Franz Kafka’dan Jesenska’ya mektup: “Göç etmeli Milena, göç etmeli!”

milenaUlusların yolculuğa çıkışlarına benzetiyorum yolculuğumu: Eksikler, bir türlü tamamlanmaz, son dakkada birileri vazgeçer, öteki korkar; sonunda herkes hazırdır bekler, ama bir çocuk ağlıyor diye çıkılamaz yola. Korkuyorum da yola çıkmaktan; dün geceki öksürüğüm tutarsa, hangi otel alır beni? (Yıllardan beri ilk kez onu çeyrek geçe yattım.) Onu çeyrekten on bire kadar öksürdüm, sonra dalmışım soldan sağa dönerken gene öksürmeye başladım, saat on ikiydi, tam bire kadar öksürdüm gene. Geçen yıl rahatça gidebilmiştim yataklıda, bu yıl yataklıya bile almazlar beni.
Öyle dediğin gibi değil pek, Milena. Şimdi sana bu satırları yazanı Meran’dan tanıyorsun. Birleştik sonra, tanıma ya da anlama söz konusu olamazdı artık; sonra bölündük gene.

Suya gitmeden önce zaten kırıktı bu testi

Hayır Milena, birlikte yapabileceğimizi, umduğumuz şeyler olmayacak Viyana’da, olamaz da; o zaman da olmamıştı, başımı duvardan uzatıp bakmaya çabalamıştım, ellerimle asılmıştım duvara, sonra tepe-taklak yere yuvarlandım, ellerim kan içinde. Birlikte yaşayabileceğimiz başka şeyler vardır belki; yeryüzü bir sürü “belki’lerle dolu, ne yazık ki, ben bilmiyorum.
Günlerimi, saatlerimi ne güzel düzenlemişsin, çok sevindim; haritada incelemeler yapar gibi bakıyorum, gözümü alamıyorum. Hiç değilse elle tutulur bir şey bu gönderdiğin, ama on beş günden önce gelemem, daha bile geç kalırım. Dosyaları bitiremedim daha, sonra sanatoryumdan da ses çıkmadı, et yemediğimi sebzegillerden olduğumu yazmıştım. Ulusların yolculuğa çıkışlarına benzetiyorum yolculuğumu: Eksikler, bir türlü tamamlanmaz, son dakkada birileri vazgeçer, öteki korkar; sonunda herkes hazırdır bekler, ama bir çocuk ağlıyor diye çıkılamaz yola. Korkuyorum da yola çıkmaktan; dün geceki öksürüğüm tutarsa, hangi otel alır beni? (Yıllardan beri ilk kez onu çeyrek geçe yattım.) Onu çeyrekten on bire kadar öksürdüm, sonra dalmışım soldan sağa dönerken gene öksürmeye başladım, saat on ikiydi, tam bire kadar öksürdüm gene. Geçen yıl rahatça gidebilmiştim yataklıda, bu yıl yataklıya bile almazlar beni.
Öyle dediğin gibi değil pek, Milena. Şimdi sana bu satırları yazanı Meran’dan tanıyorsun. Birleştik sonra, tanıma ya da anlama söz konusu olamazdı artık; sonra bölündük gene.

Bu konuda birkaç söz etmek isterdim, ama gırtlağım sıkılmış gibi, çıkmıyor sözcükler.
Benim de başıma geliyor Milena, ben de: “Bunu yazmalıyım ona” diyorum, yazamıyorum gene de. Onbaşı Perkins engel oluyor belki, ama elimi bırakır bırakmaz, kaçamaktan yazıveriyorum bir sözcük.
Beğeni benzerliğinden ötürü değil mi tam o yeri çevirmiş olmam? Evet, en önem verdiğim şey, “eziyet” işi, eziyet çekmekten başka bir işle de uğraşmıyorum. Neden mi? Biraz Perkins gibiyim ben de, onun kadar düşüncesizim; alışkanlıkla, gelenekleri bozmamak için belki de. Kargılanmış bir ağızdan o kargılı sözü duyup öğrenmek için böyle davranıyorum. Bu işin alıklığını, saçmalığını şöyle anlatmaya çabalamıştım bir vakitler (saçmalığını anlamış olmak bir fayda vermez, o da başka): “Kırbaçlanan hayvan, efendisinin elinden kırbacı alıp kendi kendini kırbaçlamaya başlar, böylelikle sözde efendi olacak, durumu ö yönetecek, ama bilmez ki, boşunadır bu, çünkü efendisi kırbacın kayışına bir düğüm daha atar.”
Biliyorum, eziyet etmek kötü bir şeydir. Büyük İskender, Frikya kralının kırbacındaki düğümü çöze-meyince, eziyet etmediydi, kayışı kesip attıydı.
Bu işte de bir Yahudi parmağı var anlaşılan. “Venkov” dergisi, bütün kötülüklerin Yahudilerden geldiğini yazıyordu geçenlerde, o kadar ki, ortaçağdaki perhiz geleneğini bile Yahudiler bozmuş. Ne yazık ki, çok bilgi verilmiyordu yazıda, bir İngiliz kitabının adı vardı yalnız, ona dayanarak yazılmış. Üniversite kitaplığına gidip aramalı bu İngiliz kitabını, ama “ağırım” gene; merak da ediyorum: Ortaçağdaki bu olayla uzaktan yakından ne ilgileri olabilir? Senin çok okumuş bir arkadaşın vardır belki, ona sor bakalım.

Gönderdim kitapları sana. Şunu demek istedim ki, kızmıyorum, son zamanlarda yaptığım en akıllıca iş bu. Ressam Ales’in albümü bitmiş, yeni baskı yılbaşına çıkıyormuş, onun yerine Çehov’un “Babicka”smı aldım sana; çok kötü baskı, okunacak gibi değil, sen görseydin almazdın belki.
Sanatoryum yangını üstüne etraflı bir şeyler duydun mu? Grimmenstein’a gitmek isteyecek herkes şimdi, onların da yanına varılmaz artık. Oraya, beni görmeye nasıl gelir H.? Meran’da olduğunu yazmamış miydin?
Kocanla buluşmak niyetinde hiç değilim, üzülme. Kalkıp o beni görmeye gelmezse -hiç sanmam-karşılaşmamız olacak şey değil.
Yolculuğum gecikiyor gene, işim var, bitireme-dim daha. Bak, hiç sıkılmadan “işim var” diyebiliyo-rum. Güç olduğundan değil, ama ben ölüme yaklaşmışım, uykunun ölüme benzediği gibi, yarı uykudayım ben de. “Venkov” dergisinin yerden göğe hakkı var. Göç etmeli Milena, göç etmeli!
Anlamıyorum diyorsun, hastalık de buna, anlarsın belki. Psikanalizin aydınlatmaya uğraştığı şeylerden biri de bu. Ben, hastalık diyemiyorum, bence psikanalizin iyi etme çabası, korkunç bir yanılgıya uğramış burada. Kişinin yürekler acısı durumu bir yana, hastalık denen şey inançlara dayanır; darda kalan insanın herhangi bir ana kucağına yapışıp kalması bu; psikanaliz dinlerin temelini de buraya bağlıyor; kişilerin rahatsızlığı, tedirginliği bundan geliyor, diyor. Ama günümüzde bir din etrafında toplanmalar göze çarpacak kadar değil; sayısız tarikatlar, mezhepler var ama, bunlar tek kişilerin elinde kalmış; görünüşe aldanıp yanüıyoruz belki de, belli olmaz.

Bu yapışıp kalmalar, bu kök salmalar beslenecek toprağı bulunca, insanın kişiliğini çıkarmıyor mu ortaya? Koparıp atamazsın, bir “obje” bulmuşsundur, onda yaşar, giderek daha da beslenir (bedeninde de); bunu mu iyileştirecekler?
Benim durumumu üç halkaya ayırıp öyle anlatabilirim: Derinlerde, içte, bir A var, sonra B, sonra C geliyor. İçteki o çekirdek A, B’ye sorar: “Neden eziyet çeker bu adam? Neden güvenmez kendine? Neden her şeyden elini eteğini çekmiştir? (Bu her şeyden el çekme isteyerek değildir elbet, el çekme zorunda kalınmıştır da ondan.) Neden gülüp oynamaz, neden yaşamaz?” (Diyojen de bu bakımdan çok ağır hasta değil miydi? İskender içimizden biriyle konuşsaydı, mutlu olurduk, ama Diyojen küçümsedi onu, güneşimi karartma dedi; o korkunç, o yanan, yakan, insanı çıldırtan Yunan Güneşini istiyordu. Ne yapsın? Hortlaklarla doluydu fıçısı.) C, yani bedenimiz, bir açıklamada bulunmaz bize, davranışlarında ona yalnız B buyruk verir. C, korkunç baskılar altında, ölüm terleri dökerek iş görür. (Alnımızı, yüzümüzü, şakaklarımızı, saçımızın diplerine dek, kısacası bütün kafamızı sırılsıklam eden böyle bir korku terini bilir misin? C bunları çeker işte.) Senin anlayacağın, C, anlamadan korkuyla iş görür; bilir A’nın B’ye her şeyi açıkladığını, B’nin de her şeyi doğru anladığına inanır.

Yüreği açık bir insanım, Milena. (Yalnız el yazım daha açık seçikti eskiden, öyle sanıyorum; ne dersin?) “Tutsaklığın” göz yumduğu kadar açık yürekliyim, az şey değil bu; hem sonra “tutsaklık” gün geçtikçe gevşiyor. Ama “bunu” koz diye kullanamam, koz bu olamaz. Bir özelliğim var, herkese benzemeyen biriyim, dış görünüşümle değil, ama bir ölçüye vurursan, onlardan çok ayrı olduğum çıkar ortaya. Bak, sen de ben de özelliği olan Batılı Yahudilerden çeşitli örnekler gösterebiliriz, değil mi? Ama bana öyle geliyor ki, ben içlerinde en Batılısıyım; biraz şişirerek söylersem, bu şu demektir: Hiçbir şeyime göz yumulmaz, rahat edeyim diye bir dakka bile verilmemiştir bana; zaten hiçbir şey verilmez bana, her şeyi kendim çabalayarak elde etmek zorundayımdır, yaşadığım günlerle geleceği değil, geçmişimi bile kendim yaratmak zorundayım, doğal olarak herkesin bir geçmişi vardır belki, ben onu bile kendim elde etmek zorundayım; bence bu en zor iş, dünya sağa mı dönüyor? -Bilmiyorum ya-ayak uydurabilmem için benim sola dönmem gerekiyor! Nasıl başa çıkarım? Gücüm yetmez ki; paltom ağır gelirken, nasıl taşırım koskoca dünyayı sırtımda? Bırak benim güçsüzlüğümü, kimin gücü yeterdi bütün istenenleri yerine getirmeye? Kendi gücümüzle bu işlerin altından kalkabilmeyi denemek çılgınlıktır, çılgınlıkla da ödenir. Onun için, senin yazdığın gibi “bunu” koz olarak kullanamam. İstediğim şeyi yapmak elimde değil benim, istemek bile elimde değil; ben yalnız olduğum yerde durabilirim, başka şey isteyemem, istemiyorum da, zaten.

Sanki sokağa çıkmadan önce yıkanıp taranmamız yetmiyormuş gibi, üstelik – gerekli nesneler hep eksik olduğundan- giysini, ayakkabılarını, şapkanı, bastonunu da kendin yapacaksın diyorlar örneğin! Hiçbirini sağlam yapamazsın elbet; sokak aralarında foyan ortaya çıkmadı diyelim, ama caddeye çıkar çıkmaz üstün başın dökülür de çırılçıplak kalıverirsen, ne yaparsın? Bu durumda eve kaçmanın sıkıntısını düşün! Bir de ister misin, yan sokakların birinde Yahudileri kovalayanlarla karşılaşasın?

Ters anlama beni Milena, bu adam yitirmiş kendini demiyorum, bunu demiyorum, hayır, ama çıkarsa caddeye işte o zaman yitirir kendini; kendi de rezil olur, dünyayı da rezil eder.
Son mektubun pazartesi günü elime geçmişti, ben de hemen o gün karşılığını yazmıştım sana.
Paris’e yerleşmek istiyormuş kocan, öyle bir söylenti var burada; yeni bir karar mı bu?
Bugün iki mektubun geldi. Elbette haklısın Milena; kendi yazdıklarımı düşünerek utanıyorum, açmaya korkuyorum mektuplarını. Hiç değilse yalan şeyler yazmıyorum sana, daha doğrusu gerçeği söylemeye çabalıyorum; düşün, bir de yalan şeyler yazsam ne yapardım? Nasıl elim varıp da açabilirdim mektuplarını, verdiğin karşılıkları nasıl okuyabilirdim? Çıldırırdım, demek kolay. Diyeceğim: yalan söylemediğimden ötürü büyük bir övünme payı çıkarmamalıyım, yaptığım şeyin övünülecek yanı yok, ne yapıyorum sanki? Yazılmaması gerekeni yazmaya, anlatılması zor olanı anlatmaya çabalıyorum; içimde duyduğum, kanıma işlemiş olan şeyler açıklanabilir mi? Aslında belki hep o sözünü ettiğim korkudan başka bir şey değil demek istediğim; ama ne türlü korku? Her şeye sinmiş, her yerde var, sağıma baksam korkuyorum, soluma baksam korkuyorum, bir söz söyleyeceğim diye korkudan titriyorum. Ama kim bilir, belki bu korku yalnız korku değil de bir şeylere ulaşmak isteği, bu istek korkudan da güçlü!

“Onu ben bu duruma getirdim, ben yıktım onu” demen, çok saçma Milena. Suçlu benim; yalana başvurulduğu için benim suçlu; bugün bile kaçıyoruz gerçekten, gene yalan ağır basıyor… de ki: Korkudan ötürü, benden ya da insanlardan çekindiğinden ötürü, ama yalan hep var. Suya gitmeden önce kırıktı bu testi! Ben de şimdi yalana başvurmamak için kesmeliyim burda. Korkunç şey şu yalan, kişiyi kemiren daha korkunç bir şey düşünemiyorum. Yakarıyorum sana: n’olursun konuşturma beni artık… Mektuplarımda da Vi-yana’da da susmam gerekir. “Ben yıktım onu” diyorsun; ben de, senin kendini nasıl yiyip bitirdiğini görmüyor muyum? “Sokağa çıkınca rahat bir soluk alabiliyorum ancak” diyorsun; ama ben burda sıcacık odamda oturuyorum, sırtımda sabahlığım, ayağımda terlikler, rahatım, gözüm saatte… (Ne yapayım? Saati izlemek zorundayım.)
Avusturya’dan izin kâğıdım gelmeden çıkamam yola. Üç günden uzun sürecek kalmalar için özel bir izin gerekiyormuş. Bir hafta önce yazdım, karşılığını bekliyorum.
“Ben yıktım onu” sözü çıkmıyor usumdan. Tersine inanmak kadar gerçeğe aykırı bu söz. Bu ne benim suçum, ne de başkalarının. Ben karanlıkların adamıyım, ortalara çıkmamam gerekir, en doğrusu bu.

Franz Kafka
Milena’ya Mektuplar

Yorum yapın

Cafrande.org’u

‘ta BEĞENda TAKİP Et

Yereli yaşa, evrensel düşün!.. www.cafrande.org

Önceki yazıyı okuyun:
Şimdi Saat Kaç: Bir Ressam Olarak Fikret Mualla, Sanat ve Nevroz – Ferid Edgü

Üç yıl önce, Çakallar1 adını verdiğim bir karnesi için yazdığım sunu yazısında, Fikret Mualla'nın yaşamıyla resimleri arasındaki çelişkiyi belirtiyor, akıl...

Kapat