Komünistler götürülürken susan papaz! – Selami İnce

Bugünlerde parti başkanlarından gazetecilere kadar değişik kesimlerden birçok kişi “Alman papaz demişti ki” diye başlayan cümlelerle Martin Niemöller’e ait olan o meşhur anekdotu tekrarlıyor. Bunu yapanlar, “bir gün sıranın, bugünkü haksızlıklar karşısında sessiz kalanlara da geleceğini” hatırlatmak istiyor. “Önce komünistleri topladılar, sesimi çıkartmadım; çünkü komünist değildim” diye başlayan sözleri hepimiz biliyoruz. “Peki, Martin Niemöller kimdi?” sorusuna da aynı kolaylıkla cevap verebiliyor muyuz?

Türkiye’de Niemöller’in hiç tanınmadığı, tam da bugünlerde yeniden gündemdeyken, asıl önemli özelliği gündeme getirilmediği için ortaya çıkıyor. Çünkü asıl özelliği bu sözleri etmiş olmasında değil, ömrü boyunca ettiği sözlerin altını doldurmasında, sözüne uygun yaşamasında, son yıllarını da nükleer karşıtı eylemlerde geçirmesinde yatıyor. Bugünlerde dile getirilmesi gereken en önemli özelliği ise, iflah olmaz nükleer enerji-nükleer silah karşıtlığı olmalıydı.

Belki de Niemöller’in sözlerini tekrarlayanların önemli bir kısmı, demokrasi ve özgürlük mücadelesinde samimi olmadığı için, sözü hatırlıyor ama sözü söyleyeni hatırlamıyor. Söyleneni hatırlamıyorsanız, bu sözün Türkçesini hatırlayabilirsiniz ve böylelikle zaten samimi olarak kafa yormadığınız isimler ve durumlardan daha kolay sıyrılırsınız. Oysa samimiyseniz, bir zamanların muhteşem sloganı “susma, sustukça sıra sana gelecek” sözü hepimize yeter de artar bile. Ama Martin Niemöller’den alıntı yapıyorsak, bu Alman papazın kim olduğunu bilmemiz gerekiyor.

ÖNCE BAYAĞI BİR FAŞİST
Birinci Dünya Savaşı’nda Alman donanmasında denizaltı subayı olan Martin Niemöller, Almanya’nın yenilmesinden sonra toplumun dinle kurtuluşa ereceğini düşünerek askerlikten istifa edip teoloji okudu. 1931’de Berlin Dahlem’de Protestan kilisesine papaz atandı. Nazilerin iktidara gelişini olumlu bulsa da, kiliseyi kontrol altına alma girişimlerine karşı çıktı. Niemöller bu dönemde, her sorun karşısında ısrarla “İsa ne derdi” sorusunu sormak gerektiğini belirtti. Bu soru onu ağır bir etik sorumluluk altına soktu ve bundan sonraki hayatını bu sorumluluk altında geçirdi.

Kilise içindeki bazı teolojik yönelim tartışmaları da Hitler rejimine karşı alınması gereken tutum tartışmalarına karışınca birkaç kilise,1934’te, genel Protestan kiliseleri dışında ‘Bekennende Kirche’ diye bağımsız bir kilise kurdu. Martin Niemöller, önemli merkezlerden Berlin Dahlem’de etkili olmaya başladı. Aslında bu yıllarda Niemöller’in hâlâ Nazi olduğunu, yayınladığı anılarına bakarak söylemek mümkün. Ancak, devlet kilisesine karşı çıkmayı da sürdürünce, önce papazların önemli bir kısmını sonra da faşist din işleri bakanını karşısına aldı. 1935’de Nazilerin şef ideologu Alfred Rosenberg ile girdiği bir polemikten sonra birkaç aylığına tutuklandı.

TOPLAMA KAMPI, BARIŞ VE VİETNAM SAVAŞI
Çalışmalardan vazgeçmeyince, 1937’de tekrar tutuklandı. 7 ay sonra davası sonuçlandı ve ‘hükümet aleyhine faaliyetler’den 7 ay hapis cezasına çarptırıldı. Cezası, tutukluluk süresine denk geldiği için serbest bırakıldı ama kapıda yeniden tutuklandı. Zaten hakkında açılmış 40 dava vardı. Sachsenhausen toplama kampına Hitler’in ‘özel misafiri’ olarak götürüldü. Kurşuna dizilmekten uluslararası kampanyalar sayesinde kurtuldu ama savaş bitinceye kadar 7 yıl toplama kamplarında kaldı. Serbest kalmasının ardından kilise örgütlenmesinde çalıştı. 1961’den 1968’e kadar Dünya Kiliseler Birliği’nin 6 başkanından biriydi.

Bu dönemde Niemöller, önce Almanya’nın tekrar kuruluşuna, sonra da Soğuk Savaş yıllarında batının reel sosyalist ülkeler karşısındaki tutumuna karşı çıktı. Niemöller, batının ABD’nin isteği üzerine silahlandığını ve dünya barışını tehdit ettiğini iddia ediyor, buna karşı çıkmayan, insan öldürmek için silahlanmanın günah olduğunu söylemeyen kiliseyi de sert bir biçimde eleştiriyordu. O ünlü sözlerini de hapisten çıkınca 1945 ya da 46’da ettiği belirtiliyor.

Niemöller, 50’li yıllardan başlayarak dünyanın geleceği için, Soğuk Savaş yerine pasifist ve barışçıl bir tutum geliştirilmesi için uğraştı. Dünya ve Almanya çapındaki birçok barış federasyonun ve derneğinin başkanı oldu. Almanya’daki ‘vicdani retçiler federasyonu’ anlamına gelen birliğin başkanı oldu ve örneğin askeri eğitimleri 1959’da “profesyonel canilik yüksek okulu” olarak nitelendirdi. 1967’de ABD Vietnam’a saldırınca, ABD’ye karşı olmak için Kuzey Vietnam’a gitti. Parlamenter siyasete karşı olduğunu açıkladı ve parlamento dışı muhalefeti desteklediğini bildirdi. Kilisenin de artık bir işe yaramadığını iddia ederek, kiliseler ruhani meclisi üyeliğinden de istifa etti.

‘NÜKLEER ÖLÜME HAYIR’ KAMPANYASI
İkinci Dünya Savaşı sonrası Almanya’da ülkenin ABD’nin yanında yer almaması ve barış politikaları izlemesini savunanlar iki önemli slogan ve inisiyatif altında biraraya gelmişti. Bunlardan biri ‘Ben Yokum Hareketi’ (bensiz) diye tercüme edilebilecek ‘Ohne mich Bewegung’ diğeri ise, ‘Nükleer Ölüme Hayır’ kampanyasıydı. Bunların esinlendikleri asıl güç ise, 19 Mart 1950’de Stockholm’de toplanan komünist parti üyesi ve pasifist entelektüellerin anti atom karşıtı ‘Stockholm Çağrısı’ idi. Burada biraraya gelen biliminsanları ve entelektüeller, dünya çapında imza kampanyası başlatmıştı. Martin Niemöller ve arkadaşlarının yüz binlerce imza topladığı belirtiliyor.

Bunlara rağmen Almanya 23 Ekim 1954’te NATO üyesi oldu ve silahlanması yeniden gündeme geldi. Almanya’nın daha birkaç yıl önce bütün dünyayı kana bulamasını unutmayanlar, buna dünya çapında çok sert bir biçimde karşı çıktı ve bütün dünyanın nükleer silahlardan arındırılmasını savundu. Örneğin Bertrand Russell 9 Temmuz 1955’de İngiltere’de Max Born ve Albert Einstein’ın da imzaladığı bir savaş karşıtı bildiri yayınladı. Almanya’da Martin Niemöller bu ekibe destek veriyordu. Ancak, batılı ülkeler Almanya’nın tekrar silahlanmasından da öte, Almanya’ya nükleer silah da yığılmasını savunuyordu. Başbakan Adenauer, tıpkı bugünlerde Erdoğan’ın ‘nükleer santralla aygaz tüpünü’ karşılaştırması gibi, 4 Nisan 1957’de “nükleer silahların aslında normal silahlardan neredeyse hiç farkının olmadığını” açıkladı.

NOBELLİ FİZİKÇİLER NÜKLEER KARŞITI
Bu açıklamadan bir hafta sonra, aralarında 4’ü Nobel ödülü almış, dünyanın en önemli 18 nükleer bilimcisi ‘Göttingen Bildirisi’ adıyla oldukça sert bir bildiri yayınladı. Max Born, Otto Hahn, Werner Heisenberg, Max von Laue, Carl Friedrich von Weizsäcker ve arkadaşları hükümete, “Tek bir atom silahının bile Hiroşima’yı yerle bir eden atom bombası kadar tehlikeli” olduğunu hatırlattı. Sendikalar 1 Mayıs gösterilerini bu konuya ayırdı ve 99 entelektüel daha bu bildiriye destek çıktı. İşte bu ortamda barış ve nükleer enerji karşıtı hareketler güç kazanmaya başladı, “bir daha asla savaş” sloganları ortalığa çıktı ve ‘Nükleer Ölüme Hayır’ kampanyaları halka mal oldu.

Almanya 25 Mart 1958’de, NATO komutasında topraklarına nükleer başlıklı füzelerin yerleştirilmesine izin verdi. Mayıs ayı içinde ülkede yaklaşık 1,5 milyon kişinin katıldığı nükleer karşıtı mitingler düzenlendi. Bunların düzenleyicileri ve destekleyenlerin başında Martin Niemöller geliyordu. Bazı kentlerde genel grevler düzenlendi ve devletin yasaklamasına rağmen yapılan kamuoyu yoklamalarında halkın yüzde 83’ünün nükleer silahlara karşı olduğu ortaya çıktı.

Hem silahlanmaya, hem nükleer enerjiye hem de nükleer silahlanmaya karşı çıkan biliminsanları, yıllardır verdikleri mücadeleye halkı da katmayı başardı. Bu hareketlerin hepsinde Niemöller önemli roller üstlendi. Başında nükleer karşıtı kiliseler ve biliminsanlarıyla birlikte hareket eden sendikalar ve sosyal demokrat parti zamanla bu tavrından vazgeçti ama başka güçler tarih sahnesine çıktı.

Aslında bunun gibi kampanyalar ve nükleer silahlara karşı düzenlenen mitingler, 68 hareketinin öncüsü oldu. Bugün Almanya nükleer enerjiden vazgeçmeyi planlayabiliyorsa, bu kararın kökeninde bu hareketlerin de etkisi mutlaka var.

NEDEN İSMAİL BEŞİKÇİ CADDELERİ YOK?
Almanya’da bir arkadaşla beraber ilk tuttuğum ev Wiesbaden’da Jahn Str 25 adresindeydi. Alman ev arkadaşım Andreas Schaefer, ‘Martin Niemöller Lisesi’nden mezundu. Niemöller ismiyle yıllar önce ilk o zaman tanışmıştım. Bir gün beni çeke çeke, evimize 1,5 km uzaklıktaki Brentanostraße 3’teki Niemöller’in son yıllarını yaşadığı ve 1984’te 92 yaşında öldüğü evin önüne götürmüş, adeta taptığını zannettiğim papazın hayatını anlatmıştı. O yıllarda ben İsmail Beşikçi ile bir röportaj yapmış ve bu röportajdan dolayı hapis cezası almış, Türkiye’ye dönemiyordum. Andreas yolda, Almanya’da kaç Niemöller Caddesi, Niemöller ismini taşıyan kaç okul olduğunu anlatıyordu. Aklımdan bir gün Türkiye’de de gün gelir İsmail Beşikçi caddeleri, sokakları, okulları açılır diye geçiriyordum. Hâlâ umudumu koruyorum: Aygaz’a ve nükleer silahlara rağmen!

Önce komünistleri götürdüler…
Martin Niemöller Vakfı’nın (Martin Niemöller Stiftung) internet sitesinde “Martin Niemöller gerçekten ne demişti?” diye bir bölüm var. Kendilerine dünyanın çeşitli yerlerinden sürekli Niemöller sözlerinin hangi versiyonunun doğru olabileceğinin sorulduğu belirtiliyor. Site bu sorulara verilebilecek ‘açık bir cevap’ bulunmadığını söylüyor. Bunun nedeni de şöyle açıklanıyor: “Bu sözlerin tek bir yazılı biçimi yok. Ama çeşitli konuşmalarda Niemöller tarafından dile getirilmiş sözlü biçimleri var. Biz bu sözlerden klasik hale gelmiş olanını ve daha sonra Niemöller tarafından redakte edileni kullanıyoruz.”

Vakıf sitesinin kullandığı versiyonun çevirisi şöyle:
“Naziler komünistleri alırken sesimi çıkarmadım, evet, ben bir komünist değildim. Sosyal demokratları hapsettiklerinde sesimi çıkarmadım, evet, bir sosyal demokrat değildim. Sendikacıları almaya geldiklerinde sustum, evet, ben bir sendikacı değildim. Benim için geldiklerinde ise, buna karşı çıkabilecek kimse kalmamıştı…”(http://martin-niemöller-stiftung.de/4/daszitat/a46) Ayrıca eklemekte yarar var. Niemöller’in bu sözleri Bertolt Brecht’e yakıştırılsa da Brecht’in bunlarla hiçbir ilgisi yok.

Elbette bu çevirinin daha lirik ve ‘çeviri kokmayan’ hale getirilmesi mümkün. Ama eğer “Martin Niemöller gerçekten ne demişti?” sorusuna cevap vereceksek, bu çeviriyi kabul etmeliyiz. Çünkü her şeyden önce bu çeviride göze çarpan birkaç nokta önemli: Bunlardan birincisi, bu sözler bir şiir şeklinde söylenmemiş, bir tekerleme de değil. İkincisi, cümlelerin bu biçimde dizilmesinin bir önemi var. Niemöller, ‘tarihsel olarak’ Almanya’da faşizmin böyle bir sıra izlediğini, yani Nazilerin öncelikle komünistleri yok etme hedefinde olduğunu anlatıyor. Önce komünistlerin götürüldüğünü, sonra sosyal demokratların, ardından da sendikacıların götürüldüğünü hatırlatmak istiyor… Peki, Niemöller Yahudiler’in, Katoliklerin ya da farklı kesimlerin götürülüşünü bu sözlerde dile getirmedi mi? Niemöller bu soruya “hayır” diye cevap veriyor. Kendi yaşadığı bölgede önce yukarıda belirtilenlerin götürüldüğünü, sonra sıranın Yahudilere geldiğini belirtiyor. Niemöller “Sıra Yahudilere ya da diğerlerine geldiğinde ise, ben zaten toplama kampındaydım” diyor. Üçüncüsü ise, bu sözleri o dönem kilisenin tutumunu eleştirmek için söylüyor.

KİLİSE DÜŞMANDAN KURTULDUĞU İÇİN ONAYLADI
Burada bir vurgu daha yapıyor: Komünist ya da sosyalist değilseniz, sol sendikacı da değilseniz zaten başkalarının hakları için sesinizi çıkartmazsınız ki! Önce başkalarının haklarını da savunacak potansiyel yok edildi ki, sonra geniş kesimlere zulüm yapılabilsin… Kaiserslautern-Siegelbach kentinde 1976 yılı Paskalya bayramında papaz Hans-Joachim Oeffler cemaati ile yaptığı bir sohbet toplantısında hem yukarıdaki meşhur sözlerinin nasıl oluştuğunu anlatıyor hem de aslında kilise tarihiyle hesaplaşıyor; faşizm karşısında kilisenin tutumunu, komünistlere sahip çıkmamasını eleştiriyor.

Şöyle diyor Niemöller: “En önce komünistleri hapsettiler ve biz bundan hemen haberdar olduk. Evet, biz kilise için yaşıyorduk ve komünistler kilisenin dostu değildi hatta kilise onları düşman ilan etmişti. Tabii bunun için sesimizi çıkarmadık… Sonra sendikalara sıra geldi. Sendikaların da kiliseyle bir ilişkisi yoktu ya da hiç olmamıştı. Biz bu sefer de, her koyun kendi bacağından asılır dedik… Komünist kesinlikle değildik ve hatta kilisenin düşmanı komünistlerin faşistler tarafından tutuklanmaları dolayısıyla yakamızdan düşmelerine rıza gösterdik bile… Daha önce söylediğim sözlerin yazılı bir biçimi yok. Sürekli bunları anlatırken dile getirdim. Ancak bu sözlerde dile getirilmek istenen düşünce şuydu: Komünistlere, sosyal demokratlara, sendikacılara yapılanları kabul ettik. Bunlar bizi ilgilendiren şeyler değil dedik. Kilise politikayla uğraşmaz dedik…”

Mezar yerini Rudi Dutschke’ye vermişti
Martin Niemöller, Soğuk Savaş yıllarında, Sovyetler Birliği ve diğer reel sosyalist ülkeler karşıtı olmayan ender batılı entelektüellerden biriydi. 1952’de Rus Ortodoks patriğinin daveti üzerine Moskova’ya gitmesi batıda şok etkisi yarattı. Niemöller’in, 1960’lı ve 70’li yıllarda hem yayınlanan metinlerinde hem de söyleşilerinde, reel sosyalist ülkeleri eleştirmek bir yana komünizmi savunduğu bile söylenebilir. Bu konuda Sovyetler Birliği’nden ve başka yerlerden aldığı ödüller de bir fikir verebilir: Sovyetler Birliği Lenin Barış Ödülü, Albert-Schweitzer Barış Madalyası, DDR- Altın Barış Madalyası…

Niemöller, iflah olmaz bir muhalif olduğu kadar romantik bir sosyalist olarak yaşadı. Bu konularda en dikkat çeken sembolik hareketi ise, 1980’de oldu. 68 hareketinin önderlerinden Rudi Dutschke 24 Aralık 1979 tarihinde yaşamını yitirdi. Dutschke’nin Berlin Dahlem’deki St.-Annen-Kilisesi mezarlığına gömülmesi gündeme geldi. Çünkü Martin Niemöller 1931’den tutuklandığı 1937’ye kadar bu kilisede papazlık yapmıştı. Niemöller, kiliselerin faşistlere karşı çıkmaması, hatta desteklemesi üzerine burada antifaşist ve Hıristiyanların kolektif suça ortak olduklarını vurgulayan bir alternatif kilise hareketi başlatmıştı. Bu mezarlıkta ayrıca birçok antifaşistin mezarı bulunmaktaydı. Ancak burada Rudi Dutschke’ye mezar yeri bulunamadı. Her yer dolmuştu ve kimse de yerini satmak istemiyordu. Niemöller, kendi mezar yerini Rudi Dutschke’ye vereceğini açıkladı. Dutschke, 3 Ocak 1980’de mezarlıktaki azizler için ayrılmış ‘şeref sırası’nda toprağa verildi.

Rudi Dutschke, 11 Nisan 1968’de Berlin’de bir sivil faşist tarafından üç el ateş edilerek vurulmuş, ağır yaralı olarak kurtulmuştu. Saldırgan, Almanya’da yayınlanan faşist Milli Gazete’nin, “Kızıl Rudi’yi şimdi durdurun” başlığından etkilendiğini açıkladı. Zaten Bulvar gazetesi Bild, 7 Şubat 1968 tarihli sayısında, “Bütün pis işlerin halledilmesi polislere bırakılamaz” diye yazmış, günlerce ‘elebaşılara’ karşı sivil faşistleri kışkırtmıştı. Bild yaklaşık bir yıldır devrimci öğrenciler ve muhalifler hakkında benzer yayın yapıyordu. 2 Haziran 1967’de İran Şahı’nın Berlin ziyaretini protesto eden öğrencilere saldıran polis, Benno Ohnesorg adlı bir öğrenciyi öldürmüştü. Ohnesorg’un öldürülmesinden sonra Bild gazetesi binası kundaklanmış, gazeteyi dağıtan kamyonlar yakılmıştı. Rudi Dutschke’nin vurulmasından sonra da Almanya’da 68 hareketi hızla radikalleşmeye başladı. Bu iki suikast Kızıl Ordu Fraksiyonu’nun (RAF) kuruluşuna giden yollardan biri olmuştu. Zaten daha sonra RAF ile birleşen 2 Haziran hareketi de Ohnesorg’un ölüm tarihini kendine isim seçmişti.

Rudi Dutschke, uzun süren tedavilerden sonra tekrar sağlığına kavuştu. Doktora yaptı. Çeşitli üniversitelerde sosyoloji doçenti olarak çalıştı. Sol-devrimci gazetelere yazı yazdı. 1976’dan itibaren nükleer santrallar karşıtı büyük gösterilerin örgütlenmesi için uğraştı, protesto mitinglerinde konuşmacı olarak yer aldı. Berlin’de uğradığı silahlı saldırı sonrası epilepsi nöbetleri geçirmeye başlamıştı. Ölüm nedeni olarak banyodayken epilepsi krizine tutulduğu ve boğulduğu açıklandı.

20 Mart 2011 – Birgün

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Yani diyorsunuz ki; şiddet, devletin, polisin ve AKP’li vekillerin tekelindedir

BDP Milletvekili Sabahat Tuncel’in, polisin kitleye şiddet uygulaması nedeniyle Şırnak Güvenlik Şube Müdürü Murat Çetiner’i tokatlaması, dün Türkiye’nin gündemindeydi. O...

Kapat