JOHN BERGER: ROSA LUXEMBURG’U ÖLDÜRÜP BERLİN’DE BİR KANALA ATTILAR, PARÇALANMIŞ BEDENİ ÜÇ AY SONRA BULUNDU!

0
54

“Modern proletarya sınıfı,” diye yazmıştın, “mücadelesini bir kitapta ya da teoride yer alan planlara göre sürdürmez; modern işçinin mücadelesi tarihin, toplumsal ilerlemenin bir parçasıdır ve tarihin orta yerinde, ilerlemenin orta yerinde, kavganın orta yerinde öğreniriz nasıl mücadele edileceğini.”

ROSA’YA ARMAĞAN

Özgürlük daima farklı düşünenler için olmalıdır

Rosa! Seni çocukluğumdan beri tanıyorum. Kari Lieb-knecht’le birlikte, gelecekte Alman Komünist Partisi’ne dönüşecek oluşumu kurmanızdan birkaç ay sonra, 1919′ un Ocak ayında seni döve döve öldürdüklerinde olduğun yaşın iki misli yaştayım.

Sık sık okuduğum bir sayfadan çıkıp gelirsin -bazen de yazmaya çalıştığım bir sayfadan- ve başını geri atarak gülümsersin. Ne tek bir sayfaya sığarsın ne de seni tekrar tekrar koydukları hapishane hücrelerine.

Sana bir şey göndermek istiyorum. Bu nesne bana ve-rilmeden önce güneydoğu Polonya’nın Zamosc kasabasındaymış. Senin doğduğun, babanın kereste tüccarlığı yaptığı kasabada. Ama bu nesnenin seninle olan bağlantısı bu kadar basit değil.

Bu nesne, Janine adlı Polonyalı arkadaşıma aitti. Tek basma yaşardı Janine, hayatının ilk iki yılında senin yaşadığın, kasabanın seçkin merkezinde değil, dışlara doğru sıkış tepiş bir banliyö evinde.

Janine’in evi ve küçücük bahçesi saksılarda yetiştirdiği bitkilerle doluydu. Yatak odasında bile saksılar vardı. Misafiri geldiğinde, yaşlı emekçi kadın parmaklarıyla işaret ederek her bir bitkinin kendine has özelliğini anlatmak kadar sevdiği şey yoktu. Bitkileriyle ahbaplık ederdi. Dedikodu yapar, şakalaşırdı onlarla.

Lehçe konuşamasam da kendimi en çok evimde hissettiğim Avrupa ülkesi belki de Polonya’dır. Polonyalılarla öncelik sıralaması diyebileceğim bir şey paylaşırım. Gücü, İktidarı hiç umursamaz çoğu, çünkü güç denen haltın akla gelebilecek her türüne maruz kalmışlardır. Engellerin etrafından dolaşacak bir yol bulmada ustadırlar. Hayatlarını sürdürmek için sürekli taktikler üretirler. Sırlara saygı duyarlar. Hafızaları kuvvetlidir. Kuzukulağı çorbasını yabani kuzukulağından yaparlar. Neşeli olmak isterler.

Sen de hapishaneden yazdığın öfkeli mektuplardan birinde benzer bir şey söylemişsin. Kendine acımak seni hep öfkelendirirmiş ve bir dostundan gelen bol sızlanmalı mektuba cevap veriyormuşsun. “O halde, insan kalmaya bak. Temel mesele, insan olmak. Bu ise kararlı, dürüst ve neşeli olmak demek, evet, herkese ve her şeye rağmen neşeli olmak, çünkü sızlanmak zayıfların işidir, insan olmak demek, gerektiğinde tüm hayatını seve seve ‘kaderin büyük terazisine’ koymak, fakat aynı anda her aydınlık güne ve her güzel buluta sevinmek demektir.” Son yıllarda Polonya’da yeni bir iş kolu gelişti, bu alanda çalışanlara stacz deniyor, yani “yer tutucu”. Bir adam ya da kadına kuyruğa girmesi için para veriliyor Ve çok uzun süre sonra (çoğu kuyruk aşırı uzun) stacz kuyruğun başına yaklaştığında, kendisi çıkıp yerini parayı verene bırakıyor. Kuyruklar yiyecek, mutfak malzemesi, izin belgesi, resmi damga, şeker ya da lastik bot için olabiliyor.

