncalar içinde geçerliğini uzun süre korumuştur. Hatta, ikincisi, yani hükümdarlık sanatı” tanımı kendine özgü kaderi sonucu modern masonluğa kadar ulaşmıştır. Bugün ise varlığını, geçmişin anlaşılamayan kalıntılarından biri olarak görülen birçok terim ve sembol şeklinde sürdürmektedir. “Ruhanilerin sanatı” tanımına gelince, antik çağ mabedlerinin mimarlarına olduğu kadar ortaçağ mabedlerinin mimarlarına da uygun olan bu tanım tamamıyle yok olmuş, ama madde ve mana dünyalarının kendi alanları dışında çıkmasının sonucu olarak ortaya çıkan geleneklerin kısmî olarak yitirilmesinden doğan iki alan içindeki karışıklıklarla yeniden doğmak zorunda kalmıştır. Batı dünyasının kendine özgü geleneksel doktrinlerinden koptuğunu ortaya koyan Rönesans dönemine doğru “ruhanîlerin sanatı” tanımı da kaybolmuştur.21

Rene Guenon
Maddi İktidar, Manevi Otorite

1 Özellikle de doğuda bu konuda başka örnekler de bulabiliriz. Mesela, Çin’de değişik çağlarda, doktrinleri her iki gücün alanıyla ilgili olan Taocular ve Konfiçyuscular arasında ortaya çıkan ve daha sonra açıklayacağımız çatışmalar. Tibet’te, sonuçta zafer kazandığı gibi bugün de varlığını sürdüren “teokratik” organizasyon içindeki maddi gücü bütünüyle benimsemiş olan Lamaizm krallarında rastlanılan düşmanlık.
2 Zaten bu kavrama kelimenin birincil anlamıyla “materyel” olmasa da özü bakımından eyleme yönelik olması nedeniyle, maddi düzene dahil olan iradenin gücünü de ekleyebiliriz.
3 Kşatriya kastının adı “kuvvet” anlamına gelen Kşatria’dan türetilmiştir.
4 İbranicede burada belirttiğimiz ayrım hiyeroglif yorumlarıyla ruhanî iktidar ve maddi gücün ifadesi olduğu kadar, bir açıdan gerçekliğin, erdemin, bilginin bir başka açıdan da gücün, mülkiyetin, hakimiyetin belirtilmesinde kullanılan kaph ve goph harfleriyle ayrılır: Hak ve haq, kan ve qan’ın kökleri de bunlardır: İlk biçimler ruhanilerin gücünün, ikinciler ise krallık gücünün yetkisini tanımlar.
5 Sözü geçen zahirî dinsel biçimin yalnızca ve yalnızca Batı’ya özgü olmasının nedenini daha sonra göreceğiz.
6 Burada yazarın kaydettiği “din” kelimesi, Fransızcada “religion” ile karşılanan ve daha çok şer’î-hukukî kurumsal yönü anlatan bir kelimedir. Dolayısı ile yukarıdaki pasajdaki Kutsal-Dinsel kavramları bizim şematik yapımıza göre Dinsel-Hukuksal olarak anlaşılmalıdır. Ebu Hanifenin bu konuyu izah eden çok güzel bir sözü vardır: “Din çağlara göre değişebilir, ama Hakikat değişmez.” (Yayıncının notu.)
7 İşte öğretinin bu fonksiyonu nedeniyle, Brahmanlar Rig-Veda’nın “Purusha-sükta”sı içinde, “evrensel insan” olarak düşünülen Purusha’nın ağzından konuşturulmuştur. Kşatriyaların fonksiyonları ise özü bakımından eyleme yöneliktir.
8 Entellektüel fonksiyonların icrası, bazen şu ya da bu şekilde ruhaniler arasında ikiye bölünmeye neden olmuştur; Tibet’teki durum buna açık bir örnek teşkil eder. “İki büyük bölünmenin ilki, ahlakî kuralları ve manastır kurallarını selamet yolu olarak ele almayı onaylayanları içermektedir; ikincisi ise kuralların tümünü aşan entellektüel bir yöntemi (“dolaysız yol” olarak adlandırılır) tercih edenleri kapsamaktadır. Bu iki sistemin yandaşlarını ayıran son derece su sızdırmaz bir duvar vardır. Faziletli yaşamı ve üstün manastır kurallarını tanımayan dindarların söz konusu ilk gruba bağlandıklarına pek rastlanmaz. İkinci sistemin taraftarlarına gelince, onların tümü ahlaki kurallara ve Sangha’nın (Budist bir topluluk) üyeleri için ilan edilmiş olan kurallara sıkı sıkıya sadakatin faydalı etkilerine bütünüyle inanmışlardır. Üstelik, herkes bu metodlardan ilkinin bireylerin büyük bir çoğunluğu için en çok salık verilebilecek metod olduğu konusunda fikir birliğine varmıştır” (Alexandra David-Neel, Mistik Tibet, Revue de Paris, 15 Şubat 1928). Bu pasajda kullanılan bazı ifadeler bizim düşüncelerimize uyduğu için bu pasajı metne bağlı kalarak yayınlamaya özen gösterdik: Burada birbiriyle bağdaşmayan iki “sistem”in varolduğu söylenemez ama ayin usullerinin saf entellektüel yola bağımlılığı sözkonusu sistemler içinde açıkça ve Hindu doktrininin öğretilerine uygun olacak şekilde tanımlanmıştır.
9 Bu kelimeyi saf akla ve akılüstü bilgiye ilişkin anlamıyla ele aldığımızı hatırlatmanın yersiz olmayacağını düşünüyoruz.
10 Bunun nedeni, Julien Benda’nın, La Trahison des Clercs adlı eserinde yaptığı gibi “clerc” kelimesinin bu anlamının kullanılması meşru değildir (“Aydın” manasında) çünkü bu anlam genişletmesi “kutsal bilgi” ve “dindışı bilgi” arasında varolan temel ayrımın bilinmesini de içerir. Ruhaniyat ve entellektüellik, bizim için, Benda için taşıdıkları anlamı taşımamaktadır. O, ruhanî olarak nitelediği alan içine, bize göre kesinlikle maddi ve insani düzene ait olan şeyleri sokmuştur. Yalnız bu durum onun kitapları içinde son derece ilginç ve doğru düşünceler bulunduğunu kabul etmemizi de engellememektedir.
11 Katoliklik içinde, “öğretici kilise” ile “öğrenen kilise” arasında yapılmış olan bu ayrım, kesin olarak, “bilenler” ve “inananlar” arasında yapılması gereken ayrımdır: Bu, prensipte kalan bir durumdur ve aklımıza meselelerin bugünkü durumunda geçerli olup olmadığı sorusu gelir. Biz bu soruyu soruyoruz, çünkü çözümünün bize düştüğüne inanmıyoruz, zaten çözüm yollarına da sahip değiliz. Gerçekte, cevabın olumsuz olabileceğinin kaygılarını taşırken, Katolik Kilisenin bugünkü organizasyonu üzerine eksiksiz bilgi sahibi olduğumuz iddiasında da değiliz. Tek dileğimiz bu merkezin, içinde geleneksel doktrinin “yazıları” kadar “ruhunu” da sürdürmesidir.
12 Bugünkü durumun burada sözünü ettiklerimize uygulanabileceğini belirtme fırsatını daha önce de bulduk: Brahmanlar, en azından kişisel kullanımlarda son “kurtuluş”un dolaysız gerçekleştirilişine bağlıyken, Kşatriyalar Devâ-yâna ve Pitri-yana olarak adlandırılan “tezahürî dünyanın iki yolu”nun farklı evrelerine bağlı geçici durumların incelenmesini geliştirmişlerdir.
13 Hindistan’daki Itihâsa ve Purâna’ların durumu da budur. Veda’nın incelemeleri Brahmanlarla ilgilidir çünkü bütün kutsal bilginin prensibi de buradadır; daha sonra da göreceğimiz gibi sözkonusu iki kasta uygun olan inceleme konuları arasındaki ayrım, genel anlamda, Hindu doktrini içinde, “Shruti” ve “Smriti” olarak adlandırılan, geleneğin iki farklı bölümüne ilişkindir.
14 Sürekli olarak, Brahmanları ve Kşatriyaları bir bütün olarak ele alıyoruz. Bu kastlar içinde bireysel istisnalar varsa da, bunlar kastların prensibine hiçbir zarar getirmezler, söz konusu prensibin, özellikle de Kali-yuga şartlarında, ancak ve ancak yaklaşık olarak ele alınabileceğini kanıtlar.
