Kafka: Önemli olan, gökyüzüne kadar uzanacak bir kuleyi yapma düşüncesidir!

Babil Kulesi’nin yapımında ilkin bütün işler hayli düzen içinde yürüyordu, hatta belki gereğinden fazla bir düzendi bu; kılavuzlar, tercümanlar, işçi barınakları ve çevre yolları üzerinde gereğinden çok durulmuştu, sanki yüzyıllar boyu sürecek bir iş vardı ortada.

Hatta o zamanlar egemen bir görüşe göre, bu işte ne denli ağır davranılsa gene azdı; ama bu görüşü de fazla abartmamak gerekiyordu, yoksa kulenin temelini atmaktan bile çekinilebilirdi. Yani şöyle bir gerekçeden yola çıkılıyordu: Önemli olan, gökyüzüne kadar uzanacak bir kuleyi yapma düşüncesidir. Bu düşünce yanında üst tarafı ikinci planda kalır. Bir kez de böyle bir düşünce tüm büyüklüğüyle kavrandı mı, bir daha kaybolmazdı ortadan; insanlar dünya yüzünde yaşadıkça, kuleyi yapıp bitirmek için güçlü bir istek varlığını sürdürürdü. Ve bu bakımdan da gelecek hesabına tasalanmamak gerekiyordu; tersine, insanlığın bilgi dağarcığı sürekli zenginleşip durmaktaydı, mimarlık sanatı gelişmiş ve daha da gelişecekti; bizim bir yılda yapıp çıkardığımız iş yüz yıl sonra belki altı ayda görülecekti, hem daha iyi, daha sağlam. Öyleyse şimdiden bütün gücü bu iş için seferber edip didinmek niçindi? Kulenin bir kuşaklık sürede yapılma umudu bulunsaydı, o zaman bir anlam taşırdı bu. Ne var ki, böyle bir şey dünyada beklenemezdi. Hatta bakarsınız gelecek kuşak, daha üstün bilgi düzeyinden ötürü kendinden önceki kuşağın işçiliğinde kusurlar bulacak ve yeniden yapmak için eskiden yapılanları yıkacaktı. işte bu türlü düşünceler insanın elini kolunu bağlıyor, dolayısıyla kuleden çok işçi kentinin kurulmasına çalışılıyordu. Ülkenin çeşitli bölgelerinden gelen her topluluk kentin en güzel sitesine kendisi konmak istiyor, en kanlı çarpışmalara kadar vardırılan kavgalar yaşanıyordu. Giderek kavgalar bir türlü arkası alınmaz duruma gelmiş, bu da baştakilerin eline yeni bir gerekçe vermişti. Yeteri kadar üzerine düşülemeyişi de kule yapımının pek ağır ilerlemesine yol açıyor, hatta belki yapım işinin genel bir barışın sağlanmasından sonraya bırakılmasını gerektiriyordu. Ne var ki, vakit yalnız savaşmakla geçirilmeyerek, aralarda kentin güzelleştirilmesine de çaba harcanıyor, ama bu da kuşkusuz yeni çekişmelere yol açıyordu. Böylece ilk kuşak gelip geçmiş, ama arkadan gelen kuşakların hiçbiri birincisinden başka türlü çıkmamıştı; yalnızca yapı ustalığı sürekli gelişmiş, ama o geliştikçe savaş tutkusu da büyümüştü. Üstelik daha ikinci ve üçüncü kuşak, gökyüzünü ele geçirmede yararlanılacak bir kule yapmanın saçmalığını anlamıştı; gelgelelim, kuşaklar o denli birbirine bağlanmıştı ki, hiçbiri kenti bırakıp gidemiyordu.

Söylence olsun, şarkı türkü olsun, bu kentin bağrından kopmuş ne varsa, hepsi de kâhinler tarafından geleceği önceden haber verilmiş bir günün özlemiyle doludur; o gün gelince, dev bir yumruk kısa aralarla birbirini izleyen beş darbede kenti tuzla buz edecektir. Kentin armasındaki yumruk amblemi de işte buradan geliyor.

Franz Kafka
Kent Arması

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Italo Calvino’dan Bir Öylü: Büyük Balıklar, Küçük Balıklar

Zeffirino’nun babası hiç mayo giymezdi. Üstünde paçalarını kıvırdığı pantolonu ve tişörtü, başında beyaz bez kasketiyle gün boyu kayalıklardan ayrılmazdı. En...

Kapat