Hayatlarını sürdürebilmek için türlü taktikler icat ediyorlar.

1970’lerin başında, dostum Janine pek çok komşusunun o yakınlarda yapmış olduğu gibi trenle Moskova’ya gitmeye karar verdi. Kolay bir karar değildi bu. Topu topu birkaç sene önce, 1970’te, Gdansk ve diğer limanlarda katliam yaşanmış, greve giden yüzlerce tersane işçisi Moskova’dan gelen emirle Polonya askeri ve polisi tarafından vurularak öldürülmüştü.

Bolşeviklerin her türlü akıl yürütme yerine tartışmayı koymasında yatan tehlikeyi sen daha 1918’de, Rus Devrimi üzerine yazdığın yorumda öngörmüştün, Rosa. “Sadece hükümet taraftarlarına, Parti üyelerine tanınan özgürlük -bu insanların sayısı ne kadar fazla olursa olsun-özgürlük değildir. Özgürlük daima farklı düşünenler için olmalıdır. Bağnaz bir adalet kavramı uğruna değil, siyasi özgürlükte eğitici, sağlıklı ve arındırıcı her ne varsa bu temel özelliğe bağlı olduğu için ve ‘özgürlük’ özel bir ayrıcalığa dönüştüğü zaman bütün etkisi ortadan kalktığı için.

Janine Moskova’ya giden trene altın saün almak için binmişti. Altın orada, Polonya’dan üç kat daha ucuzdu. Bielorusski istasyonundan çıkmış, yüzük satan lisanslı mücevhercilerin olduğu arka sokağı bulmuştu. Dükkânın önünde altın almaya gelmiş “yabancı” kadınlardan oluşan uzun bir kuyruk vardı. Nizam ve intizam sağlamak için her kadının avucuna tebeşirle sıra numarası yazılmışa. Numaraları oradaki bir polis yazıyordu. Janine hazır ettiği rublelerle nihayet tezgâha ulaştığında üç altın yüzük aldı.

İstasyona geri dönerken sana göndermek istediğim nesne çarptı gözüne, Rosa. Sadece 60 Kapikti. Bir anlık hevesle onu samı aldı. Hoşuna gitmişti. Saksılardaki bitkileriyle muhabbet ederdi hem.

Dönüş treni için istasyonda uzun zaman beklemesi gerekti. Uzun süre bekleyen yolcular yüzünden adeta kamp yerine dönen o Rus istasyonlarını sen de bilirdin, Rosa. Janine yüzüklerinden birini sol elinin yüzükparmağına taktı, öteki ikisini daha mahrem yerlere sakladı. Tren geldiğinde merdiveni zar zor çıktı, bir asker ona cam kenarını işaret edince rahatlayarak içini çekti: Uyuyabilecekti. Sınırda hiç sorun yaşamadı.

Zamosc’ta, ödediği paranın iki misline sattı yüzükleri, buna rağmen istediği fiyat Polonya’daki bir dükkânda biçilecek fiyattan çok daha azdı. Tren biletinin parasını da düştükten sonra kenara koyacak biraz parası kalmıştı.

Sana göndermek istediğim nesneyi mutfak penceresinin pervazına koydu.

“Bir ansiklopedinin hedefi dünya üzerine dağılmış bütün bilgiyi toparlamak, birlikte yaşadığımız insanlara genel sistemi göstermek ve bunu bizden sonra gelecek insanlara aktarmaktır, böylece geçmiş asırlarda yapılmış işlerden gelecek asırlar da faydalanabilir, bizden sonraki nesiller daha fazla bilgi edinerek, daha erdemli ve mutlu yaşayabilir…”

1750’de oluşumuna katkıda bulunduğu Ansiklopedi’ yi böyle açıklıyor Diderot.

Pencere pervazındaki nesnenin de ansiklopedik bir yanı var. Bir kâğıt yaprağının dörtte biri büyüklüğünde ince bir karton kutu bu. Kapağında Yakalı Sinekkuşunun renkli bir resmi var, altında da Kiril alfabesiyle iki kelime: ÖTÜCÜ KUŞLAR.

Kapağı aç. İçinde üç sıra kibrit kutusu var, her sırada alnı kutu. Her kutunun üzerinde farklı bir ötücü kuşun renkli resmi var. On sekiz farklı ötücü kuş. Her resmin altında kuşun Rusça adı yazıyor. Rusça, Lehçe ve Almanca dillerinde büyük bir hararetle yazan sen bu isimleri okuyabilirdin muhtemelen. Ben okuyamıyorum, yaptığım ender kuş gözlemlerinin soluk hatıraları üzerinden tahminde bulunmam gerekiyor.

İnsanın üzerinden uçan ya da fundalıkta kaybolan bir kuşu tanıdığında duyduğu tatmin ne tuhaftır değil mi? Garip, anlık bir yakınlık içerir, sanki o tanıma ânında kuşa hitap eder insan -sayısız başka olayın uğultusu ve karmaşasına rağmen- o kuşa kendine özgü lakabıyla hitap eder. Kuyruksallayan! Kuyruksallayan!

Kumlardaki on sekiz kuştan beşini filan tanıdım belki. Kutular yeşil kavli kibritlerle dolu. Her kutuda altmış kibrit: Bir saatteki dakikalar ve bir dakikadaki saniyeler kadar. Her biri potansiyel bir alev.

“Modern proletarya sınıfı,” diye yazmıştın, “mücadelesini bir kitapta ya da teoride yer alan planlara göre sürdürmez; modern işçinin mücadelesi tarihin, toplumsal ilerlemenin bir parçasıdır ve tarihin orta yerinde, ilerlemenin orta yerinde, kavganın orta yerinde öğreniriz nasıl mücadele edileceğini.”

Karton kutunun kapağında, 1970’lerde SSCB’de ya-şayan kibrit kutusu koleksiyoncularına (filumenistlere) hitaben yazılmış kısa, açıklayıcı bir not var.

Notta şu bilgiler yer alıyor: Kuşlar, hayvanlardan daha önce evrimleşmişlerdir, günümüzde 5000 kuş türü olduğu tahmin edilmektedir, Sovyetler Birliği’nde 400 çeşit ötücü kuş vardır; genelde erkek kuşlar öter. Ötücü kuşlar gırtlaklarının alt kısmında özel ses telleri geliştirmislerdir, çoğunlukla çalılarda, ağaçlarda ya da toprakta yuva kurarlar, bol miktarda böcek tükettikleri için tahıl tarımına büyük faydaları vardır. Kısa süre önce Sovyetler Birliği’nin uzak köşelerinde üç yeni ötücü serçe türü tanımlanmıştır.

Janine kutuyu penceresinin pervazına koymuştu. Kutu ona keyif veriyor, kışın kuşların şakımalarını hatırlatıyordu.

Sen Birinci Dünya Savaşı’na şiddetle muhalefet ettiğin için hapse atıldığında mavi bir baştankaranın şakımasını dinlerdin: “Hep penceremin yakınında durur, ötekilerle birlikte beslenmeye gelir, o komik kısa şarkısını söylerdi, zii-zii-bey, ama kulağa bir çocuğun yaramaz bağırışları gibi gelirdi. Beni hep güldürürdü ve ona aynı sesle karşılık verirdim. Bu ay başında kuş diğerleriyle birlikte ortadan kayboldu, herhalde başka bir yere yuva kurmaya gitti. Haftalarca ne gördüm ne sesini duydum. Dün, çok iyi tanıdığım şarkısı aniden, hapishanenin bizim bulunduğumuz kanadını başka bir kanattan ayıran duvarın öteki tarafından geldi; ama fazlasıyla değişmişti, çünkü kuş arka arkaya üç kere zii-zii-bey, zii-zii-bey, zii-zii-bey dedikten sonra sustu. Sesi içime işledi çünkü’ uzaktan gelen bu telaşlı seslenişin anlattığı çok şey vardı – kuş hayatının koca bir tarihi.”

Janine, haftalar sonra, kutuyu merdivenin altındaki dolaba koymaya karar verdi. Bu dolap ona bir sığınak gibi görünürdü, sahip olduğu kilere en yakın şey, oraya zu-la derdi. İçinde bir teneke tuz, bir teneke şeker, biraz daha büyük bir teneke un, küçük bir tahıl çuvalı ve kibritler dururdu. Polonyalı çoğu ev kadını, bir ulusal kriz sırasında dükkânların rafları aniden bomboş kalırsa kullanmak üzere, hayatta kalmayı sağlayacak asgari malzemeyi böyle zulada tutardı.