15 Sözkonusu meselelerin ifade edilmesinde büyük kolaylıklar sağlaması nedeniyle, sürekli olarak Brahmanlar ve Kşatriyalardan konuşuyorsak da, burada söylediğimiz herşeyin yalnızca ve yalnızca Hindistan’a uyarlanmaması gerektiği de anlaşılmalıdır. Aynı saptamalar, bu terimleri Hindu geleneğinin biçimi üzerine referans vermeden kullandığımız her durum için geçerlidir.
16 Daha farklı olmakla birlikte buna bütünüyle bağlı bir bakış açısına göre, “büyük sırlar” insan-üstü durumlara ilişkinken, “küçük sırlar”ın yalnızca beşerî durumlara ilişkin olduğunu söyleyebiliriz. Olanakların ve durumların gerçekleşmesiyle Dante’nin daha sonra alıntılar yapacağımız De Monarchia adlı metninde söylediği gibi “dünyevî cennet” ve “semavî cennet”e ulaşılır. Şu da unutulmamalıdır ki, yine Dante’nin İlahî Komedya (Divine Comedie) adlı eserinde son derece açık olarak belirtildiği ve bizim de daha sonra yeniden üzerinde durma olanağı bulacağımız gibi, “dünyadaki cennet”, gerçekte “tanrısal cennet”e “Semavî Cennete” giden yol üzerinde bir etap olarak görülmemelidir.
17 Kuruluş biçimi açısından açıkça “teokratik” olan eski Mısır içinde, sırlara inisiye olmaları nedeniyle Ruhanilere dahil ve bu sınıfın üyesi kabul edilirmiş gibi görünmektedir. En azından Plutarque’ın söylediği budur: “Krallar, papazlar ya da savaşçılar arasından seçilir, çünkü bu iki sınıftan biri cesareti diğeri ise hikmeti nedeniyle özel bir saygı ve konuma sahiptirler. Hükümdarlar, savaşçılar sınıfından çıktığında, hükümdar seçilir seçilmez ruhanilerden sayılırlar ve birçok meselenin, hakikatin ve açık tezahürün saklı olduğu formüllerin ve mitlerin bulunduğu bu felsefeyi yeni öğrenmeye başlarlar. (Isis et Osiris), 9) Pasajın sonunun “vahiy” kelimesinin iki anlamını da sarih olarak belirttiği fark edilecektir. Bkz. Dünyanın Kralı s.38.
18 Şunu da eklemek gerekir ki, Hindistan’daki üçüncü kast olan ve fonksiyonu ekonomik düzene ait olan Vaishyaların kastı, arya (soylu) ve dwija (iki kez doğmuş) ile ortak niteliklere hak sağlayan bir inisiyasyonu kabul etmiştir. Bu kasta uygun olan bilgiler özel olarak en azından prensipte tanımlanmış olduğumuz “küçük sır”larla sınırlı bir bölümü temsil eder; bu incelemenin konusu ilk iki kastın ilişkilerini kapsadığı için bu nokta üzerinde daha fazla durmayacağız.
19 Demek ki ruhanî otorite “kesin olarak” ruhanilerin kastına maddî iktidar ise “büyük ölçüde” ruhanilerin kastına ve “kesin olarak” da hükümdarların kastına aittir. Aynı şekilde, Aristo’ya göre, üst “biçimler” “büyük ölçüde” alt “biçimler”i de içermektedir.
20 Şunu da belirtmek gerekir ki, Romalılarda misterler inisiyasyonunun tanrısı olan Janus, aynı zamanda “Collegia Fabrorum”un tanrısıdır. Bu yaklaşım burada belirttiğimiz bağlantının bakış açısından anlamlıdır. Tüm sanatların olduğu kadar tüm bilimlerin alabileceği “inisiyatik” değerler üzerine, bkz. Dante’nin Esoterizm’i kitabımıza, s.12-25.
21 Bazıları tamamlanmamış olan yeni bir temel üzerinde, 1459 yılında kurucular cemiyetinin yeniden düzenlenmesini getiren eski geleneğin kaybının XV yy. ortalarına rastladığını tesbit etmişlerdir. Saptanması gereken bir başka nokta da, kiliselerin bu çağdan itibaren düzenli olarak kılavuzluk etmeyi bıraktığıdır. Bu olgu ilk bakışta düşünebileceğimizden çok daha büyük bir önem taşımaktadır. Bkz. Dünyanın Kralı s.96 ve 123-124.

Yorum yapın

Cafrande.org’u

‘ta BEĞENda TAKİP Et

Yereli yaşa, evrensel düşün!.. www.cafrande.org

Önceki yazıyı okuyun:
Türkçe ve Ermenice Hrant Dink’e Adanmış Şarkılar cafrande.org’ta

Kapat