“KENDİMİ TANIYAMADAN ÖLMEKTEN KORKUYORUM!” KÖR BAYKUŞ – SADIK HİDAYET

    Hasta mıydı, yolunu mu kaybetmişti? Bir uyurgezer gibi, iradesiz gelmişti. O anda neler duyduğumu kimse tasarlayamaz. Acıya benzer bir şeydi duyduğum, enfes ve anlatılamaz. Hayır, yanılmamıştım, aynı kadındı, aynı kızdı. Hiç şaşkınlık göstermeden, tek söz söylemeden odama gelmişti. İlk karşılaşmamız böyle olacak diye tasarlamıştım hep. Sanki çok derin bir uykuya gömülmüştüm ve böyle bir rüya görebilmek için de gerçekten derin bir uykuya dalmış olmak gerekirdi ve o uykunun o sessizliği, benim için ebedî bir hayatın işareti gibiydi, çünkü ezelde ve ebediyette konuşma yoktur.

    Benim gözümde bir kadındı o, insanüstü bir yaratık bir yandan da. Yüzü, belleğimdeki bütün öteki yüzleri siliyor, yok ediyordu; büyülemişti beni. Onu seyretmekten titremeye başladım, dizlerimin bağı çözüldü. Birden gözlerinde, onun o sonsuz iri gözlerinde, bir gözyaşı selinde siyah elmaslar gibi yüzen ıslak, ışıl ışıl gözlerinde hayatımın bütün ıstıraplı macerasının kayıp gittiğini gördüm. Gözlerinde, onun o siyah gözlerinde aradığım derin, ebedî geceyi buldum; o gecenin korkunç, büyülü karanlıklarına daldım. Derinlerdeki benliğimin güçlerini dışarıya çekiyor gibiydi bu karanlıklar. Ayaklarımın altında yer sarsılıyordu. Düşsem yıkılsam tarifsiz bir haz olurdu bu benim için.

    Durmuştu kalbim. Soluk almıyor, soluğumun bir bulut ya da bir duman gibi uçup gitmesinden korkuyordum. Onun o mucizeli suskunluğu, aramıza kristal bir duvar dikmişti. Bu anda, bu saatte, bu ebediyette boğuluyordum. Yorgun gözleri yavaş yavaş kapanıyordu, bakmaya kimselerin dayanamayacağı doğaüstü bir şey görmüştü sanki. Bu gözler, ölümü görmüş gibiydiler. Kirpikler bitişiyor, kapanıyordu. Bense boğulmaktan kılpayı kurtulmuş birine benziyordum, can çekişmenin dehşetinden sonra gene su yüzüne çıkmıştım. Titremeye başladım, ateş basmıştı, ondan titriyordum. Alnımdan boşanan teri ceketimin yenine sildim.

    Yüzü aynı sükûneti, aynı hareketsizliği sürdürüyor, fakat daha solgun, daha gevşemiş görünüyordu. Yatıyordu hâlâ, sol elinin işaret parmağının tırnağını emiyordu. İnce, siyah entarisinden bacaklarının, kollarının, göğsünün, bütün vücudunun çizgileri seçiliyordu.

    Diyaloglar: Kör Baykuş, Sadık Hidayet – Ayfer Tunç & Murat Gülsoy

    Gözleri kapalı olduğundan, onu daha iyi seyredebilmek için üzerine eğildim. Ama yüzünü inceledikçe benden büsbütün uzaklaşır gibiydi. Birden, kalbindeki sırlardan hiçbirini bilmediğimi, aramızda hiçbir bağ bulunmadığını hissettim. Konuşmak istedim, korktum: Hassas kulakları uzak, göksel, tatlı bir musikiye alışıktılar, sesimden nefret edebilirlerdi.

    Aklıma geldi, aç ya da susuz olabilirdi, ona bir şeyler getirmeye küçük odaya gittim. Gerçi evde hiçbir şey olmadığını biliyordum, ama içime doğdu sanki, duvarda rafta babamdan kalma, bir şişe eski şarap vardı. Tabureye çıktım, şişeyi indirdim. Parmak uçlarıma basa basa karyolaya yaklaştım. Bir çocuk gibi uyuyordu, derin uykulardaydı. Uzun kirpikleri ibrişimler gibi birbirine kavuşmuştu. Şişenin mantarını çıkardım, kilitli dişleri arasından yavaş yavaş, ağzına bir yudum şarap akıttım.

    Ömrümde ilk kez, ansızın içimde bir ferahlık hissettim. Kapalı gözlerini seyrederken, beni kemiren çıban, demirden pençeleriyle etimi didikleyen ifrit sükûnet bulmuştu. Sandalyemi getirdim, karyolanın yanına koydum, gözlerimi dikmiş, ona bakıyordum. Çocuksu bir yüz, garip bir ifade! Mümkün müydü bu kadının, bu kızın, bu azap meleğinin (ona ne ad vereceğimi bilmiyordum) bunca sükûnetine, bunca tabiîliğine rağmen, öyle ikili bir hayatı olsun, mümkün müydü?

    Şimdi vücudunun sıcaklığını hissedebiliyor, gür siyah saçlarının nemli kokusunu içine çekiyordum. Bilmem neden, titreyen elimi, artık söz geçiremediğim bu eli kaldırdım ve hep şakaklarına yapışık zülüflerini okşadım. Parmaklarımı gömdüm saçlarına. Soğuktu, nemliydi saçları, soğuk, çok soğuk. Sanki günlerdir ölüydü bu kız, hiç şüphe yok, ölmüştü. Elimi yakasından koynuna soktum, memelerine kalbine koydum. Bir kıpırdı duyulmuyordu. Bir ayna aldım, ağzına tuttum. Yoktu en ufak bir hayat belirtisi.

    Onu kendi tenimin sıcaklığıyla ısıtmak istedim, ona kendi sıcaklığımı verip ölümün soğukluğunu ondan almak istedim. Ola ki ona kendi ruhumu üflerim diye soyundum, yanına uzandım. Adamotu kökleri gibi, dişi erkek, bitişiktik birbirimize. Zaten erkeğinden ayrı düşmüş dişi bir adamotunu andırıyordu vücudu ve tıpkı adamotu gibi, yakıcı bir aşkla yanıyordu. Ağzı bir salatalığın içi gibi buruk ve serinletici. Bütün teni buz gibiydi, damarlarımdaki kan dondu, bu soğukluk ta kalbime işledi. Boşunaydı bütün çabalarım. Karyoladan indim, giyindim. Hayır, yalan değil, işte odama, yatağıma gelmiş, vücudunu bana teslim etmişti, tenini ve ruhunu, ikisini de bana vermişti.

    Canlıyken, gözleri hayatla doluyken gözlerini düşünmek bir işkence olmuştu bana. Ama şimdi hissiz, hareketsiz, soğuk ve gözleri kapalı gelmiş, kendini bana vermiş, teslim etmişti. Gözleri kapalı!

    Oydu bütün hayatımı zehirlere bulayan. Hayır, hayatım ta baştan zehirlere bulanmıştı benim. Ben başka türlüsünü değil, ancak zehirlenmiş bir hayatı yaşayabilirdim. Şimdi o, burada, benim odamda gövdesini ve gölgesini bana vermişti. Bu yeryüzünde yaşayanların dünyasıyla hiçbir bağlantısı olmayan uçucu, sırça, rakik ruhu, kıvrımlı elbisesinden ona işkence eden gövdesinden yavaşça çıkmış, başıboş gölgeler dünyasına gitmiş, sanki benim gölgemi de beraber götürmüştü. Ama gövdesi, hissiz hareketsiz, burada kalmıştı. Yumuşak kasları, sinirleri, damar ve kemikleri çürümeyi bekliyor, yer altındaki kurtlara, farelere lezzetli yiyecekler hazırlıyordu. Ve ben, mihnet ve meskenet dolu bu fakir odada, bir mezarı andıran bu odada, beni saran ve duvarların içine kadar nüfuz eden sonsuz gecenin karanlıklarında, uzun karanlık soğuk sonsuz bir gece geçirmek zorundaydım, bir ölünün yanında, onun ölüsüyle birlikte bir gece ve birden düşündüm ki, dünya dünya olalı, ben var oldum olalı, soğuk hissiz hareketsiz bir ölü, karanlık odada hep yanımdaydı benim.

    Dondu o anda düşüncelerim; içimde acayip bir hayat oluşuyordu. Varlığım çevremdeki bütün varlıklarla, etrafımda kımıldaşan bütün gölgelerle bir bağlantı kurmuştu. Ta derinden, çözülemez bir biçimde dünya ile birleşmiş, varlıkların ve tabiatın ahengine katılmıştım. Benimle tabiatın bütün unsurları arasında, görülmez tellerle, bir ıstırap akımı başlamıştı. Hiçbir fikir ve hayal, bana gayntabiî gelmiyordu. Eski minyatürlerdeki rumuzları kolaylıkla çözebilir, çetin felsefe kitaplarındaki sırlara, biçim ve türlerdeki ezelî aptallıklara erişebilirdim. Çünkü o anda yeryüzünün, gökyüzünün dönüşüne, bitkilerin büyümelerine, canlıların devinimlerine katılmıştım, ortaktım onlara. Geçmiş gelecek, yakın uzak, his hayatımla eş ve ortak olmuşlardı.

    Böyle durumlarda herkes, güçlü bir alışkanlığa, bir tutkuya sığınır: Ayyaş içer, edebiyatçı yazar, yontucu taşı yontar, acısını dindirmek için her biri, en kuvvetli iç güdüsünden medet umar ve gerçek sanatçı, kendi bağrından şaheserler yaratır. Ama ben, ki zevksiz ve biçare biriyim, kalemdanlar boyayan bir ressam parçası, ben ne yapabilirim? Hepsi birbirinin kopyası tatsız, ruhsuz resimler boyayan ben, şaheser olacak ne çizebilirdim? Fakat bir coşkuya kaptırmıştım kendimi, ve içimde kavurucu bir sıcaklık hissediyordum. Bambaşka bir uyanma ve çağıltı idi bu. Ebediyen kapanmış bu gözleri kâğıda geçirmek, kendim için saklamak istiyordum. Bu dürtüye karşı koyamadım, elimde değildi, bu tasarıyı gerçekleştirmemek olmazdı, hele insan bir ölüyle kapalı kalmışsa… Bu düşünce bende bambaşka bir sevinç yarattı.

    Sonra is yapan lambayı söndürdüm, iki şamdan getirdim, sağlı sollu baş ucuna koydum ve yaktım şamdanları. Mumların titrek, ışığında yüzü daha sakinleşti. Odanın parlak gölgelerinde esrarlı, esîrî bir hal aldı. Kâğıt ve gerekli şeyler getirdim, yatağına yaklaştım (çünkü artık onundu bu yatak). Yavaş yavaş, parça parça çürümeye, yok olmaya mahkûm bu yüzün, görünüşte hareketsiz, değişmez görünen bu yüzün, sessiz sakin, baka baka, resmini yapmak; bu yüzün beni etkilemiş hatlarını seçip kâğıda aktarmak istiyordum. Ne kadar muhtasar ve sade olursa olsun bir resim etkili olmalı, canlı olmalıdır. Kalemdanlara hep aynı resmi çiziktiren ben, şimdi, bu düşüncemi eyleme dönüştürmek, hayalimdekileri, yani onun çehresinde beni etkilemiş ayrıntıları canlandırmak zorundaydım. Yüzüne bakmalı, sonra gözlerimi kapayıp o yüzden seçeceğim hatları kâğıda geçirmeliydim. İşkencedeki ruhuma böylece bir deva, bir afyon bulurdum belki. Yüzündeki hatların ve şekillerin hareketsiz hayatına sığınmıştım.

    Cesede bakarak çizim, bir cansız nesne ressamının işiydi tam ve ben öyle bir ressamdım. Fakat gözlerini, kapalı gözlerini bir kez daha görmek gerekir miydi, onlar zihnimde yeterince yer etmemiş miydiler?

    Bilmiyorum. Sabaha kadar birçok taslak çizdim, ama hiçbiri gönlümce olmadı. Peş peşe yırttım hepsini ya işimden usanç duymuyor, ya da vaktin nasıl geçtiğini hissetmiyordum.

    Ortalık aydınlanıyor, pencere camlarından odama bulanık bir ışık sızıyordu. Bir taslak üzerinde çalışıyordum, bence hepsinden daha iyi olmuştu bu. Fakat gözleri? O gözleri ki sitemliydiler, sanki bağışlanmaz günahlarımdan ötürü beni kınıyorlardı, o gözleri kâğıda geçiremiyordum. Onların olanca canlılığı, olanca hâtırası, belleğimden silinip gitmişti. Boşunaydı çabalarım, yüzüne ne kadar bakarsam bakayım, onlardaki o hali hatırlayamıyordum. Ansızın, yanaklarının hafifçe kızardığını gördüm, kasap dükkanındaki etlerin renginde bir kızardı. Canlanıyordu. Gözleri iri iri açıldı, şaşkın şaşırmış bakıyordu. O gözler ki içlerinde hayatın parıltısı toplanmıştı, hastalıklı bir aydınlıkla ışıldıyorlardı, o sitem dolu, yorgun gözleri açıldı, şaşkın şaşkın yüzüme baktı. İlk defadır ki, varlığımın farkına varmış, bana bakmıştı. Gerçi bir an sürdü bu, ama gözlerindeki haleti yakalayıp kâğıda geçirmem için yetti bu bana. Fırçanın ucuyla tesbit ettiğim taslağı da yırtmadım bu kez.

    Sonra yerimden kalktım, yavaşça yanına gittim. Meğer ölmemiş, dirildi işte, diye düşünüyor, gövdesine aşkımın can verdiğini sanıyordum. Fakat yanına vardığımda bir ceset kokusu duydum, bir çürüme kokusu. Üzerinde küçük küçük kurtlar kıpırdaşıyor ve mum ışığında iki mayısböceği, gövdesi etrafında dolanıyordu. Ölüydü de niçin açılmıştı gözleri? Bilmiyorum. Acaba rüya mı görmüştüm, yoksa gerçek mi?

    İstemem, hiç kimse sormasın bana bunu. Fakat yüzü önemliydi, hayır, gözleri. Şimdi gözleri elimdeydi benim, gözlerindeki ruhu kâğıda geçirmiştim. Artık gövdesi ilgilendirmezdi beni, o gövde ki yok olmaya mahkûmdur ve yerin altında kurtların, farelerin yiyeceği olacaktır! Bundan böyle benim iradem altındaydı o, ben ona bağlı değildim artık. Ne zaman istersem gözlerini görebilirdim. Sakınarak, kollayarak aldım resmi, paralarımı koyduğum teneke kutuya yerleştirdim, küçük odaya sakladım kutuyu.

    Parmak uçlarına basa basa çekilip gidiyordu gece. Sanki yorgunluk çıkarmıştı, kanaatkardı, bu kadarı yeterdi ona. Uzak, hafif sesler duyuluyordu. Bir göçmen kuş, rüya görüyordu belki, belki bitkiler büyüyordu. Solgun yıldızlar, bulut kümeleri gerisinde kayboluyorlardı. Yüzümde sabahın yumuşak soluğunu hissediyordum ve horoz sesleri yükseldi uzaktan.

    Ben bu ölüyü ne yapacaktım, çürümeye başlamış bu cesedi? Önce odamda gömmeyi düşündüm, sonra alıp götürmek geldi aklıma; götürüp bir kuyuya, etrafında mavi gündüzsefaları olan bir kuyuya atmak geldi. Ama bu işi kimse görmeden yapmak, az düşünce, az zahmet, az ustalık mı isterdi! Hem sonra, ona yabancı bir göz değsin istemiyordum, her şeyi kendi elimle ve yalnızlıkta yapmam gerekiyordu. Olmaz olsun! O ölmüş, ben sağ kalmışım, neye yarar? Ama o, asla, hiçbir zaman, rasgele bir insan değildi, benden başka hiç kimse görmemeliydi onun ölüsünü! O bana bir başkası tarafından görülmek, yabancı bir bakışla kirletilmek için gelmemiş, soğuk gövdesini ve gölgesini bunun için teslim etmemişti. Derken aklıma geldi: Cesedi parçalar, parçaları bavuluma, şu benim eski bavula koyar, götürür, uzaklara, gözlerden çok uzak bir yere gömerim.

    Bu kez tereddüt etmedim, küçük odadaki kemik saplı bıçağı aldım, önce büyük bir dikkatle, vücudunu bir örümcek ağı gibi hapsetmiş ince, siyah entariyi, üstündeki tek giysiyi uzunlamasına kestim. Uzamıştı âdeta, gözüme eskisinden daha boylu göründü. Sonra başını kestim, birkaç damla soğuk pıhtılaşmış kan sızdı gırtlağından. Sonra kollarını bacaklarını kestim.

    Gövdeyi, kol bacakları düzgün ve tertipli, bavula koydum. Entarisini, o siyah entariyi yüzüne örttüm. Bavulu kapattım, kilitledim, anahtarı cebime soktum. Hepsi bitince rahat bir nefes aldım, kaldırdım bavulu, şöyle bir tarttım, ağırdı taş gibi. Ömrümde hiç bu kadar yorulmamıştım. Hayır, ben bu bavulu tek başıma taşıyamazdım.

    Hava yeniden kapanmıştı, hafiften yağmur başlamıştı. Benimle gelecek, bavulu taşıyacak birini bulmak ümidiyle odamdan çıktım. Yakınlarda tek insan yoktu. Epeyce ilerde sisler içinde kambur bir ihtiyar gördüm, bir servi dibinde oturuyordu. Geniş bir şalla örtülü yüzü görülmüyordu. Yavaşça yanına gittim. Daha ben söze başlamadan kuru, sinir bir kahkaha attı ihtiyar. Tüylerim diken diken oldu:

    — Hamal arıyorsan ben varım işte! Ya! dedi ihtiyar. Cenaze arabam da var. Ben her gün ölü taşır, Şah Abdülazim’e götürür, gömerim, ya! Tabut da yaparım, ölçüsü ölçüsüne, tam tamına. Şu anda hazırım ben, ya!

    Kahkahayla güldü ihtiyar, öyle ki omuzları titriyordu. Elimle evimden tarafı gösterdim, fakat konuşmama fırsat vermedi, devam etti ihtiyar:

    — Lâzım değil, biliyorum, senin ev, işte, ya!

    Yerinden kalktı ihtiyar, bir koşu gittim, odama girdim, bavulu zar zor kapı önünde sürükledim. İki siyah, lagar beygir koşulu, külüstür bir cenaze arabası, kapının önünde duruyordu. Elinde uzun bir kamçı, kambur ihtiyar, arabacı kerevetine tünemiş oturuyordu. Başını çevirip bana bakmadı bile. Bavulu arabaya güçlükle kaldırdım, koydum. Arabanın ortasında bir tabut yeri vardı, bu oyuğa uzandım, başımı da arabanın kenarına dayadım, etrafı görebilirdim böylece. Sonra bavulu göğsüme çektim, sımsıkı tuttum ellerimle.

    Kamçı havada sakladı, beygirler soluyarak yola koyuldular. Burunlarından çıkan nefeslerinin buharı, yağmurlu havada dumandan bir lüle gibiydi, uzun yumuşak adımlarla ilerliyordu beygirler. Bir hırsızın, kanun gereği, parmakları kesildikten sonra kaynar yağa batırılmış sakat elini andıran sıska bacaklarını yavaşça kaldırıyor, sonra sessizce yere basıyorlardı. Boyunlarında çıngıraklar ıslak havada acayip bir sesle çıngırdıyordu. Açıklanamaz, anlatılamaz bir çeşit huzurla sarılmış, cenaze arabasının sarsıntılarını bile duymaz olmuştum. Yalnız göğsümde bavulun ağırlığını hissediyordum.

    Cesedini, gövdesinin ağırlığını ben sanki her zaman göğsümde hissetmiş gibiydim. Yolun çevresini yoğun sis kaplamıştı, cenaze arabası tepeleri, düzlükleri, dere yataklarını acayip bir sürat ve rahatlıkla geçiyordu. Çevremde ne rüyada, ne uyanık hiç görmediğim bir panorama açılıyor, genişliyordu: Yolun iki yanında çentikli tepeler, acayip bodur ve ilençli ağaçlar; aralarından bakan kül rengi, üç köşe, küp, prizma biçimi evler; evlerde küçük, karanlık, camsız pencereler görüyordum. Bu pencereler hezeyan halinde bir insanın perişan gözlerine benziyorlardı. Duvarlarda ne vardı ki, ta kalbine kadar üşütüyor, ürpertiyordu insanı. Bu evlerde hiçbir zaman hiçbir canlı oturmamıştı âdeta. Uzay yaratıkları için mi yapılmıştı bu evler?

    Arabacı besbelli beni alışılmadık ya da dolambaçlı bir yoldan götürüyordu. Bazı yerlerde yol kenarlarında yalnız kütükler, yamrı yumru ağaçlar görülüyor, arkalarında evler beliriyordu. Kâh basık, kâh yüksek, geometrik, konik biçimlerde ya da koni kesiği evler. Dar ve eğri pencerelerinden mavi gündüzsefaları dışarı taşıyor, kapı ve duvarlara tırmanıyordu. Ansızın koyu bir sis ardında kayboldu bu görüntü. Yağmur yüklü ağır bulutlar tepelerin arasına çöktüler. Havada savrulan tozlar gibi ince bir yağmur serpiştirmeye başladı. Uzun bir yolculuktan sonra cenaze arabası çıplak bir dağ eteğinde durdu. Bavulu göğsümden kaydırdım, ayağa kalktım.

    Issız, asude, hoş bir yerdi yamaç. Daha önce görmemiştim, ama aşinalığım vardı sanki, bildiğim bir yer gibime geldi. Öbek öbek, mavi kokusuz gündüzsefalarıyla örtülüydü toprak. İçimde öyle bir duygu: şimdiye dek bu yöreye ayak basan olmamıştı. — Bavulu yere indirdim, yaşlı arabacı yüzünü çevirdi:

    — Şah Abdülazim’e çok yakın burası! dedi. Senin için burdan daha iyi bir yer bulunmaz. Ya!

    Elimi cebime soktum, ona vermeye para aradım. Yalnız iki kıran’la bir abbasî vardı. Adam kuru, sinir bir gülüşle güldü:

    — Tamam, tamam. Üzme kendini! Sonra alırım. Evini biliyorum. Ya! Yok mu bana yaptıracak başka işin? Mezar kazmak da gelir elimden, ya! Utanma, utanma! Hadi iş başına! Hemen şurda dere kenarında, servinin yanına kazarım bavulun için bir mezar, çeker giderim ben!

    Ummadığım bir çeviklikle, kerevetten yere atladı ihtiyar.

    Bavulu aldım, kurumuş bir dere yatağı kenarındaki ağacın yanına gittik.

    — Burası iyi! dedi.

    Gelirken kazma, kürek de getirmişti, cevabımı beklemeden kazmaya başladı. Bavulu yere bıraktım, uyuşuk cansız duruyordum. Kambur ihtiyar işinin eri biri gibi becerikli çalışıyordu. Toprağı kazarken bir şey buldu, sırlı bir testiydi galiba, pis mendiline sardı. Nihayet doğruldu gene:

    — İşte çukur, ya! Tam tamına bavul büyüklüğünde, ya!

    Ücretini vermeye cebimde para aradım. İki kıran, bir de abbasî’den başka param yoktu. İhtiyar kuru, sinir bir gülüşle güldü:

    — Tamam, tamam! İstemez. Ben senin evini biliyorum. Ya! Hem işte karşılığı: Bir testi buldum, bir Rhages testisi, eski Rey yani. Ya!

    Gülüyor, çarpık omuzları titriyordu. Kirli mendiline sardığı testiyi koltuğuna sıkıştırdı, cenaze arabasına gitti, şaşırtıcı bir çeviklikle kerevete sıçradı. Kamçı havada sakladı, beygirler soluyarak yola koyuldular. Boyunlarında çıngırakları ıslak havada acayip bir sesle çıngırdıyordu. Araba, bir sis yığını gerisinde az az gözden kayboldu.

    Yalnız kalır kalmaz rahat bir nefes aldım. Göğsümden ağır bir yük kalkmıştı sanki, tepeden tırnağa tatlı bir huzurla dolmuştum. Çevreme bakındım: Tepelerle, mor sıradağlarla çevrili bir yöredeydim. Tepenin birinde yıkıntılar ve kerpiçten yapılmış eski binalar gördüm ve az ötede kurumuş bir dere yatağı. Issız, terkedilmiş bir yerdi burası. Bütün kalbimle mutluydum.

    Yeryüzü uykusundan uyandıklarında, onun o iri gözlerinin, hiç yadırgamayacağı, benimseyeceği bir yerle karşılaşacağını düşündüm. Hem sonra, yaşarken nasıl başkalarının uzağında kalmışsa, şimdi de diğer ölülerin uzağında kalması gerekiyordu.

    Bavulu kollayarak kaldırdım, çukura indirdim, tamamı tamamına sığdı çukura. Fakat son defa görmek istedim ölüyü, bavuldaki ölüyü. Çevreme bakındım, hiçbir canlı görülmüyordu. Cebimden anahtarı çıkardım, bavulun kilidini açtım. Fakat siyah entarisinin kenarlarını açıp da sızmış kanlar ve kaynaşan kurtçuklar arasında, onun bana anlamsız şaşkın bakan ve derinliklerinde bütün ömrümün boğulduğu o iri, kederli gözlerini görünce, hemen kapattım bavulu. Üzerine topraklar attım, toprağı çiğnedim, sımsıkı pekiştirdim. Gittim, o kokusuz, mavi gündüzsefalarından topladım, mezarının üzerine diktim. Sonra bütün izleri yok etmek, tanınmasını imkânsızlaştırmak için de kum çakıl serpiştirdim mezara. Bu işi öyle sağlam yaptım ki, artık neresiydi yeri, ben bile ayırt edemiyordum.

    İşimi bitirince üstüme başıma baktım. Yırtılmış, toprağa belenmişti elbisem. Üstüme başıma siyah kan pıhtıları yapışmıştı. Etrafımda iki mayısböceği uçuyor, tenimde minik kurtlar kaynaşıyordu. Kan lekelerini temizlemek istedim. Yenimi tükrükleyip ovdukça, kan daha çok yayılıyor, daha koyulaşıyordu. Kaplamıştı beni; yapışkan soğukluğunu bütün vücudumda hissediyordum.

    Güneş batmak üzereydi, ince bir yağmur yağıyordu. Cenaze arabasının tekerlek izlerini izliyordum, iradesiz, kendiliğinden. Hava kararınca yolumu kaybettim. Gayesiz, düşüncesiz, iradesiz, kat kat koyu karanlıkta yavaş yavaş yürüyordum. Nereye gideceğimi bilmiyordum. Onu yitirmiştim, iri iri gözlerini kan pıhtıları içinde görmüştüm. Zifiri bir gecenin koynunda kımıldayıp duruyordum, ömrümü dalgalarına gömmüş, derin bir geceydi bu. Bu geceyi aydınlatmış o bir çift göz, ebediyen sönmüştü. Bir yere varmışım, varmamışım, benim için ne fark ederdi!

    Tam bir sessizlik hüküm sürüyordu. Öyle bir duygu: Herkes beni terketmişti, cansız varlıklara sığınıyordum. Doğa ile aramda bir bağ kurulmuştu, ruhuma inmiş çökmüş derin karanlıkla benim aramda bir bağ. Böyle bir sessizlik bizim anlayamadığımız bir lisan gibidir. Duyduğum şiddetli keyiften başım dönüyordu, bir bulantı hissediyordum, ve bacaklarımda bir gevşeme. Üzerime sonsuz bir yorgunluk çöktü. Yol kenarındaki kabristanda bir mezar taşına oturdum, başımı avuçlarıma gömdüm. Bu halim çok şaşırtmıştı beni. Birden kuru, sinir bir kahkaha beni gene kendime getirdi. Döndüm, baktım: Yüzü bir şala sarılı bir karaltı, bir adam oturuyordu yanımda. Koltuğunda bir mendile sarılı bir şey vardı. Yüzünü bana çevirdi, konuştu adam:

    — Her halde şehre dönüyordun, yolunu kaybettin, ha? Gecenin bu vaktinde bu mezarlıkta işim ne, diye soruyordun mutlaka kendi kendine. Ama korkma! Benim işim ölülerledir, mezar kazarım ben, kötü bir iş mi, ha? Buradaki yolları, kuyuları bütün bilirim. Meselâ bugün bir mezar kazdım, kazarken de şu testiyi buldum. Bir Rhages testisi, eski Rey yani, ya! Tamam, tamam! İşte sana veriyorum testiyi, benden sana yadigâr!

    Elimi cebime soktum, iki kıran’la bir abbasî vardı, çıkardım. Kuru, sinir bir gülüşle güldü ihtiyar.

    — Asla! Tamam tamam! Ben seni tanıyor, evini de biliyorum. Hemen surda bir cenaze arabam var benim. Gel, seni evine götüreyim, ya! Sadece iki adım.

    Testiyi kucağıma bıraktı, kalktı. Öyle şiddetli gülüyordu ki omuzları sarsılıyordu. Testiyi aldım, kambur ihtiyarın peşinden yürüdüm. Yol ayrımında kağşak bir cenaze arabası duruyordu, iki sıska, siyah beygir koşulu bir araba. Şaşırtıcı bir çeviklikle, ihtiyar, arabacı kerevetine tırmandı, oturdu. Ben de bindim, tabut boşluğuna uzandım. Başımı da arabanın yüksek kenarına dayadım, etrafı görebilirdim böylece. Testiyi göğsüme koydum, elimle de tutuyordum.

    Kamçı havada şakladı; beygirler soluyarak yola koyuldular, adımlarını yüksekten ve yumuşak atıyorlardı, yavaşça ve sessiz basıyorlardı yere. Boyunlarındaki çıngıraklar, ıslak havada acayip bir sesle çmgırdıyordu. Bulutların gerisinden yıldızlar, siyah pıhtı kanlarda beliren parıltılı gözlerin bebekleri gibi, yeryüzünü seyrediyorlardı. Bir tatlı huzur sarmıştı baştan ayağa beni; fakat testi bir ceset gibi göğsüme yükleniyordu. Eğri büğrü dallarıyla eciş bücüş ağaçlar, karanlıkta kaymak ve yere devrilmek korkusundan el ele tutuşmuş gibiydiler. Siyah, boş pencereli ve kesik kopuk geometrik biçimlerde acayip, garip evler yolun iki yanına dizilmişlerdi. Evlerin duvarlarından ateşböceklerinin bulanık, donuk parıltısı yayılıyordu. Ağaçlar, korkmuş gibi, öbek öbek, sıra sıra geçiyor, sanki birbirlerinden kaçmak istiyor, fakat gündüzsefalarının saplarına dolanmışlar gibi devriliyorlardı. İçim dışım bir ceset kokusuyla, çürümüş et kokusuyla dolmuştu. Sanki bende eskiden beri, hep vardı bu koku, sanki ben ömrüm boyunca bir kara tabutta uyuyordum hep, ve yüzünü göremediğim kambur bir ihtiyar, hayalet gölgeler, sisler içinde beni gezmeye çıkarmıştı.

    Cenaze arabası durdu, testiyi aldım, yere atladım. Kapımın önündeydim. Hemen odama girdim, testiyi masaya bıraktım. Paralarımı koyduğum, yandaki küçük odada sakladığım teneke kutuyu çıkardım, ihtiyar arabacıya ücretini vermek için tekrar kapıya gittim. Ama o kaybolmuştu. Ne kendisinden, ne atlarından arabasından iz eser görülmüyordu. Üzgün, odama döndüm, lambayı yaktım, sarılı olduğu mendilden testiyi çıkardım, yenimle tozunu toprağını temizledim. Mor renkli ve saydam, eski bir çini testiydi, mayısböceklerinin kanat kabukları gibi ışıldıyordu. Bir tarafında mavi gündüzsefalarıyla çevrili badem biçimi bir tarla vardı ve tarlanın ortasında…

    Badem biçimi tarlanın ortasında onun yüzü. Gözleri iri iri ve siyah, bir kadın. Gözleri bildiğimiz insan gözlerinden daha iri ve ne olduğunu bilmediğim, bağışlanmaz günahlarım için sitem dolu gözler. Ürküten, büyüleyen gözler, keder ve hayret dolu gözler, hem tehdit hem vâdeden gözler. Hem çekiyor, hem itiyor, uzaklaştırıyorlardı. İnsanı mesteden, doğaüstü bir ışık saçıyordu bu gözler. Çıkıktı yanakları, alnı yüksek, ince kaşları bitişik, dudakları dolgun ve yarı aralık, ve dağınık saçlarından bir zülüf şakaklarına yapışık.

    Dün gece yaptığım portreyi kutudan çıkardım, testidekiyle karşılaştırdım. En küçük bir fark yoktu, biri ötekinin aynıydı âdeta. Aynı şeydi ikisi de, aynı elden, biçare bir kalemdan ressamının elinden çıkmıştılar. O testi ressamının ruhuydu belki; ben çizerken gelmiş, tenime girmiş, elimden tutmuş, bana da çizdirmişti. İmkânsızdı iki resmi birbirinden ayırmak. Yalnız, benimki kâğıda yapılmış, testidekiyse eski, saydam bir çiniye işlenmişti. Bu madde, portreye acayip bir canlılık veriyor, gözlerine sert bir parıltı ekliyordu. Hayır, inanılır şey değildi. Aynı iri, bilinçsiz, dalgın gözler, aynı ifade, hem saf masum, hem soğuk umursamaz. Kimse kavrayamaz neler hissettiğimi. Kendimden kaçmak istiyordum. Böyle bir raslantı mümkün müydü? Hayatımın olanca bedbahtlığı tekrar gözümün önüne geldi. Birisinin gözleri yetmez miydi? Şimdi iki olmuşlardı beni seyredenler, ondaki o gözlerle, aynı gözlerle! Hayır, asla tahammül edilemezdi. O gözler orada o dağın eteğinde, servinin dibinde, kurumuş derenin kenarında gömülmüştüler. Mavi gündüzsefaları altında; pıhtı kan, börtü böcek ve çevresinde dolanan canlılar, sürüngenlerle gömülü o gözler; oyuklarına çok geçmeden otların bitkilerin kök salıp içlerindeki sıvıları emecekleri o gözler, şimdi güçlü, taşkın bir dirilikle bana bakıyorlardı.

    Böylesine bir talihsizliğe ve nefrete uğrayacağım aklıma mı gelirdi? İçimde suçluluk duygusuna benzer bir şeyler yanı sıra sebepsiz, garip bir ferahlık da hissediyordum, çünkü çok eskiden bir dert ortağım varmış, anlıyordum. O eski ressam, belki bin yıl önce, acıda çilede benim derttaşım değil miydi? Benim geçtiğim ruh hallerinden geçmemiş miydi? Ben ki şimdiye kadar kendimi yaratıkların en mutsuzu görüyordum, şimdi şimdi anlamaya başlamıştım: İnsanların, kemikleri çoktan çürümüşken, hücreleri belki mavi gündüzsefalarına karışmış yaşamaya devam ettikleri zamanlarda, şimdi şimdi anlamaya başlamıştım, insanların henüz tepelerde kerpiç kulübelerde oturdukları zamanlarda, aralarında feleğin hışmına uğramış bir ressam yaşamıştı; lanetlenmiş bir ressam, herhangi, benim gibi, mutsuz bir kalemdan ressamı belki. Şimdi biliyordum, o ressam da bir tutkuyla yanıp tutuşmuş, bir çift iri, siyah göz için, o da tıpkı benim gibi kendini yemiş, bitirmişti. Teselli bulmam için, bunu bilmek yetti bana.

    Sonunda, kendi yaptığım resmi testinin yanına koydum, sonra gidip mangalımı yaktım, kömürler kor dökünce mangalı iki resmin önüne yerleştirdim. Bir iki nefes çektim afyonumdan. Sonsuz bir mutluluk içinde, gözlerimi her iki resme diktim, düşüncelerimi toplamak istiyordum. Bunu da bana ancak afyonun soylu dumanı sağlayabilir, zihnimi yalnız o dinlendirebilirdi.

    Ne kalmışsa içtim, afyonun hepsini, ve onun, gözlerimin önündeki bütün müşkülleri, perdeleri gidermesini; geçmişin yadigârı kasvetli, yığılmış anıları dağıtmasını bekledim. Beklediğim oldu. Daha da fazlası oldu: Az sonra zihnim duruldu, açıldı, büyülü bir berraklığa kavuştu. Yarı uyku, yarı kendimden geçmişlik arası bir ruh durumundaydım şimdi.

    Göğsümden bir yük kalkmıştı sanki, benim için ağırlık kanunu diye bir şey kalmamıştı. Genişlemiş, incelmiş, yücelmiş hayallerimin peşinde serazat uçuyordum âdeta. Tepeden tırnağa tarifsiz, derin bir keyif içindeydim, gövdemin ağırlığından kurtulmuştum, bütün varlığım bitkisel hayatın o hafif ve duyarlıksız ülkesine yönelmişti. O ıssız fakat büyüleyici ve tatlı şekil ve renklerle dolu bir âleme yönelmişti. Hayallerim dağılıyor, çözülüyor, o renklerde, o şekillerde eriyordu. Esîrî okşayışlarla dolu dalgalarda yüzüyordum. Kalbimin sesini duyuyor, damarlarımdaki nabzı hissediyordum. Derin bir anlam ve sonsuz bir keyif vardı bu halimde.

    Kendimi bütün ruhumla unutmanın uykusuna bırakmak istiyordum. Unutmam mümkün olsaydı, unutmak sürekli olsaydı, gözlerim kapansaydı da azar azar uykunun ötesine, mutlak hiçliğe gömülebilseydim, varlığımı artık hissedemez olacağım noktaya varsaydım, bir mürekkep damlasında, bir musiki ahenginde ya da renkli bir ışında erir giderdim ve sonunda dalgalar ve şekiller öyle büyürlerdi ki, hissedilemezin içinde silinir, yok olurlardı. O zaman dileğime kavuşurdum.

    Gitgide bir kesiklik, bir uyuşukluk sardı beni. Gövdemden sanki hoş bir yorgunluk ya da latif dalgalar yayılıyordu etrafa.

    Çocukluğumun geçmiş, unutulmuş, arınmış olaylarını görüyordum. Görmekle de kalmıyor, yeniden yaşıyor, duyuyordum onları. Her dakika daha küçük, daha çocuk oluyordum. Ansızın dağıldı, karardı hayallerim. Bütün varlığım derin, karanlık bir kuyuda, ta aşağıda, ince bir çengele asılı kaldı sanki. Derken çengelden kurtuldum, aşağı yuvarlanıyor, hiçbir engelle karşılaşmaksızın uzaklaşıyordum. Sonsuz gecenin bağrında dipsiz bir uçurumdu bu. Sonra gözlerimin önüne ard arda o yok olmuş, kaldırılmış perdeler indirildi. Bir an her şeyi tamamen unuttum. Birdenbire kendime geldiğimde gene küçük odadaydım, garip bir durumda, bana hem garip, hem de tabiî görünen bir hal içinde.

    Kör Baykuş
    Sadık Hidayet
    Farsça Aslından Çeviren: Behçet Necatigil

    Cevap Ver

    Lütfen yorumunuzu giriniz!
    Lütfen isminizi buraya giriniz