Bir sonraki kriz 1980’de patlak verecekti. İşçilerin, artan gıda fiyatlarını protesto etmek için greve gittikleri Gdansk’ta başlayacaktı ve onların eylemleri hükümeti düşüren ulusal Solidarnosc, Dayanışma hareketini doğuracaktı.

“Modern proletarya sınıfı,” diye yazmıştın bir ömür önce, “mücadelesini bir kitapta ya da teoride yer alan planlara göre sürdürmez; modern işçinin mücadelesi, tarihin, toplumsal ilerlemenin bir parçasıdır ve tarihin orta yerinde, ilerlemenin orta yerinde, kavganın orta yerinde öğreniriz nasıl mücadele edileceğini.”

Janine 2010’da öldüğünde, oğluWitek kutuyu merdivenin alundaki dolapta buldu ve inşaat işçisi ve tesisatçı olarak çalıştığı Paris’e getirdi. Bana vermek için. Onunla eski arkadaşız. Arkadaşlığımız her akşam kâğıt oynadığımız zamanlar başladı. Embesil denilen bir Rus ve Polonya oyunu oynardık. Bu oyunda elindeki bütün kardan ilk kaybeden oyunu kazanırdı. Witek, kutunun benim ilgimi çekeceğini tahmin etmişti.

İkinci sıradaki kuşlardan birini pembe göğsünden ve kuyruğundaki iki beyaz çizgiden tanımıştım, keten kuşu. Tsuiit! Tsuiit!.. genelde sürü halinde bir çalının tepesinde ötüşürler.

“Beni aklıselime kavuşturmakta en çok yardımı dokunan küçük dostumun resmini mektupla birlikte yolluyorum. Gagasını çalımla havaya kaldıran, alnı sivri, kül-yutmaz bu yoldaş ‘Hypolais hypolais’, ya da bizim bildiğimiz ismiyle bahçe ötleğeni.” 1917’de Poznan’da hapistesin ve mektubuna şöyle devam ediyorsun: “Bu kuş pek antika. Diğer kuşlar gibi tek şarkısı ya da melodisi yok, Tanrı onu hitabet yeteneğiyle yaratmış, kürsüye çıkıp bahçeye dönerek nutuklar atıyor, hem de dramatik, heyecan dolu gayet yüksek bir ses, ani geçişler ve fazlasıyla dokunaklı cümlelerle. En olmayacak soruları soruyor, sonra aceleyle kendisi cevaplıyor, saçmasapan, en cüretkâr iddialarla, kimsenin savunmadığı görüşlere hararetle karşı çıkarak, ardına kadar açık kapılardan hışımla geçiyor, sonra aniden zaferle bağırıyor: ‘Ben demedim mi? Ben demedim mi?’ Bunun hemen akabinde dinlemeyi isteyen istemeyen herkesi sertçe uyarıyor: ‘Göreceksiniz! Göreceksiniz!’ (Her isabetli sözü iki kere tekrarlamak gibi kurnaz bir huyu var.)”

Keten kuşunun kutusu kibritlerle dolu, Rosa.

“Kitleler,” yazmıştın 1900’de, “aslında kendi liderleridir, diyalektik olarak kendi gelişim süreçlerini yaratırlar…”

Sana bu kibrit kutusu koleksiyonunu nasıl yollamalı? Seni öldüren katiller, parçalanmış bedenini Berlin’de bir kanala attılar. Kokuşmuş suyun içinde üç ay sonra bulundu. Bazıları senin cesedin olduğundan bile şüphe etti.

Sana kibritleri, bu karanlık zamanda bu sayfaları yazarak gönderebilirim.

“Vardım, varım, var olacağım,” demiştin. Bizim için oluşturduğun timsalde yaşıyorsun hâlâ, Rosa. Ben de bu kibritleri oluşturduğun timsale yolluyorum.

Hoşbeş
Yazar: John Berger
Yayınevi : Metis Yayıncılık
İngilizceden çeviren: Aslı Biçen

Cevap Ver

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz