Kafka’nın Mesajı: “Yaşadığım topraklarda reddedildim, mahkûm edildim, ezilip ufalandım”

Sadık HidayetKafka hayattayken sadece bir kitabını bastırabildi ve ölüm döşeğinde iken ikinci kitabının provalarını tashih ediyordu. Ölümünden üç yıl önce Max Brod’dan ona elyazısı halinde verdiği Dava, Şato ve Çin Şeddi gibi kitaplarının da bulunduğu tüm eserlerini yakmasını istedi. Ölümünden önce dört kitabını kendisi yakmıştır. Ama Brod onu dinlemedi. Kafka tamamlandığına kanaat getirdiği birkaç kitabı dışında yarım kalmış tüm eserlerini yok olmaya mahkûm etti ve kendisinden sonra bunların unutulup gitmesini istedi. Bu yazarın ölümünden sonra meşhur olmaya ihtiyacı yoktu; zaten böyle bir şey de vasiyet etmedi. Mutlak bir inziva hayatını sürdürürken kendisine okuyucu bulmayı unutmuştu. Belki de Kafka bir sembol gibi başkalarının gözünden uzak kalmayı ve gizemli bir şekilde ortadan kaybolmayı arzu ediyordu.Ama kamufle çalışmaları onu kötü bir duruma düşürmedi; aksine kıvanç duymasına neden oldu.

Kafka’dan geriye kalan eserler Dava, Şato ve Amerika olmak üzere üç roman, bir miktar kısa öykü, özlü sözler, günlük, dağınık düşünceler, birkaç eleştirisel makale ile mektuplardır. Edebî ağırlığı olan yapıtlarının çoğu yarım kalmıştır. Kafka’nın yaşam öyküsü Max Brod tarafından yazılmıştır. Bunun yanında ressam F. Feigl, sevgilisi Dora Diamant ve başkaları tarafından yazılmış kısa biyografileri de vardır.
Görünüşe bakılırsa Kafka parmakla sayılacak kadar az yazar ve filozof ile ilgilenmiştir. Yaşadığı devrin edebiyatı hakkında fazla bilgi sahibi değildir. Kılı kırk yaran bu dâhi Talmud’un İbranice metnini belki okumuştur ama okuduğu şeyler düşüncelerini değiştirmemiştir. Kafka birçok ünlü Alman ve Avusturyalı yazar karşısında ilgisiz görünür. Çağdaşı olan yazarlar arasında Rudolf Kassner, Von Hofmannstahl, Hans Carossa, Herman Hesse, Knut Hamsun, Franz VVerfel, VVilhelm Schaefer, Thomas Mann’a ilgi duyar. Kuşkusuz Storm, Kleist, J. H. Hebel, Fontane, Stifter gibi Alman öykücüleri ile Gogol gibi yazarlar onun üslubunun ve dilinin gelişmesinde yardımcı oldular. Kafka Goethe’nin eserlerini ve Tevrat ile Upanişad’ı da dikkatle okumuştur. Fakat Gustav Flaubert ile Kierkegaard’ın başkalarına oranla onun edebi kişiliğinin oluşumunda daha etkili oldukları görülmektedir. Kafka, Goethe ve Flaubert gibi sağlam ve sakin dâhilere gıpta eder. Flaubert ile Kafka arasındaki farka gelince, Flaubert “saçmalık konusunda bir kitap” yazmak istemiş, oysa Kafka bu yaşamı saçma göstermeye çalışmıştır. Flaubert “Aslında arifim ama bir şeye inanmam” diye yazar. Kafka da arif tabiatlıdır; ne var ki bir şeye inanmaktan korkar. Kafka Prag’da köstebek gibi yuvasına saklanmıştır; orayı sığınağı kabul ederken oradan nefret etmekten de kendini alamaz. Boş zamanlarını yazmak, yüzmek, kürek çekmek, bahçıvanlık ve marangozluk yapmakla geçirmiştir.

Zaman akıp geçtikçe Kafka’nın simasının daha da güçlenmesi ilginçtir. Belki ruh tahlilini yapmakla bir dereceye kadar onun iç dünyasını anlamak mümkün olabilir, ama ahlakındaki gariplik bizim için bir sır olarak kalacaktır.
Uç konu Kafka’nın yazgısını tayin etmiştir: Babasına muhalefet ve sonuçta Yahudi cemaatine muhalefet, bekâr ve mutsuz bir yaşam. Babasını Yahudi cemaatinin ve yasanın temsilcisi olarak gördüğü için ulûhiyet denilen şeyi anlamak üzere kişisel araştırmaya koyulur ve buradan bir yere varamaz, elleri boş kalır. Yalnızlığına daha ciddî bir hava verebilmek amacıyla nişanını bozarak evlilikten vazgeçer. Ama tam bu sırada dermansız verem gündeme gelir. Bu hastalık öleceği âna kadar onu yalnızlık işkencesiyle eritirken, aklanmak adına iyilik ve kötülük konusunda bir nevi kişisel yorumda bulunur.
Kafka otoriter bir babanın hükmetmesinden korkarak geçirir hayatını ve ömrünün sonuna kadar bu boyunduruk altında kıpırdayamaz. Babasının tehdidi her zaman kulağının dibinde yankılanmıştır: “Balık gibi yırtarım karnını!” Ama bu adam bir tanecik oğluna asla elini kaldırmadı. Kafka bir yuva kurabilseydi, belki de kendini baba evinin zincirinden kurtarabilirdi. Bu özgürlük arzusu bir serap gibi gözlerinin önünde parlıyordu ama hep tökezliyor, keşmekeşler ve sorunlarla boğuşurken nişanlısına bazen yaklaşıyor, bazen de uzaklaşıyordu. Sonunda yalnızlığı yeğleyen üzücü bir yazgıyı kabullendi. Karakteriyle, bünyesiyle uyumlu olduğu için değil, yok olmaya mahkûm bir hayatın aklanması içindi daha çok.
Kafka’nın babasına yazdığı ve Max Brod’un bir kısmını yayımladığı mektup, babasıyla arasındaki çekişmeyi bir ölçüde aydınlatmakta, Yahudi babasının dininde arayışa girmesinin nedenlerini açıklamaktadır. Babası gerçeğin yegâne mazharnın Yahudilik olduğunu iddia ediyordu. Bu iddia karmaşık problemleri deşmektedir ve Kafka’nın böyle bir konuyu kabul etmesi dayanılacak şey değildir. Baba evi oğula şüpheli görünmüş ve kendisini birçok kurala bağlı hissetmiştir. Bunun üzerine Kafka Tanrı’yı Yahudi cemaatinin dışında, kaçak olarak arama gereksinimini duymuştur. Babasının kuru, anlamsız kurallarını uygulamak onun yüreğinde iman nuru doğuramamıştır, ancak babası bir yuva kurduğu için Kafka’nın gözünde yasayı bilfiil uygulamıştır. Kierkegaard “En büyük borçlu olduğum kişi beni var edendir” demiştir. Kafka da bu konuda babasına karşı kendini borçlu hisseder.
Babasına yazdığı bir mektupta “Yazdıklarım seninle ilgili. Şikâyetlerimi sana söyleyemezdim. Ancak yazılarıma döktüm içimi” şeklinde hatırlatmada bulunur. Sonra şöyle sürdürür sözlerini: “Yaşadığım topraklarda reddedildim, mahkûm edildim, ezilip ufalandım. Bir başka yere kaçmak zorunda olsam da çabalarım boşunaydı. Çünkü birkaç istisna dışında böyle bir girişimde bulunmak elimden gelmezdi.” Babasının itikadı hakkında ise şunları yazar: “Daha sonra, gençlik yıllarımda, senin sımsıkı sarıldığın şu önemsiz Yahudiliğinle, böylesine saçma bir şeye teslim olmadığım için beni azarlıyordun; bu paylamalarına anlam veremiyordum bir türlü. ‘Takva için’ diyordun. Aklımın erdiği kadarıyla Yahudilik denilen şey aslında önemsiz bir şeydi; şakaydı. Şakadan da beterdi.”
Max Brod yanına oturur ve onu tekrar Yahudiliğe inanmaya davet eder ama iyi bir sonuç alamaz. Kafka “Yahudilerle aramdaki ortak yön ne ki?” diye sorar arkadaşına. Birlikte ayinden çıkarlarken “Doğrusunu istersen, Afrikalı vahşi zencilerin arasında hissettim kendimi. Bu nasıl batıl inanç böyle!” diye çıkışır. Günlüğünde ise “Ne Hıristiyanlığın hasta eli Kierkegaard gibi beni hayatla tanıştırdı, ne Siyonist önderler gibi tales (Başa örtülen bez) ucuna yapıştım, ne de İsrail hevesine düştüm. Ben başlangıç veya sonum,” der. Kierkegaard ile arasında daha çok düşünce bağlılığı vardır. Bununla birlikte aralarında görüş ayrılıklarına da rastlanır. Örneğin Kierkegaard’m Tanrısı çok katıdır ama bir o kadar da müşfik ve bağışlayıcıdır. Oysa Kafka’nın Tanrısı yazılarından da anlaşıldığı gibi korkunç ve tehditkârdır; yasa şeklinde tecelli eder; işi gücü uyarmak ve azap çektirmektir ve bağış denilen bir şeyi tanımaz. Hatta ne kadar kinci olursa olsun, zaman zaman bir günahsızın hatırına yüz günahkârı bağışlayan Tevrat’ın Yehovası gibi de değildir. Belki de bu Tanrı’nın arkasında Kafka’nın otoriter babasını seçmek mümkündür.
Kuşkusuz iki şey onu çok tedirgin etmiştir: Biri, Yahudi kanı taşımakla birlikte Yahudi cemaatinden kovulmuş olması, ikincisi; hastalanarak kopukluğun bir kat daha şiddetlenmesi. Kafka’nın iç dünyasındaki tecrübenin temelinde mahrumiyet duygusu yatar. Az şeyi vardır, birlik yoktur, gerçek görülmez; ikilik vardır; insan kendine yabancıdır; insan ile manevi âlem arasında bir uçurum oluşmuştur; her şey bir engele çarpar. Kafka’nın amacı nedir? Bir başka dünya mı? Hayır; o sadece bu dünyada kabul edilmek arzusundadır. Yeni bir gerçek istemez; çevresinde gördükleri gerçek değildir. Kafka yaşamın kenarında tutulmaktan acı çeker. Her şey onu bu halde tutmaktadır: Zayıflık, hastalık, yalnızlık, oğluna tüccar ahlakı aşılamak isteyen tüccar babanın kudreti. “Yuva” adlı öyküsünde görülmeyen düşman tehlikesi yaklaşınca yaratık “Ben çocuklar gibi ileriyi görmezdim. Yaşlandığım zaman çocukça oyunlarla vaktimi geçiriyor ve tehlike düşüncesini alaya alıyordum. Yüreğim gerçek tehlikelerin haberini verirken kulağım böyle şeylere tıkalıydı” diye düşünür. Belki de korku yaşamın getirdiği sorumlulukların önünde gitmektedir. Yaşamının gelip geçici olduğunu, başlamayan bir şeyin sona doğru gittiğini hissetmişti o.
Yazar her ne kadar yokluk içinde yaşamışsa da yeteneği herhangi bir engelle karşılaşmamıştır. Başta kitaplarının yayımcısı olmak üzere herkes onu teşvik etmiştir. Nitekim Max Brod onun mektuplarını yayımlar. Dahası, edebiyat ödülünü kazanır. Öyleyse bu kadar mutsuzlukla boğuştuğuna göre işin içinde başka bir engel olmalıdır. Kendisi şöyle yazar: “Yalnız toplumsal durum yüzünden değil, benim yaratılışımdan da ileri geliyor. İçine kapanık, az konuşan, insanların arasına karışmayan, mutsuz bir insan olarak yaratılmışım. Bunu bedbahtlığım şeklinde görmüyorum. Çünkü bu sonunda varacağım yerden gelen bir ışıktır.” Kafka ayrılık ve uyumsuzluk duygusunu, aynı zamanda başkalarından farklı olmama arzusunu çocukluğundan beri taşımıştır. “Özelliklerimi kimse bilmiyordu.” Bu durumu bir tür mahkûmiyet olarak algılar. Dostlarının yanında onlara benzemediğini ve onlarla asla kafadar olamayacağını hisseder. Notlarında der ki: “Katı bir biçimde kısıtlamaya sokulan, konuşan ve gözleri parlayan bu bedenleri sana daha çok bağlayan şey ne acaba? Örneğin elindeki kalemle olan bağlantın onunla uyum içinde olmandan mı ileri geliyor? Ama uyum içinde değilsin ki. Zaten bu yüzden böyle bir soru sorma ihtiyacını duyuyorsun.” Bu düşüncelerle kendi yalnızlığına döner, kendisiyle baş başa kalmayı yeğler. Kendisiyle dünya arasındaki bu keşmekeş içinde Kafka’da şiddetli bir suçluluk duygusunun uyanmasına şaşmamak gerekir. Bu husus bütün yazılarının yapıtaşlarından biridir. Suç değil, suçluluk duygusu. Çünkü Kafka ve kahramanları kendilerini suçlu görmezler. Kafka aslında suçu tanımaz; insanoğlunun ebediyen acı dolu sorularını gündeme getirir: Nereye gidiyoruz? Hangi faktörlerin etkisi altındayız? Hangi yasa? Düşüncesi inziva ile yasa kutuplan arasında sürekli gidip gelmededir ama hiçbirine çarpmaz. İnsan adeta bazı güçlerin elinde oyuncak olmuştur. Genel olarak bu güçleri araştırmayı es geçer ve en küçük bir araştırma ve merak duygusuna sahip olmadığı için toplumda yaşamaya hak kazanır.
Bir bakıma yapıtları, yaşamındaki mutsuzlukların telafisi için bir tür faaliyet değil midir acaba? Köşe bucak insan ruhunun araştırıldığı ve karabasan gibi geçen bu dakik ve kılı kırk yaran dünyada insan vaktini anlamsız, saçma sapan şeylerle geçiriyor; belini büken suçların ağırlığı altındayken omuz silkiyor; bir çıkmazın yalnızlığında ve umutsuzluğunda çırpınıyor. Bizim gibi pek çok kişinin dünyası da böyledir kuşkusuz; aynı zamanda yaşam öyküsü de. Kafka kendisine karşı vefalıdır. Çektiği maddi, manevi acılar hakkında yazdıklarını ileri görüşlülük, acımasız, soğuk bir mantıkla beyan eder; okuyucunun yüreğini hoplatır, korkuya düşürür. Kahramanları adeta kendisinin birer mazharıdır. Hatta bunu gizlemeye bile ihtiyaç duymaz; onlara kendi adının ilk harfini verir. Örneğin Jozef K… İsmin geri kalan kısmı yoktur. Bir bakıma onun gölgesidir. K…’nın ne hatırası vardır, ne geleceği. Harfleri alınmış bu ismin ruhundan da bir kısmı alınmış gibidir. Kadınların yüzü nişanlısının yüzüdür ve onun adını almışlardır. Çevresindeki insanlar Kafka’nın romanlarında yer alırlar.
Dava ve Şato romanlarında Kafka’nın günlük yaşantısını süsleyen unsurları tanırız. Örneğin istediği meslekle uğraşmak arzusundadır. Böylece hem mali yönden rahatlayacak, hem de daha fazla boş vakit kalacaktır kendisine. Ama güçlüklerle karşılaşır. Aynı şekilde devlet dairelerindeki karmaşık ve gülünç sistemi açıklar. Kulak ardı etmeler, işi uzattıkça uzatmalar, ağırdan almalar, düzensizlik, defterlerin pisliği, daire müdürlerinin makam kudreti bu kitaplara pek güzel yansır. Bunlar Kafka’nın acı bir şekilde hissedip tecrübe ettiği gerçeklerdir.
Biyografisinden anlaşıldığına göre köklerinden kopmayı, ailesinin ve Yahudi cemaatinin baskısı altından kurtulmayı, yurdundan uzaklaşmayı başarabildi. Annesine “Hepiniz yabancısınız bana” der. Ama yaşamının geri kalan kısmını yitirdiklerini tekrar elde etmek için geçirdi. “Atasız, ailesiz, yurtsuz.” Başkaları gibi yaşayabilmek için tekrar kazanmak istiyordu bunları ama arzuları gerçekleşmedi.
Düşüncesindeki titizlik ve kılı kırk yarma alışkanlığı sıradan insanlar vasıtasıyla sorununu çözmesine engel oldu. Kafka, içinde Tanrı’ya yer olmayan bir dünyada insanın acıklı durumunu açıklayan ilk kişidir. Bu anlamsız dünyada bundan böyle hiçbir birey kendi yazgısını tayin etmek için kendi gayreti dışında destek bulamayacaktır. Çünkü geleneksel bütün bağların şirazesi dağılmıştır. Şirazenin tekrar bir araya gelmesi için her şeyin usulüne göre, bir başka yöntemle yeniden düzenlenmesi gerekmektedir.
Kafka deneyini sürdürmek için köşesine çekilir ve bir daha da gün yüzüne çıkmaz. Notlarında şöyle yazar: “Vaktimin çoğunu yalnız başına geçirmeliyim. Elde edeceğim mutluluk ancak yalnızlıkla mümkün olacaktır.” Gürültüden, kargaşadan kaçar; çünkü yaşamı hatırlatmaktadır ona.
1913 yılında da şöyle yazmıştır: “Son yıllarda annemle günde yirmi kelime bile konuşmadım. Babama sadece selam verdim. Aramız açılmasın diye kız kardeşlerimle ve kocalarıyla muhabbetim olmadı hiç.” Hatta doktor arkadaşına bile gitmez olur; herkesten yüzünü gizler; kimseyle konuşmaz. Çünkü kasıtlı olarak herkesi düşman görmek ve amacına ulaşmak için tüm gücünü harcamak istemektedir. “Bir çılgın gibi tüm köprülerimi atacağım. Herkesi kendime düşman bilip kimseyle konuşmayacağım.” Yöntemi yazma uğruna şiddetle sakınmak ve umut etmektir. “Gökyüzü dilsiz; sadece sağırlar için yankı söz konusu.” Kimse ebedî hayata kavuşamaz. Yeryüzündeki hayat bir “manevî çöl”. Burada “geçmiş ve gelecek günlerin kervanının leşi” üst üste yığılmakta. “Kin ve nefret dolu başımızı göğsümüze yatırmak gerek” ve “kimsenin boğazımızı sıkmaması için” dikkatli olmak gerek. Ve bir cümleyle, dünyada bıraktığımız ayak izimiz rapor verecek: “Zamanenin olumsuzluğunu muzaffer bir edayla kendime uydurdum.” Bu yüzden Kafka sözlerinin can alıcı kısımlarını yeni ve korkunç bir sesle beyan etmeye, günümüz dünyasının somut ve avare sesiyle açıklamaya çalıştı.
Herkese karşı yabancı, yapayalnız hakikati arama peşinde düşünce vadisini geçti ve eli boş döndü.

Sadık Hidayet
<Öncesi] Kafka’nın Mesajı [Sonraki>
Kaynak: Hidayetname

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Friedrich Nietzsche: “Ne de tuhaf basitlikler ve sahtelikler yaşıyor insanoğlu!”

Ne de tuhaf basitlikler ve sahtelikler yaşıyor insanoğlu! İnsanın bir kez mucizeyi görebilecek gözleri olunca, durmadan şaşırıyor! Nasıl da çevremizdeki...

Kapat