“Katı Olan Her Şey Buharlaşıyor!” Komünist Manifesto – Tanıl Bora

0
326

Dünya edebiyatının bazı büyük eserleri, karizmatik diyebileceğimiz başlangıç cümleleriyle marufturlar. Akla hemen Kafka’nın Kafkaesk’i daha ilk andan sezdiren lakonik ve tekinsiz başlangıçları geliyor. Veya, Salinger’in Çavdar Tarlasında Çocuklar’ı gibi, enerjik bir asabiyetle söze girenler (“Anlatacaklarımı gerçekten dinleyecekseniz… rezil çocukluğumun nasıl geçtiğini, ben doğmadan önce annemle babamın nasıl tanıştıklarını… filan da bilmek istersiniz, ama ben pek anlatmak istemiyorum”). Veya, Orhan Pamuk’un Masumiyet Müzesi’nde merakı teyakkuza geçirten ilk cümlesi:“Hayatımın en mutlu anıymış, bilmiyordum.

Komünist Manifesto’nun ilk cümlesi, insanlık tarihinde yazılmış bütün metinlerin en karizmatiği değilse, kesinlikle en karizmatik, en ürpertili başlangıç cümlelerinden biridir: “Avrupa’da bir heyûla dolanıyor – komünizm heyûlası.

Umberto Eco, Manifesto’nun “Beethoven’in beşinci senfonisi gibi bir timpani gümbürtüsüyle başladığını” yazmıştı. Eco, bir edebiyat bilimci ve herhalde dünyanın her dilinde okunan bir yazar olarak, “dünya edebiyatının başyapıtlarından” sayar Komünist Manifesto’yu.

Evet, Komünist Manifesto, nesir ustalığı taşıyan bir eserdir. Taşıdığı heyecanı, iddiayı, umudu edebîleştirmiş bir metindir.

***

Marx’ın, –Engels, Manifesto’nun asıl müellifinin o olduğunu önsözlerden birinde vurgular–, bütün metinlerinde bir edebî tat vardır zaten. Manifesto’nun onlardan farkı, adı üstünde, bir bildiri, bir program olmasıdır. Bir bildiri, bir program olmasına rağmen, ‘zevkli’ bir metindir.

Bugün, –aslında birçok on yıldır–, kimi ifadeleri, bize slogan klişesi gibi gelebilir. Çünkü yüz yetmiş yıllık bir siyasî tecrübe içinde ister istemez sloganlaşmış, klişeleşmişlerdir.

(“İster istemez”in “ister” yanını, yani slogancı-klişeci ideolojik kullanımların bundaki payını anmadan geçmeyelim.) Fakat unutmayalım: ilk yayımlandığında, klişe değildi bu kelam. Tazeliğiyle sarsıcıydı.

***

Komünist Manifesto, modern tarihin bütün dünyada en fazla basılmış, en fazla okunmuş –ve “bulundurulmuş”– kitaplarından-risalelerinden biri olmuştur. Aynı zamanda, hiç şüphe yok, en fazla kovuşturulan, yasaklanan, toplatılan kitap. Gerçekten, korku verici anlamı, “hayal” anlamını ezip geçtiği bir heyûla. Nazilerin toplama kamplarında ölen Praglı Alman komünist besteci Erwin Schulhoff, 1932’de Manifesto’yu bestelemişti.  Bertolt Brecht 1945’te klasik destan biçimini kullanarak Komünist Manifesto’yu şiirleştirmeyi denemişti. Tiyatroda oyunlaştırıldığı oldu. Son on yıllarda, dünyanın her yerinde muhtelif çizgi romanları üretildi.

Sovyetler Birliği’nin ve Doğu Avrupa reel-sosyalist rejimlerinin çöküşünden sonra artık “tehlikesizleştiği” varsayımı, onun bütün Marx asârı gibi popüler kültür endüstrisi içinde öğütülmesine, kitschleşmesine yol verdi. Fakat 20.-21. yüzyıl dönümünde kapitalizmin girdiği kriz ve baş gösteren yeni sistem karşıtı muhalefet dalgası, –henüz akacağı mecrayı bulamasa da–, 1998’deki 150. yıldönümünden başlayarak, Komünist Manifesto’nun heyûlasının yeniden gündeme gelmesine vesile oldu.

Velhâsıl, Komünist Manifesto, kitschleştirilmeye direnen bir kült metindir.

***

Kült, deyince – daha önce de “kelam” demiştik ya… Friedrich Engels, 24 Kasım 1847’de Paris’ten, Londra’da Komünist Manifesto taslağı üzerine çalışmakta olan Marx’a yolladığı mektupta, şöyle yazar: “En iyisi biz amentü biçimini bir kenara bırakalım da şu şeye şu başlığı koyalım: Komünist Manifesto.”

Demek, bir “amentü” kaleme aldıkları varsayımı dolaşıyordur Komünist Manifesto müelliflerinin kafasında. Demek onu kaleme alırken “amentü” üslûbuna meyilleri olmuştur.

Nitekim, sol-liberal olarak vasıflandırılan siyaset felsefecisi Richard Rorty, yetişmekte olanlara, gençlere, İncil’le birlikte Komünist Manifesto okutulmasında fayda olduğunu yazmamış mıydı! Çünkü o Manifesto’da, içeriğinden öte üslûbuyla, çağrısıyla, insana insan olarak umut verici, yüreklendirici bir cevher görür.

Evet, müellifleri bundan geri durmaya karar vermiş olsalar da, Komünist Manifesto’nun epik üslûbunun adeta peygamberâne bir edası vardır. Sadece dünya-tarihsel bir davanın özet metni, ajitatif çağrısı olmasının taşıdığı misyonla değil, bu üslûp da, ona “amentü” karakteri kazandırır.

Engels, Manifesto’ya yazdığı önsözlerden birinde Marx’ın teorisinin tarih bilimine etkisini, Darwin’in etkisine benzetir. Komünist Manifesto’nun yayımlandığı dönem, Avrupa’da bilimciliğin, pozitivizmin adeta dinsel bir haleyle yükseldiği bir dönemdi. Marx’ın tarihe, –bir bakıma Darwin’i Hegel’le ‘çarparak’–, doğabilimi kadar bilimsel bir kesinlik kazandırdığı düşünülüyordu. Komünizm, Manifesto’da bir tarihsel kaçınılmazlıktır. Onu olanca materyalizmi içinde adeta-dinî kılan, belki esasen bu kehanetçi anlatısıdır.

19.-20. yüzyıl dönümünden itibaren, sosyalist-komünist camialarda en fazla tartışılan yanlarından biri bu oldu. Komünist Manifesto’nun birkaç önsözünde Engels’in dikkat çektiği, –sosyalistlerin daha ziyade tahsilli orta sınıflara, komünistlerin işçi sınıfına hitap ettiği tespitine dayanan–, sosyalist-komünist ayrımını da ‘gafil avlayabilen’ bir yandır bu.

Avrupa sosyal demokrasisi, kapitalizmin gelişme seyri içinde sosyalizme adeta doğal-otomatik bir şekilde geçileceğini varsayan reformist-kehanetçiliği, İkinci Dünya Savaşı sonrasının sosyal devlet tecrübesinin parlak zamanlarında hadsafhada ehlileştirerek sürdürebildi. Buna mukabil komünist kamp, komünizmin mukadderliğine sözüyle ve kalbiyle iman etmeye devam etmekle beraber, Leninist volontarizmden başlayarak, tarihi ‘ittirmeye’ azmetti; biraz abartarak söyleyelim, 20. yüzyılın ikinci yarısında, devletlû bir resmiyet içinde kireçlenmemiş, canlı komünizmin mümeyyiz vasfı, tam da o volontarizmdi.

***

Elbette, özellikle 20. yüzyılın sonlarına doğru modernlik eleştirisinin gelişmesiyle, bilimci kaçınılmazlıkçı kehanet dili sosyalizm-komünizm içinde geniş geniş sorgulandı. Aynı dönemde, volontarist tecrübelerin otoritaryennı dönemde, volontarist tecrübelerin otoritaryen yan tesirleri de sorgulandı. Marksizmin Gramscici yorumu, bu eleştirel arayışta, reaksiyoner savrulmalardan kaçınmaya iyi bir örnektir. Bu çizgiden bir felsefeci, Domenico Losurdo, Komünist Manifesto’nun zaafını “devrimci özne” bahsinde görür. O, Gramsci’nin, nesnel olarak proleter konumunda olmakla “kendi için sınıf” bilinci kazanma deneyimi arasındaki açının, Manifesto’nun bize umdurabileceğinden çok daha geniş olduğu üzerinde ısrarla duruşuna dikkat çeker. İşçi sınıfının, Manifesto’nun tarihin çöplüğüne attığı zümrevî iktisadî bilincin kafesinden çıkarak, özerk bir politik özne kabiliyeti kazanması, derin bir politik, kültürel, ahlâkî deneyim ve dönüşüme bağlıdır.

 Losurdo, buna bağlı olarak, Manifesto’nun meşhur “proleterlerin zincirlerinden kaybedecek bir şeyleri olmadığı” beyanında bir zaaf görür. Sadece, sözgelimi Roma İmparatorluğu’nun kölelerinden farklı olarak pekâlâ kaybedecek bir şeyler edinmiş, edindirilmiş olmalarından ötürü yapmaz bu itirazı. Sosyalizmin-komünizmin bir eziyetten, bir mahrumiyetten azat olmanın özgürleşmesini değil, bir şey için özgürleşmeyi, bir kabiliyete erişmenin özgürleşmesini temsil ettiğini vurgular.

***

Sosyalist-komünist düşüncede yakın zamanda Komünist Manifesto’ya getirilen bir eleştiri de, onun acaba kapitalizmin alt üst edici kudretine fazla mı hayran olduğu şüphesidir.

Marshall Berman, Manifesto’da Marx’ın “sermayeyi topa tutarken dahi onu yersiz, adeta şiirsel bir coşkuyla övmekten geri durmaması”ndan söz eder.1

 Bu eleştiriyi yapanlar, bu eğilimin, Das Kapital dahil “geç” Marx’ta iyice belirginleştiği kanısındadırlar. Manifesto’da da, kapitalizmin muazzam alt üst edici kudretinin ve bütün dünyayı birleştirmesinin (globalleşmenin) güçlü bir tasviri vardır. Marx ve Engels’in bu kudrete duydukları hayranlık, kuşkusuz onun komünizmin imkânlarını hazırlaması bakımındandır, insanlığın önüne serdiği potansiyel bakımındandır. Bu imkânın ve bu potansiyelin varlığını bilmek, sarsılmaz bir umut kaynağıdır.

Beri yandan, kapitalizmin dönüştürücü ve ‘hazırlayıcı’ gücünü bir kaçınılmazlık olarak tasvir eden bu anlatının, bugün çevreci eleştirinin de ışığında okuduğumuzda, endüstriyalizmin tahripkâr etkilerini ihmal ettiğini inkârdan gelemeyiz. Endüstriyalizmden öte, ekonomizmin (iktisadın “belirleyiciliğinin” bir indirgemeciliğe dönüşmesinin), sosyalist düşüncenin –ve politikanın– sonraki gelişimini daraltan etkilerini de biliyoruz. Az evvel değindiğimiz yapı-özne gerilimi de bununla ilgili zaten. Manifesto’nun ilk basımındaki “maddî yaşam” teriminin, sonraki baskılarda “iktisadî yaşam” diye değiştirilmesini de, bu meylin bir alâmeti sayabiliriz.

Bu tartışmanın başka bir boyutu, kapitalizmin kudret ve azametini ortaya koyan bu anlatının, tahakkümün özgül eklemlenme biçimlerini ihmal etmeyi ‘kolaylaştırabilecek’ olmasıdır. Kapitalizmin massedici gücünün, kendi işleyiş ilkesini gerçekten beşeriyetin her hücresine sindiren nüfuzunun üst-belirleyiciliğine ‘güvenmenin’, tahakkümün özgül yeniden üretim biçimlerini anlamaya önem vermeyen toptancı-üstten bir yoruma elverebildiğini biliyoruz. Fanongil eleştiri, ırkçılığın elbette kapitalizmin hükmü altında, kapitalizmin işini görerek, fakat ona ‘dışsal’ bir sömürü mantığını da yeniden üreterek işlediğini gösteriyor. Feminist eleştiri, ataerkinin elbette kapitalizmin hükmü altında, kapitalizmin işini görerek, fakat  ona ‘dışsal’ bir sömürü mantığınıda yeniden üreterek işlediğini gösteriyor. Belki meşhur futbol vecizesini buraya uyarlayabiliriz: “Kapitalizm sadece kapitalizm değildir” – gücünü de bu müthiş eklemleme kabiliyetinden alıyor.

***

Rorty’nin tavsiyesini küçümsememek lâzım. Komünist Manifesto, içeriğinden ve sunduğu toplumsal-politik tasarımın teferruatından öte, tarihe, dünyaya, insanlığa bakışımızı genişletir, göğsümüzü genişletir. İnsanlığın tarih yolculuğu içinde değiştiğini, daha da değişeceğini hatırlatır. Devranın döndüğünü bildirir. “Böyle gelmiş böyle gider” aczini silkeler. Modernliğin çelişkileri içindeki cazibesinin en güçlü anlatılarından olan Katı Olan Her Şey Buharlaşıyor’u yazarken, ilham kaynağının Komünist Manifesto olduğunu belirten Marshall Berman’a kulak verelim: “Bu metin, dünyadaki kötü şeylerle iyi şeylerin nasıl aynı toprakta yeşerebileceğini, acı çekmenin nasıl kişiyi olgunlaştıracak, içini sevinçle dolduracak bir deneyime dönüşebileceğini, ataletin ve iki[ci]liğin en iyi ilacı olan radikal düşüncenin nasıl daha iyi günleri getirecek fikir olgunluğuna ulaşılmasını, böyle günler için gereken enerjinin toplanmasını sağlayabileceğini anlamama yardımcı oldu.”

“Proleter”i, isterseniz “mazlum” diye, isterseniz “kısa çöp” diye okuyun; Komünist Manifesto, tarihe, insanlığa, topluma, dünyaya ezilenlerin, sömürülenlerin, aşağıdakilerin nazarından bakmayı belletir. “İşçi sınıfının kurtuluşu ancak işçi sınıfının kendi eseri olabilir” şiarıyla, mağduru mağdur sıfatına sığışmamaya çağırır; işçi sınıfının kendisiyle beraber bütün insanlığı özgürleştireceği şiarıyla, sömürü ve tahakküm-iktidar ilişkisini tümden reddeder. Belki en güçlü, en kalıcı olan da bu iki şiarın anlattığıdır Manifesto’da. Onu insanlık tarihinin belki en insaniyetli metni yapan da, budur.

Tanıl Bora
Komünist Manifesto – İletişim Yayınları, Önsöz.

1 Marshall Berman: Katı Olan Her Şey Buharlaşıyor. Çevirenler Bülent Peker ve Ümit Altuğ. İletişim Yayınları, İstanbul 2017 (19. Baskı. Türkçe ilk basımı: 1994. İngilizce ilk basımı: 1982).

Cevap Ver

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz