KAFKA VE HUKUKUN AÇIK KAPISINDA BEKLEYEN JOSEF K.’LAR

“YALAN DÜNYANIN DÜZENİ HALİNE GETİRİLİYOR…”
Dava, Franz Kafka

Kafka, dünya edebiyatının en çok tartışılan yazarlarından biri ve “dünya kültünün nesnesi”dir. Onun gerek kişiliği gerek eserleri üzerine sayısız analiz yazısı yazılmış ve Canetti, Sartre, Bataille, Camus, Gide, Borges, Blanchot, Deleuze, Guattari, Steiner gibi birçok önemli düşünür de onun yazınsal dehasını irdelemekten kendilerini alamamışlardır. Kafka, erken modernite (1883-1924) sürecinde yaşadığı halde, eserleri, daha sonra gelişen modern-post-modern dönemin otoriter/kapitalist yapılarına ilişkin güçlü öngörü ve sezgiler taşır. Örneğin Ceza Sömürgesi’nin, kurbanlarına, kendi icat etiği işkence aletiyle acı çektirmekten zevk duyan subayının, daha sonra Nazi rejiminin akıl almaz işkence yöntemlerini uygulayan SS’lerini haber veren bir öngörüyle kurgulandığı söylenir. İşkenceci fail, Nazi türü faşizmin mutlak otoritesine tereddütsüzce biat etmekle kendini yükümlü gören, ruhu ve aklı kötürüm, makineleşmiş bireyinin habercisidir. O, bir tapınmayla sahiplendiği sistemin emri altında iş gören bir işkenceci de değildir sadece; ruhunu ve bedenini söz konusu örgütlü kötülüğe katmış ve onu, kendi varoluşunda bilinçli olarak üreten “kötülüğün sıradanlığı”nın temsilcisidir. Kafka’nın Dönüşüm’de kapitalist sistemin bireyi kendisine ve doğaya yabancılaştırması sorununu öngördüğü; Şato’da da hikâye boyunca bir türlü şato sahibine ulaşamayan kadastrocu tipiyle, aslında günümüz post-modern kapitalist sistemlerin artığına dönüşmüş, aklı ve duyguları karışık, kendi yarattığı algı tuzaklarına düşerek yönünü ve anlam dünyasını kaybetmiş bireyini öngördüğü söylenir. Ayrıca bir iddiaya göre, Kafka, Şato romanının müsveddelerinde kahramanına “Bu şekilde başkalarıyla değil, kendimle mücadele ediyordum,” cümlesini kurdurur, ancak daha sonra böyle bir yoruma ulaşmayı okuyucuya bırakmak için o cümleyi siler. Kafka’nın kurmayı tasarladığı bu cümle veya bu anlamı yerleştirdiği altmetinle de okurunu, asıl çıkmazının fizikî olarak kapitalist sistemin yarattığı engeller olmadığı, asıl sorunun içine düştüğü algı tuzağı olduğu düşüncesine taşımak istediği söylenir. Dava romanında ise kahramanının, bir türlü iletişim kuramadığı yetkililerden adalet talep etme çabalarını anlatırken, bir edebî eserin sınırlarını aşan ve özel bir hukuk düzenine dikkat çeken bir öngörüyle, egemen gücün keyfî uygulamalarının yaratacağı dehşet verici dünyaya işaret eder. Üstelik bunu, G. Orwell’ın tersine politik olmayan bir tarzda yapmayı tercih eder.  Kafka, kendisi de bir hukukçu olmasına ve hukuki bir meseleyi anlatmasına rağmen bir hukukçu bakış açısıyla da yazmadı ama Josef K.’nın, zamanın Avusturya-Macaristan yasalarına göre cezai takibata maruz kalırken yaşadıklarını ve alt grup bürokrasi memurlarının davranış biçimlerini ustalıkla betimlemeyi başardı. Fakat bütün bu seküler okumalardan farklı olarak, sözü edilen romanların teolojik yorumların da analiz nesnesi olduklarını belirtmek gerekir.

Dünya edebiyatında, yazma tarzı, yazarın kendi adıyla bir kavrama dönüşerek, “Kafkaesque” özgün bir içerik kazanmış tek yazar Franz Kafka’dır. Bu kavram, Kafka okumaları geliştikçe içerik kazanıyor ve giderek sadece bir edebî tarz olmakla kalmıyor; psikolojik, sosyolojik ve politik analiz alanlarını da kapsayan bir nitelik kazanıyor. Merriam-Webster Online Dictionary, 2008’de Kafka’nın edebî tarzını ifade eden bir terim olarak “Kafkaesque” kavramını, “anlamak, ilişkilendirmek, önermek ve ayrıca kâbus gibi karmaşık, tuhaf” sözcükleriyle tanımlar. İngiliz şair, akademisyen Jeremy Adler ise “Kafkaesque” kavramının yukarıdaki tanımlarına; “kâbus durumları, her şeyi kapsayan bir bürokrasi, baş döndürücü totaliterlik, sonsuz hiyerarşiler ve derin varoluşsal bir açı” sıfatlarını ekler. Bu tanımlamalardan da anlaşılacağı üzere yazarın eserleri belirsizliği, güvensizliği, geçiciliği ve bilinemez olanın paradoksal rolünü vurgulayan örüntülerle, simgelerle doludur. Kafkaesk sıfatların bugün yaşadığımız politik süreçlerin de tanımlayıcıları olması, bir tesadüften daha fazlasına işaret eder kanaatindeyim. Kafka’nın, modernizmin getirisi olan toplumsal düzlemdeki rasyonel örgütlenmenin, insan davranışının öngörülemezliğiyle sürekli olarak altüst oluşunu, metaforlarla anlattığına tanık oluruz. Olay tanımlarında, birey ve toplumun davranışlarını rasyonelleştirme çabaları, görünür yaşamın dış yüzeyi altında gizlenen bir kaos duygusuyla sürekli zayıflatılır ve bu da şeylerin bir düzen edinmesini engeller. Bunların yanı sıra Kafka’nın eserlerinde ısrarla ve belirgin biçimde özel bir hukuk düzenine atıf vardır. Modern hukuk, adalet ve bürokratik örgütlenme biçimleri; birey, toplum ve hukuk; egemen güç ve hukuk ilişkisinin karmaşıklığına ilişkin kolayca fark edilmemiş ayrıntılara dikkat çeker. Örneğin birey ve sosyal grupların, daha önce kişilerarası güvene ve gayri resmî yaptırımlara dayanan bir sosyal örgütlenme yapısı içindeki yaşam alışkanlıklarından kopup, resmî sözleşme ve resmî yaptırımlara dayalı bir dönüşümün yaşandığı yeni bir toplumsal düzene icbar olmalarının sonucu olarak, bireyin farklı hegamonik güçler arasındaki gerilme yakalanışını resmeder. Fakat Kafka üzerine söz söylemenin büyüsüyle konuyu daha fazla dağıtmadan, bu yazının amacı ve konumuzun içeriği gereği, Dava romanında tarif edilen hukuk sistemi ve onun bugüne ilişkin bize ne anlattığı meselesine geçelim isterim.

“Josef K. iftiraya uğramış olmalıydı, çünkü kötü bir şey yapmadığı halde bir sabah tutuklandı.” Bu cümlelerle başlar, Dava. Josef K. kahvaltısını yapmak üzere odasında beklerken teklifsizce içeri dalan tuhaf kılıklı iki görevli tarafından kendisine, tutuklandığı söylenir. Josef K. o sabah güne başlarken yaşamının bir önceki günkü gibi olacağını umarken, tam tersi olur ve çaresiz çırpınışlar içinde, artık kendi yaşamının sahibi olmadığını fark eder. Bu fark edişin, günümüzde, yaşamlarımızın kapitalist sistem tarafından rehin alınışına ilişkin fark edişimize denk düştüğünü de söyleyebiliriz. İçeri giren adamlar, Josef K.’nın “Kimsiniz?” sorusunu duymazdan gelerek ve mevcut durumun nedenini öğrenme çabasını da sonuçsuz bırakarak, kendilerinin, sadece, ona tutuklu olduğunu bildirmekle görevli olduklarını, tutukluluğunun nedenini bilmediklerini ve üstelik bununla da ilgilenmediklerini bildirirler. Sonuçta, kahramanımız, tüm çabalarına karşın idamına kadar giden bu tuhaf yargısal sürecin doğasını tam olarak anlayamayacak ve neyle, niçin suçlandığını da öğrenemeyecektir.  Kurgusal bir metinden alınma üstteki cümlelerin, bugün için, yaşadığımız gerçekliği ne denli temsil ettiğini anlamak için kurgu cümlelerinin içindeki özel ismi, yani Josef K.’yı çıkararak kendi ismimizi ekleyebilir ve günümüzde içinde bulunduğumuz hayatın gerçekliğiyle karşılaştırabiliriz. Sanırım bu durum, hiçbirinize, gerçeklerden uzak ve hayalî gelmeyecek ve hatta hepiniz, Kafka’nın anlatısında geçen hukuki tuhaflığa benzer bir durumun çok daha korkuncunun rahatlıkla başınıza gelebileceğini düşünüyor olacaksınız. Bu anlatılanları akılda tutarak cevabını merak ettiğimiz bir soruyu sorarak ilerleyelim. Soru şu: Kafka metinlerindeki tuhaf kurguların, tuhaflığı bir tarafa, günümüz gerçekliğiyle bu denli örtüşmesini, Kafka’nın sekmez öngörüsü ve gerçekçiliğiyle ilgisi olduğunu düşünebilir miyiz? Bizler bu sorunun cevabını vermek için düşünürken, bizlerden çok önce, zamanın Macaristan hükümetinin kültür bakanı olan Georg Lukács’ın, 1956 yılında, ülkesine müdahale eden Sovyetler Birliği yetkilileri tarafından, apar topar tutuklandığında, yanındakilere Almanca, “Kafka gerçekten realistmiş,”  dediğinde, cevabı “evet” olarak verdiğini hatırlatalım. Bu bağlamda, Kafka’nın yüz yıl önceden, günümüz totaliter rejimlerinin hukuku işletme biçimlerini; sistem, birey ve toplum ilişkilerini; bireyin yabancılaşmasını, hiçlik, yalnızlık ve varoluş kaygıları içinde çırpınışını, gerçekçi analiz ve isabetli öngörülerle romanlarına konu etmesinin ve bütün bunları, tuhaf ve karmaşık alegorilerle gerçekleştirme biçiminin neden bu kadar ilgiyle karşılandığını anlayabiliriz.

Kafka’nın yazma süreçlerine ilişkin yazar, editör Serge Bonnery ile yapılan bir röportajda, Bonnery Dava  için, Kafka’nın ilk önce romanın başını ve sonunu yazdığını ve böylelikle iki sınır arasında bir yazı alanı açmış olduğunu söyler. Bu yaratıcı yazma biçiminin, Josef K. ve dahi bugün için biz fanilerin gadrine maruz kaldığı hukuk sistemi karşısındaki çaresizliğini simgelemek açısından bilinçli bir seçim olduğunu düşünebiliriz. Başı ve sonu önceden belirlenmiş hukuki metinlerin arasına sıkıştırılmış davanın kurbanı olacak olan bireyin, o yazgısal aralıkta, kendini savunmak için söyleyeceği, yapacağı her şeyin sonuçsuz kalacağı açıktır. Bireyin, başı ve sonu önceden belli hukuki metinlerin(!) arasına sıkışmış hukuksal güvencesizlik durumu, onun varlığının askıya alındığı, zamandışılaştırıldığı bir mecrayı ifade eder. Başka bir ifadeyle söylersek, bireyin hukuka dayandığı söylenen bir sistem içindeki hukuki varlığının geçersizleştirilerek hiç edilmesi, hukukun bilinçli olarak kendini de yok ederek tersinden bir güce dönüştüğü ve görünüşte birey için fizikî bir engelin olmadığı, hukukun kapısının açık olduğu bir durumun ontolojik çelişkisini anlatıyor. Fakat asıl mesele de bu noktada başlıyor çünkü fizikî engelin olmadığı, hukukun kapılarının açık olduğu bir zeminde içeri girilebilmesi gerekirken, içeriğinden, anlamından ve referanslarından yoksun bırakılan ve ancak biçimsel olarak korunan o kapılardan gerçek anlamda içeri girilememektedir. Kafka bunu, Dava’da, birçok farklı biçimde yorumlanan bir mesel ile anlatır. Taşradan, bir hukuk kapısı (simgesel) önüne çağırılıp gelen bir kişi, görünüşte hiçbir engel olmadığı, kapı açık olduğu ve kapıcı kendisine fiziksel bir tehditte bulunmadığı halde içeriye giremez. Kapıcı onu, girmemesi konusunda sadece uyarır ve ona seslenerek “Sana bu kadar çekici geliyorsa, yasağıma karşın girmeyi bir dene. Ancak şunu bil ki, ben güçlüyüm. Ve ben sadece en alt derecedeki kapı bekçisiyim,” der. Adam iyice ihtiyarlayana kadar bekler ve sonunda kapıcıya, bu hukuk kapısına bunca yıl içinde neden kendisinden başka birinin de gelmediğini sorar. Kapıcı da o kapının sadece onun için olduğunu söyler. Bir ömürlük bekleyişin sonunda, ‘Herkes yasaya göre ölüyor,” diyen taşralı adamın meselinde dikkat çeken iki temel nokta vardır: açık kapıdan girememek ve kapı bekçileri…

Hukukun açık kapısından içeri girememenin, giriş ve çıkış arasındaki görünmez duvarın yarattığı engelin kötürümleştirici paradoksu, birçok düşünür tarafından farklı biçimlerde yorumlandı. Fakat ben, konunun, filozof Giorgio Agamben tarafından Homo Sacer adlı çalışmasında ele alınma biçimine değineceğim. Agamben analiz boyunca egemen istisna kavramının “ne ve nasıl” olduğunu irdeler. Agamben’in analizinde, egemen güç, yasa koyucu olarak yasaya dahildir ancak yasa yetkisine tabi olmayan bir birey olarak dışta bırakılır. Egemen güç eşzamanlı olarak kendini dahil etme ve hariç tutma, yani bir çeşit kendini askıya alma yoluyla hem gücünü hem de kendini korur. Agamben Kafka’nın meselini bu perspektiften okur ve hukukun tam ve belirli olarak hiçbir şeyi emretmediği bir noktada, kendisini en büyük güç, saf güç olarak teyit ettiğini düşünür. Egemen gücü temsil eden kanun, vatandaşlardan ne beklediğini açık ve kesin hükümlerle ortaya koymayarak, her an ve her zaman onlar üzerinde sınırları ve hükmü kestirilemeyen bir güç olduğu algısını işler ve ülke sakinleri, bu korku ve güvencesizlikle onun kapısının önünden hiç ayrılmazlar. Ancak yasa gücü olarak içeri de alınmaz, güce ortak edilmez ve dışlanırlar. Fakat dışlanma da yasayla ilişki içinde gerçekleşeceğinden sonuçları itibarıyla da yasaya dahil edilirler. Bu çok net anlamda, onlara kurulmuş bir tuzaktır.

Agamben, bu dışta ve içte bırakılma durumunu tarif ettikten sonra, egemenliğin simetrik karşıtı olan Homo Sacer kavramını tartışıyor. Bu kavramlardan Kafka’nın Dava romanına geçmek hiç de zor olmaz, zira Josef K. olayında da kahraman hem yasadan dışlanır hem de sonuçları bağlamında içerilir. Josef K. hukukun kapısındadır ama hukuka tesir edemez, gerçek anlamda içeri dahil edilmez. Sadece hiçbir kanıta ihtiyaç duyulmadan yapılan suçlama karşısında derdini anlatmaya çalışmakla uğraşır. Anlatmaya çalışmakla uğraşır çünkü egemen konumdaki kanunun suçlamalarına gerçek anlamda karşı koymak için uygun muhatap bulamaz, zira hâkimler görünmezlik boyutundadır. Âdeta zamanın duvarındaki bir kırıktan paralel bir gerçeklik alanına geçmiş gibidir, Josef K. ses geçirmez, ulaşılamaz, tesir edilemez bir makama seslenmeye çalışıyor gibidir.

Agamben, Kutsal İnsan’da mesel ile ilgili olarak Derrida ve Cacciari’nin şöyle bir yorumda bulunduklarını söyler: “‘Hukuk’, diyor Derrida, kendisini korumayarak kendisini koruyor (se garde); kapı hep açık olduğu ve hiçbir şeyden dolayı açık olmadığı için, hiçbir şeyi korumayan bir kapıcı tarafından korunuyor (garde). Cacciari ise daha açık biçimde, şu gerçeğin altını çiziyor: Hukukun gücü, tam da zaten açık olan bir şeyi açmanın ve zaten içinde bulunulan bir yere girmenin imkânsızlığında yatıyor: Eğer kapı zaten açıksa nasıl bu kapıyı ‘açma’ umudu taşıyabiliriz ki?”[1]  Sözünü etiğimiz şeylerin, günümüzün siyasal ve hukuksal sistemleriyle benzerliği şaşırtıcıdır. Günümüz örneklerinde de fizikî olarak kapının açık olduğunu biliriz fakat kendi asli varlığını geçersizleştirmiş bir hukuk sisteminin açık kapısından içeri girmenin ontolojik imkânsızlığı yaşanır. Görünüşte her şeyin yerli yerinde olduğu, örneğin belli bir anayasanın, onunla uyumlu hukuk kurallarının, bu kurallara göre hareket etmekle görevli hâkimlerin, savcıların ve avukatlık sistemi olarak savunmanın yerinde durup durduğunu gördüğümüz ama aynı zamanda içeriksel olarak hepsinin askıya alındığını fark ettiğimiz bir çaresizlik, anlamsızlık durumudur söz konusu olan. Böylece egemen güç ve onun adına hareket eden hukuk gücünün, istisna halini süreklileştirip kendini askıya alarak işletildiği bir sistemde, bu gücün eyleyenlerinin yönetilenler üzerindeki keyfiliğinin ve fantasmalarının sınırı -sınırsızlığı da diyebiliriz-, hiçbir şekilde öngörülemeyecek bir aşırılığa da imkân tanıyor. Kafka’nın meseli de bu gerçeğin eksiksiz anlatımıdır. Fakat bu meselin bir başka yönü de bütün bu olanlarda, esasında Josef K.’ların basiretsiz entelektüelizmi ve kompleksli kibriyle sistemin onları bir “dönüşüm”e uğratmadaki amaçlılığını görememelerinin, bu sistemi bizzat kendi kifayetsiz ben-cil-liklerinde durmadan yeniden ürettiklerini idrak edememelerinin de rol oynadığıdır.

Agamben, hukukun açık kapısından içeri girememeyi, hukukun “mutlak güç”ünden dolayı artık hiçbir şeyi emretmediği, yani saf bir yasaklama durumu olarak da düşünüyor: “Egemen istisna tablosuna göre, hukuk, taşralı adam için geçersizliğiyle geçerlidir ve taşralı adamı dışlayarak içliyor ve içleyerek dışlıyor.”[2] Hukukun geçersizliğiyle geçerli olması ve sistem muhalifinin, bir taraftan sistemden gerek fiilî gerek hukuki olarak dışlanması ama aynı zamanda o hukukun en ağır cezai yaptırımlarına maruz bırakılıp dışlanarak içlenmesi durumu, güncel olarak yaşayageldiğimiz fiilî sürecin işleyişini de betimliyor. Egemen sistem, bir yandan hukuki bir varlık olduğu iddiasını, biçimsel gereklilikleri yerine getirerek sürdürürken ve bu algıyı işlerken diğer yandan bağlı olduğu hukukilik vasfının içeriğinden fiilen feragat ederek veya onu askıya alarak ve hatta tümüyle keyfileştirerek bireyin ondan yararlanma imkânını ortadan kaldırmaktadır. Ayrıca, savunma hukukunun kurum ve öznelerini hem suçun içeriğiyle hem suç isnat edilen failleriyle ilişkilendirerek işlevsizleştirmek, hareket edemez hale getirmek, bir fizikî engel çıkarmadan onu tümüyle devre dışı bırakmak, sistem açısından yaratıcı bir yöntem olarak iş görüyor. Kafka’nın Dava’sında da avukat, müvekkili Josef K.’ya mahkemenin savunma avukatlarını duruşmalara kabul etmediğini açıklar ama bu durumun, savunma avukatlarını gereksiz kıldığını kabul etmez. Bugün, yaşadığımız güncel örnekler üzerinden düşündüğümüzde de savunmanın şeklen korunması ancak içerik ve hükmün sonucuna etki anlamında tümüyle geçersiz kılınarak işlevsizleştirilmesi durumu, görünüşte açık olan hukuk(!) kapısından niçin girilemediğini başka bir yönden açıklar. Ayrıca Josef K.’nın yargılama süresince gerçek anlamda yargıçların hiçbiriyle karşılaşmaması da “yargılama” işlevini yerine getiren “yargıç”ın fiziksel varlığının simgesel bir değer olarak korunduğu ama işlevinden muaf tutulduğu bir durumu simgeler. Zaten Dava’nın yargıcı da bir çeşit görüntü, bir resim gibidir ve bir an belirip kaybolan bir simgedir: ”Yargıç cübbesiyle, bir adamı canlandırıyordu resim. Adam, taht gibi bir koltuğa kurulmuştu ve koltuğun parlak yaldızı açıkça belli olmaktaydı.”[3] Böylece yargı sistemi, bütün halinde çok daha üst bir gücün kararlarının kendisi üzerinden icra edildiği temsilî bir kurum olarak mecazlaştırılır ve gerçekliğini yitirir.

Oxford Üniversitesi akademisyenlerinden biri olan Ritchie Robertson, Kafka üzerine analizlerinde Dava’da serimlenen hukuksal yapının niteliğiyle ilgili farklı bir noktaya ışık tutar. Bu analizde de görebileceğimiz gibi egemen yapının hukuka yaklaşımı ve onu araçsallaştırmasındaki yöntemlerin belirleyici olduğu bir durum ortaya çıkar. Robertson’a göre Kafka zamanında egemen olan iki hukuk yaklaşımı mevcuttur. Şöyle der R. Robertson:

Bunlardan ilki, Alman İmparatorluğu’nun hukuk yasasında kutsal sayılan ve katı bir şekilde Kantçı olan yasa felsefesiydi. Suçlunun hareketlerinden ahlaken sorumlu olduğunu varsayan bu yasa yalnızca eylemin kendisine odaklanıp suçun tabiatına göre ceza veriyordu. Diğer yanda ise Avusturya hukuk yasası suçu yalnızca bir eylem olarak görmüyor, sanığın “kötü niyetini” de göz önünde bulunduruyor ve sanığı eyleme iten sebepleri, suç hükmünü vermede çok önemli bir faktör haline getiriyordu. Yani yasa dışı bir durum olmadan da ortada bir suç olabileceği görüşü, Avusturya yasalarının kabul ettiği bir düstur oluyordu.[4]

Bu duruma göre Josef K. asla suçunun ne olduğunu öğrenemez, kimse de ona bunu söylemez ve tam anlamıyla asla bir yargı sürecine dahil olmaz. Ancak görevliler tarafından ona, buraya geldiğine, tutuklandığına göre mutlaka suçlu olması gerektiğine ilişkin söylemler empoze edilir. Yargılama sürecinin kendisi, varsa bir suçu ve suçluyu ortaya çıkarmaya ve cezalandırmaya çalışmak yerine, icat edilmiş özel doğası gereği önce suç üretmeye, sonra da kendince uygun bulduğu bir özneye, bu suçu iliştirmeye çalışır. Dava’da sergilenen hukuk sistemi de Avusturya hukuk sistemini çağrıştırır ki uzun bir süredir, birçok ülkede, bu çeşit bir hukuk sisteminin uç bir noktaya taşınarak karikatürleştirilmiş örneklerine sıkça rastlarız.

Giorgio Agamben, Kafka’nın romanındaki hukuki statü için en uygun tabiri Scholem’in bulduğunu iddia eder. Bu tabirin, anlamı olmadan yürürlükte olma (Geltung ohne Bedeutung) olduğunu söyler.[5] Bugün için egemen yasaklamanın yapısının yürürlükte olan fakat anlamı olmayan bir biçimde sürdüğünü ve dünyanın her yerinde içeriklerinin sıfır noktasında yaşayan ve insanların, insanları tam bir terk etme ilişkisi biçiminde içine alan bir hukuk ve geleneğin yasaklaması altında yaşadığını da ekliyor görüşlerine. Gördüğümüz ve yaşadığımız üzere anlamı olmadan yürürlükte olan hukuk, istisnanın geçer kural haline dönüştüğü bir işleyişi tabii kılacaktır ve doğaldır ki böyle bir sistemde de bireyin en sıradan ve olağan davranışı sistem hukukunun keyfiyete dayalı kriminalizasyonunun tehdidi altında baskılanacaktır. Kafka’nın romanlarında betimlediği ve yeryüzünün birçok yerinde yaşamakta olduğumuz durum da budur. İnsanları “taşralı adam” gibi ne özgür ne de değil çizgisine tutsak eden günümüz totaliter, post-kapitalist düzen sahipleri ve onların kapı bekçileri olan hukuk sistemlerinin eyleyenlerinin, iktidarlarını, çağdaş hukukun da dayandığı evrensel değerleri örseleyerek, anlam alanlarını geçersiz veya araçsal kılarak sürdürmek istedikleri açıktır. Bu durumda soru şudur: Böyle bir sistem dayatması karşısında insanlar nasıl davranmalıdır? Ya da hukukun kapısı önünde bekleyen Josef K.’lar, gerçek anlamda o kapıdan içeri nasıl girmelidir? Elbette bunlar, cevap bulması zor sorular. Fakat belki de cevap, ilkin, hukukun kapısı herkese açıkmış ve her şey olağan işleyişindeymiş illüzyonunun bozulması ve bu çıplak gerçekliğin keskin ve net bir bakışla teşhir edilmesindedir ve ayrıca o açık kapıdan sistem muhaliflerinin neden giremediğinin açık biçimde topluma gösterilmesindedir. Ya da ne bileyim, belki de Kafka’nın ısrarla üzerinde durduğu paradoksal döngüden kurtulmaktadır cevap. Fakat bir hakikat var ki cevaplar çoğaldıkça, umutlar da çoğalacaktır.

9 Ağustos 2020 Pazar
Ahmet İlhan | Birikim Dergisi


[1] Giorgio Agamben, Kutsal İnsan, çev. İsmail Türkmen, Ayrıntı, 3. baskı, s. 66.
[2] A.g.e., s. 66.
[3] Franz Kafka, Dava, çev. Kamuran Şipal, İletişim Yayınları, 11. baskı, 2005, s. 101.
[4] Ritchie Robertson, Kafka, çev. Elif Böke, Dost, 1. baskı, 2007, s. 106
[5] Kutsal İnsan, s. 68.

Cevap Ver

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz