Maddi İktidar, Manevi Otorite: Bilgi ve Eylem – Rene Guenon

Madde ve mana aleminin güçleri arasındaki münasebetin, bu alanların herbiri ile ilgili olan güçlerle belirlendiğini yukarıda da belirtmiştik. Böylece prensiplere irca edilen mesele bize son derece basit görünmektedir. Çünkü temelde bilgi ve eylem arasındaki münasebetten farklı bir nitelik taşımamaktadır. Daha önce sunmuş olduklarımızdan yola çıkarak, maddî iktidar zilyetinin normalde, bazı bilgilerle mücehhez olması gerektiğini söyleyebiliriz. Ama, bizatihi kendi kendilerine sahip olmadıkları gibi, manevî otoriteden edinmeyi seçtikleri bu bilgi, prensiplere değil doktrinin uygulamalarına dayalıdır. Demek ki söz konusu olan yalnızca ve yalnızca tevarüsle elde edilen bir bilgidir. En yüce bilgi, bu ismi anlamının bütünlüğüyle elde etmiş olandır, yani tüm sıradan uygulamalardan bağımsız olan Prensipler bilgisidir. Bu da münhasıran manevî otoriteye sahip olanlara aittir. Çünkü en geniş alanlarıyla ele alındığında dahi maddî düzene ilişkin hiçbir unsur içermemektedir. Buna karşılık, uygulamalara geçtiğimizde ise, maddî düzene başvururuz. Çünkü bu düzendeki bilgi kendisiyle ve kendisi için olanla tasarlanmamıştır. Bunun yanında tüm eylemler yasalara bağlanmıştır. Özü bakımından eylemler alanına dahil olan bir fonksiyona sahip olan kişiler için gerekli olan da bu ölçülerdir.

Maddî iktidarın, askerî, adlî ve idarî çeşitli biçimleriyle, eyleme bağlı olduğu açıktır. Demek ki bu güç, tüm yetkileriyle tüm olanaklarıyla “beşerî” olanın sınırları içine kapatılmıştır. Ruhanî otorite, maddî iktidarın tersine, bütünüyle bilgiye dayanır. Daha önce de gördüğümüz gibi temel fonksiyonu doktrini korumak ve yaymaktır. Alanı ise hakikat kadar sınırsız değildir.31 Fonksiyonları bakımından bir başka düzene ait olan kişilerle bağlantı kuramaz. Çünkü “beşerî” alanın, daha genel anlamda, kelimenin etimolojik anlamıyla “fizik” olan tezahürî dünyanın sınırlarını aşan, aşkın ve “yüce” bilgisi buna olanak vermez.32 Burada söz konusu olanın ruhanîlerin gerçekleri yalnızca kendilerine saklama isteği değil, daha önce de belirttiğimiz gibi, kastların farklılığının ve varlıkların doğasında bulunan farklılıklardan doğan bir gereklilik olduğu iyi anlaşılmalıdır. Eylemlerde bulunmak üzere yaratılmış olan insanlar, saf bir bilgi sahibi olmakla yetinemezler. Gerçek geleneksel temeller üzerine kurulu bir toplumda, herkes “yetkili” olduğu fonksiyonu doldurmak zorundadır. Aksi takdirde, hiçbir fonksiyonun olması gerektiği gibi yerine getirilmediği bir düzensizlik ve karmaşa gözlenecektir. Günümüzde ortaya çıkmış olan da bu değil midir?

Çok iyi biliyoruz ki sözünü ettiğimiz bu karmaşa nedeniyle, burada sergilemeye çalıştığımız değerlendirmeler, “maneviyât” ve doktrinsel bakış açısı ve müsbet bilgilerle kendi arasında çok uzak bağlantılar bulunan modern dünya içinde son derece tuhaf görünebilir. Bugün, madde ve mana dünyaları arasında eskiden meşru hatta gerekli görünen ayrımı ortaya koymakla yetinmemekte, bu iki alanı izafî olarak ayırma ihtiyacı duymaktayız. Bu iki düzen, hiçbir zaman bugün olduğu kadar birbirinin içine girmediği gibi maddî kaygılar da kendi içinde mutlaka bağımsız olması gerekenleri hiçbir zaman böylesine etkilememişti. Hiç şüphe yok ki bunlar daha önce tanımlamış olduğumuz çağımız koşullarının kaçınılmaz sonuçlarıdır. Yanlış yorumlardan kaçınmak üzere, burada anlatmaya çalıştıklarımızın yalnızca ve yalnızca yukarıda tanımladığımız, saflığını koruyan manevî otoriteye ilişkin olduğunu ve örnekleri çevremizde aramamız gerektiğini de açıkça belirtmek istiyoruz. Hatta istersek söz konusu olanın teorik ve bir anlamda da “ideal” bir tip olduğunu da düşünebiliriz. Doğrusunu söylemek gerekirse, biz meseleleri incelerken bu yolu kullanmalıyız. Çok iyi biliyoruz ki gerçekte, tarihsel uygulamalar incelenirken belirli bir ölçünün olasılıkları göz önünde bulundurulmalıdır. Biz modern dünyayı olduğu gibi ele alıyoruz, çünkü bu dünyada gözlenen sapkınlığın ve anormalliğin Kali-Yuga’nın son evresiyle olan bağlantıyla açıklanabileceğini de biliyoruz.

Bilgi ve eylem arasındaki münasebete geri dönelim. Bu meseleyi bazı gelişmeleriyle ele alma olanağını daha önce de bulmuş olduğumuz için,33 orada söylemiş olduklarımızı yinelemeyeceksek de, en azından bazı temel noktaları hatırlatma ihtiyacı duyuyoruz. Meselelerin bugün ulaşmış olduğu noktada, şu şekilde özetlenebilecek bir Doğu ve Batı antitezi tasarladık. Bugünkü Doğu, bilginin eylem yanında üstün sayılacağını, modern Batı ise Doğu düşüncesini bütünüyle inkâr etmemekle birlikte onun tam tersini ileri sürmektedir. Yalnızca modern Batı’dan bahsediyoruz, zira ortaçağ ve antikçağdaki Batı birbirinden çok farklıdır. İster Doğu’ya ister Batı’ya ait olsun, tüm geleneksel doktrinler, bilginin eylem yanındaki üstünlüğünü kabul etmede ortaktırlar. Zira bilgi, Aristo için “hareket etmeyen hareket ettirici” niteliği taşımaktadır. Bu, eylemin kendi düzeni içinde meşru bir yeri ve önemi olmadığı anlamına gelmez. Ama söz konusu düzen insanî imkanlar düzenidir. Prensiplerden kaynaklanmayan bir değişimin gerçekleşmesine olanak yoktur. Her türlü değişim kendi prensibine tabidir, yani “araba tekerleğinin” mili olarak ister istemez “hareketsiz”dir.34 Aynı şekilde, değişim dünyasına dahil olan etkinlik de kendi prensibine sahip olabilir. Muktedir olduğu gerçeklikten kendi alanından uzak ve bilgi alanı içinde bulunamayacak bir prensip çıkarır. Yalnızca bu bile, değişim ya da “evrim” dünyasından ve bu dünyalara ilişkin sınırlardan çıkmasına ve en yüce bilgi olan prensip ya da metafizik bilgisinde gözlenen değişmezliğe kavuşmasına olanak sağlar.35 Zaten bu, değişmezliği kendi içinde barındırmaktadır, çünkü gerçek olan her bilgi kendi nesnesini tanımlar. Ruhanî otorite bu bilgiyi içerdiği gibi, süreklilik özelliğine de sahiptir. Oysa maddî güç geçici ve olağan olgulara tabidir. Yalnızca bir üst prensiple bağıntısı vardır. İstikrarı doğasına ve karakterine uygun olduğu ölçüde kendi yöntemleriyle sağlar. Sözünü ettiğimiz bu prensip ruhanî gücün temsil etmiş olduğudur. Demek ki, maddî gücün varlığını sürdürebilmesi için bu prensipten gelen bir kutsamaya ihtiyacı vardır. Bu kutsama, meşruiyeti, yani olaylara ait düzene uygunluğu sağlayacaktır. Bir önceki bölümde tanımlamış olduğumuz “hükümdarlık inisiyasyonu”nun varoluş nedeni de budur. Hükümdarların Uzak-Doğu geleneğinde “Tanrı’nın vekili” olarak görülmesi ya da “kutsal hak”ları da buna ilişkindir. Bu, daha önce de açıkladığımız gibi maddî iktidarın manevî otoritesinin “büyük ölçüde” sahip olduğu yetkileri gereği gerçekleştirdiği bir egzersizdir.36 Bilgiden kaynaklanmayan her eylem prensipten yoksundur ve anlamsız bir çabadır. Aynı şekilde, manevî otoriteye bağımlı olduğunu bilmezlikten gelen maddî iktidar da anlamsız, aldatıcı ve sahte olacaktır. Prensibinden uzak kalarak düzensiz bir biçimde çalışacak ve ister istemez kendi yokoluşunu hazırlayacaktır.

Madem “Tanrı’nın vekaleti”nden söz ettik, Konfüçyus’a göre bu vekaletin nasıl kullanılması gerektiğini nakletmek yerinde olacaktır: “Eski prensler, insanların kalbindeki doğal erdemleri parlatmak için, herşeyden önce, prensliğindekileri iyi yönetmeye çalışırlardı. Prensliğindeki halkı iyi yönetmek için, herşeyden önce kendi ailelerini doğru yola yöneltirlerdi. Kendi ailelerini doğru yola yöneltmek için, herşeyden önce kendilerini mükemmelleştirmek için çalışırlardı. Kendilerini mükemmelleştirmek için, herşeyden önce kalplerindeki hareketi düzene koyarlardı. Kalplerindeki hareketi düzene koymak için, herşeyden önce iradelerini mükemmelleştirirlerdi. İradelerini mükemmelleştirmek için, herşeyden önce bilgilerini olabildiğince geliştirirlerdi. Bilgiler, olayların doğasının dikkatle incelenmesiyle mümkündür. Olayların doğası bir kez incelenirse, bilgiler en yüksek düzeylerine ulaşırlar. Bilgiler en yüksek düzeylerine ulaştığında ise, irade mükemmelleşir. İrade mükemmelleştiğinde, kalbin hareketleri düzenlenmiş olur. Kalbin hareketleri mükemmelleştiğinde, tüm insanlar kusurlarından arınır. Kendimizi düzelttiğimizde, ailede de düzeni sağlarız. Ailede düzen hakim olduğunda, prenslik iyi yönetilmiş olur. Prenslik iyi yönetildiğinde ise, tüm imparatorluk kısa bir zaman zarfında barışa kavuşur.”37 Burada görülen hükümdarın rolü kavramı modern Batı’da çok farklı olan ve hükümdarın kendi fonksiyonunu yerine getirmesini son derece güç kıldığı gibi ona bambaşka bir değer de kazandıran bir kavramdır. Özellikle farkına varmamız gereken nokta ise bilginin, maddî alan içinde bile, düzenin kurulmasında ilk şart olarak saptanmış olmasıdır.

Bir uygarlık içinde, bilgi ve eylem arasındaki münasebetlerin alt üst edilmesinin maddî iktidarın üstünlüğünü ele geçirmesi sonucunu doğuracağını anlamak oldukça kolay olacaktır. Maddî iktidar, gerçekte, kendisininkinden üstün olan herhangi bir alan olamayacağı iddiasındadır, bu alan eylem (action) alanıdır. Bununla birlikte meseleler bu noktada kalır, bugün bulundukları ve bilginin tam değerinin yadsındığı noktaya kadar uzanmazlar. Böyle olması için, Kşatriya’ların güçlerinin bir kısmını alt kastlara devretmesi gerekmektedir.38 Gerçekten de, daha önce de belirttiğimiz gibi, başkaldıranları da dahil olmak üzere tüm Kşatriyalar, “fizik” düzeni aşan şeylerin inkarı ya da yadsınması ile budanmış ve bozulmuş olmakla birlikte, içindeki talî ama gerçek bilgileri yaşatan bir doktrini doğrulama eğilimine sahiptirler. Hatta, anlamı bakımından eksik ve düzensiz olan bu doktrini geçerli kılma eğilimindeydiler. Burada söz konusu olan hakikat bakımından kınanılacak olsa da, bazı değerlerden yoksun bırakılmamış bir tutumdur.39 Zaten “asalet”, “kahramanlık”, “onur” gibi terimler, ilk anlamlarıyla, Kşatriya’ların doğasında bulunan özellikleri ifade ederler. Buna karşılık, ne zaman ki bir alt düzenin sosyal fonksiyonlarına ait elemanları geleneksel doktrinin bütününe hakim olur, bu doktrin bozulmuş ya da saptırılmış bile olsa ortadan kaybolur. “İlahi bilgi”den en küçük bir ize bile rastlanmaz. Bu, “din dışı bilgi”nin, yani bilimi ele geçiren ve kendi hiçliğine mahkum eden cehaletin hakimiyetidir. Bütün bunlar birkaç cümleyle özetlenebilir. Brahmanların üstünlüğü, doktrinlerinde doğru yola yönelmelerini sağlamıştır. Bunun yanında Kşatriya’ların başkaldırısı mülhid (heretik) olmayı getirmiştir. Ama daha aşağı kastların hakimiyeti ile entellektüel gece başlamıştır. Bugün, kendine özgü cehaleti tüm dünyaya yayma tehdidini yaratan Batı dünyası da sözünü ettiğimiz entellektüel geceyi yaşamaktadır.

Bizi, sanki dünyanın her yerinde kastlar varmış gibi konuştuğumuz ve Hindistan’dakilere uygun olmayan sosyal organizasyon tanımlarını haksız yere eleştirdiğimiz düşüncesiyle kınayacaklar olacaktır. Sözünü ettiğimiz bu tanımlar, sonuçta, toplumların tümünde mutlaka yer alan fonksiyonları belirtmektedir ve işte bu nedenle biz yaptığımız eleştirilerin aşırı olduğunu düşünmüyoruz. Bir kastın yalnızca ve yalnızca bir fonksiyon olmadığı ve herşeyden önce insan bireylerinin doğasında var olan özelliklerin onları bu fonksiyonu doldurmaya mecbur kıldığı gerçektir. Ama istidat ve doğa arasındaki farklılık insanın bulunduğu her yerde varlığını korumaktadır. Kastlara ayrılmış ve ayrılmamış iki toplum arasındaki fark, ilkinde bireylerin doğası ile yüklendikleri fonksiyon arasında (bazı istisnaî durumlarda ortaya çıkabilecek uygulama hataları dışında) bir bağıntı bulunması, ikincisinde ise bu bağıntının varolmaması ya da en azından, arızî olarak ortaya çıkmasıdır. Son olarak söz ettiğimiz durum, sosyal organizasyonun geleneksel temelden yoksun olduğu durumda oluşacaktır.40 Normal şartlarda, kastların kuruluşunun şu ya da bu halka özgü şartlar vasıtasıyla geçirdiği değişimler arasında karşılaştırılabilecek birkaç nokta her zaman bulunabilir. Ama Hindistan’da bulmuş olduğumuz bu organizasyon, insanî düzenin metafizik doktrininin uygulanışı olarak en eksiksiz tipi temsil etmektedir. Kendine özel yapısıyla çok daha kısıtlı olan ve sonuç olarak da düzenin bazı gerçeklerinin ifade edilmesi için olanaklar yaratamayan müesseselerden alıntılayabileceklerimiz yerine tercih ettiğimiz bu tipin eksiksizliği, kendimize seçmiş olduğumuz konuşma dilini haklı çıkarmaya yetecektir.41 Bu tipi seçmemizin bir başka nedeni daha vardır ki, bu da göz ardı edilmemelidir. Ortaçağın sosyal organizasyonunun kastların bölünüş tarzları şeklinde düzenlenmiş oluşu dikkat çekicidir. Soyluluk Kşatriyalara ait bir kavramken, klerji (papazlar) sınıfı Brahmanlara, orta tabaka Vaishya’lara ve köleler Shüdra’lara dahildir. Bunlar, kelimenin gerçek anlamıyla kast olarak görülemezler. Yalnız hiç de tesadüfî olmayan bu çakışma, bu durumların her ikisi için de kullanılan terimlerde birinden diğerine kolay bir geçiş gerçekleştirilmesine olanak vermez. İşte bu tesbitimiz uygulamasını daha sonra alıntılar yapacağımız tarihsel örneklerde bulacaktır.

Rene Guenon
Maddi İktidar, Manevi Otorite

31 Hindu doktrinine göre “Hakikat, bilgi, sonsuzluk” kelimeleri, yüce prensip içinde tanımlanmıştır: Bu “satyan jnanam anantam brahma”nın biçiminde anlamlıdır.
32 Hindistan’da bilgi (vidyâ), alanının nesnesine göre “yüce” (parâ) ve “yüce olmayan” (aparâ) olarak ayrılmıştır.
33 Modern Dünyanın Bunalımı, 3. Bölüm.
34 Hareket etmeyen merkez, değişmez prensibin bir görüntüsüdür. Buradaki genel değişimi sembolize etmek üzere ele alınan hareket özel bir harekettir.
35 Buna karşılık “fizik” bilgi değişim yasalarının bilgisidir, bu yasalar da doğanın aşkın prensiplerinin yansımasından başka birşey değildir, bu da değişim alanıdır zaten Latincedeki “natura” ve Yunancadaki “fusıs” “evrim” düşüncesini dile getirir.
36 İşte bu nedenle İbranicede ve Arapçada “kral” anlamına gelen “melik” kelimesi önce “gönderilmiş” anlamını taşır.
37 Tâ-hio, 1. Bölüm.
38 Çağımızın çarpıcı bir özelliği olan ekonomik düzenin mülahazalarına büyük bir önem atfetmek olgusu, yaklaşık değeri Batı dünyası içinde burjuvazi ile temsil edilen Vaişyaların üstünlüğünün belirtisi olarak görülebilir ve gerçekte devrimden beri baskın olan da budur.
39 Başkaldıran Kşatriyaların bu tutumu bir başlangıç olsa bile “satanizm” ile karıştırılmaması gereken “lusiferianizm”in adlandırdıkları ile vasıflandırılabilir: “Lusiferianizm” bir üst otoritenin tanınmasını reddetmekte iken “satanizm” hiyerarşik düzenin ve normal ilişkilerin tersyüz edilmesidir; Satanizm, lusiferanizmin sonucu olabilir, çünkü Lucifer düşüşü sonrasında şeytanlaşmıştır.
40 Yapılması gereken bir başka tesbit de, bugün Batıdaki anlamıyla “sınıf”ların gerçek kastlarla hiçbir ortak yanının olmadığıdır. Bireylerin doğasında yer alan istidadların farklılığı üzerine kurulu oluşuyla bu “sınıf” anlayışı değersiz ve gayr-ı tabiî bir tür taklitten başka birşey değildir.
41 Onun böyle olmasının nedeni Hindu doktrininin, günümüze kadar varlığını sürdürmüş olan tüm doktrinler arasında asli geleneği en dolaysız yoldan sunanlardan gibi görünmesidir. Ama burada üzerinde durmayı düşünmediğimiz bir nokta da budur.

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Hükümdar dalkavuklardan nasıl uzak durabilir? – Niccolo Machiavelli

Kapat