Jean-Paul Sartre Sartre’ı anlatıyor: “Dile dökülmek istemeyen, karanlık bir yanım var”

Mıchel Contat tarafından Haziran 1975 yılında yapılan bu söyleşide söz konusu ölüm olunca eskiden hiç ölümü düşünmediğini belirten Sartre: “Hattâ bir ara, otuzuma doğru, ölümsüz olduğuma inandığımı biliyorsunuz. Ama şimdi artık kendimi ölümlü duyumsuyorum, ölümü düşünmeden. Yalnız, ömrümün son aşamasına geldiğimi, dolayısıyla birtakım yapıtlara girişemeyeceğimi biliyorum. Büyüklüklerinden ötürü, yoksa zorluklarından değil, çünkü anlama yeteneğimin aşağı yukarı on yıl önceki gibi durduğuna inanıyorum. Benim için önemli olan, yapılması gerekenin yapılmış olması. iyi ya da kötü oluşunun hiç önemi yok, ama tattım bu tadı. Ayrıca, daha on yılım var” dese de bu sözlerden 5 yıl sonra yaşama veda ediyor.

<< Söyleşinin ilk bölümüne buradan ulaşabilirsiniz]

C— Böyle başkalarına bağımlı duruma düşmek size ağır gelmiyor mu?
S.— Ağır sözcüğü aşırı kaçsa da evet — çünkü şu anda hiçbir şey dayanılmayacak kadar ağır değil. Her şeye karşın, bu bağımlılık epey tatsız. Tek başıma okuyup yazmaya alışkınım, ve gerçek aydın çalışmasının yalnızlık istediği inancındayım. Bununla, kimi düşünsel çalışmaların —giderek kitapların— ortaklaşa yürütülemeyeceğini söylemek istemiyorum. Ama* gerçek çalışma, insanı hem yazınsal yapıta, hem de düşünsel akıl yürütmelere götüren çalışma iki üç kişiyle yapılamaz. Şimdiki düşünme yöntemlerimizle, herhangi bir nesnelin karşısında kafada beliren düşüncenin üstünü örten perdenin kaldırılması yalnızlık istiyor.
C.— Bunun salt size özgü olduğunu söyleyemez miyiz?
S.— Ben de ortak çalışmalar yaptım, örneğin Öğretmen Okulu’nda, daha sonra Le Havre’da, başka öğretmenlerle birlikte, üniversite öğretimini düzeltme tasarısı üzerinde çalıştım. Bu tasarıda dile getirilenleri unuttum, sanırım pek önemi de yoktu. Ancak, bir zamanlar David Rousset ve Gerard Rosenthal’le birlikte yarattığımız «Başkaldırmaya Hakkımız Var» ve «Siyaset üstüne Konuşmalar» adlı yapıtların dışında, bütün kitaplarımı tek başıma yazdım.
C.— Size böyle özel sorular sormam canınızı sıkıyor mu?
S.-— Hayır, neden sıksın? Her insanın, kendisiyle görüşmeye gelen kişiye, benliğinin gizli kapaklı yanlarım söyleyebilmesi gerektiğine inanırım. Bence insanlar arasındaki ilişkileri çarpıtan şey, herkesin kendine birşeyler saklaması, bir şeyi gizlemesidir, bunu herkese açsın demiyorum elbet, o sırada konuştuğu kişiden bir şey saklamasın diyorum.
Öteden beri giz’in yerini saydamlığın almasından vanayım, günün birinde, gizleyecekleri bir şey kalmayacağı, gerek öznel yaşam gerek nesnel yaşam bütünüyle herkese açılacağı için iki insanın birbirinden saklayacak gizlerinin kalmayacağını şimdiden zihnimde canlandırabiliyorum. Şimdiki gibi bedenimizi karşımızdakine esirgemeden sunarken, düşüncelerimizi gizlememiz olacak şey değil, üstelik benim gözümde bedenle bilinç arasında herhangi bir yapı, doğa ayrımı yoktur.
C.— Bedenimizi esirgemeden sunduğumuz kişilere açmıyor muyuz düşüncelerimizi?
S.— Bedenimizi herkese sunuyoruz, hem de cinsel ilişkinin dışında bile: bakışlarımızla, dokunma duyusuyla. Siz bedeninizi bana sunuyorsunuz, ben de size: birbirimiz için bedenlerimizle varız. Ama düşünceler bedenin kılık değiştirmiş biçimleri oldukları halde, bilincimizle, düşüncelerimizle aynı şekilde varolmuyoruz birbirimizin karşısında.
Başkalarının gözünde gerçekten varolmak, hiçbir zaman yapılmasa da, sürekli olarak çırılçıplak bir bedenle varolmak istiyorsak, düşüncelerimizin karşımızdakine bedenimizden çıkıyormuş gibi gözükmesi gerekir. Sözleri ağızdaki dil söylüyor. En belirsiz, en uçucu, en yakalanmaz düşünlerin işte bu yolla dışavurması gerekirdi. Başka bir deyişle, geçmiş yüzyılların —tam bir budalalıkla- kadınla erkeğin onum saydıkları şu gizli-kapaklılığın, şu giz’ini ortadan kalkması gerekir.
C.— Sizce bu saydamlığı önleyen başlıca engel ne?
S.— Her şeyden önce Sıkıntı. Bunu derken, benimkilerden ayrı ilkelerden yola çıkan, onaylayamayacağım sonuçlara varabilecek edimleri dile getiriyorum. Sıkıntı, bütün düşüncelerin karşımızdakilere iletilmesini güçleştiriyor, çünkü başkasının kafasındaki düşüncelere ulaşabilmek için ne ölçüde benim ilkelerden yola çıktığını bilemiyorum. Bu ilkeler belli oranda aydınlığa kavuşturulabilir, tartışılabilir, ortaya konabilir elbet; ama önüme çıkan herkesle her şeyi tartışabileceğim varsayımı doğru değil. Bunu sizinle yapabilirim, ama komşumla ya da yoldan geçen biriyle yapamam; çok üstüne varırsam, benimle sonuna defa tartışmaktansa. dövüşmeyi yeğler.
Demek ki aslında, güvensizlikten, bilgisizlikten, korkaklıktan gelen, ‘karşımdakine her an güvenemeyişime ya da pek az güvenmeme yolaçan bir «kendine saklanan yan» var. Nitekim, karşıma çıkan herkesle her konuyu konuşmuyorum, ama elimden geldiğince saydam, yarısaydam obuaya çalışıyorum; çünkü içimizdeki hem bize, hem başkalarına karanlık gözüken yanın ancak başkalarına açık ve aydınlık olmaya çalıştığımız zaman aydınlığa kavuşacağına inanıyorum.
C.— Bu saydamlığı her şeyden önce yazıda aramadınız mı?
S.— Her şeyden önce değil, aynı zamanda. İsterseniz şöyle diyelim, yazıda saydamlığı en uç noktasına vardırmaya çalıştım. Ama Simone de Beauvoir’la, başkalarıyla, bugün burada sizinle yaptığım günlük konuşmalar var; sizinle konuşurken elimden geldiğince açık, doğru olmaya, öznel yaşamımı size bütünüyle sunmaya ya da sunmayı denemeye uğraşıyorum. Gerçekte öznelliğimi size hem bütünüyle sunuyorum, hem hiç kimseye göstermiyorum, çünkü içimde söylenmek istemeyen, kendime söyleyebileceğim, ama size aktarılmak istemeyen şeyler kalıyor. Herkes gibi foenim de dile dökülmek istemeyen, karanlık bir yanım var.
C.— Bilinçaltı mı?
S.— Yoo, hayır. Ben bildiğim şeylerden söz ediyorum. Her zaman bir tür küçük, dile dökülmeyen parça var, başkalarına söylemek istemediğimiz, ama bilinmek, en azından benim tarafımdan bilinmek isteyen bir parça. Bildiğiniz gibi, insan her şeyi söyleyemiyor. Ama daha sonra, ben öldükten, belki siz de öldükten sonra insanlar kendilerinden gittikçe daha çok söz edecekler, bu da büyük bir değişime yol açacak. Öte yandan, bu değişimin gerçek bir devrime bağlı olduğuna inanıyorum.
Bir insanın benzeri, insan kardeşi için bütünüyle varolması, onun da kendisi için aynı biçimde varolması gerekirdi, gerçek bir toplumsal uyum için. Bugün bu uyum gerçekleştirilemez, insanlar arasındaki tutumbilimsel (iktisadî), eğitsel, sevisel ilişkiler tamamlandığı zaman, «Eytişimsel Akim Eleştirilmesi’nde gösterdiğim gibi, bence insanlar arasındaki gelmiş, geçmiş ve bugünkü çatışkıların temeli olan maddesel darlık ortadan kaldırıldığı zaman gerçekleştirilecektir ancak.
O zaman da yeni karşıtlıklar, benim bugünden zihnimde canlandıramayacağım çatışkılar olacaktır elbet, ama bunlar her bireyin kendini karşısındakine bütünüyle vereceği toplumsal yaşamı kösteklemeyecektir. Böyle bir toplum ancak evrensel olabilir, çünkü dünyanın tek bir köşesinde eşitsizlik ve ayrıcalık sürerse, bunların doğuracağı çatışmalar yeniden ağır basar, ondan ona derken bütün toplumsal ve evrensel yapıya bulaşır.
C.— Yazı, giz’den ve karşıtlık’tan oluşmuyor mu? Uyumlu toplumda varlık nedeni ortadan kalkmayacak mı?
S.—Yazı giz’den doğuyor kuşkusuz, ama ya bu gizi saklamayı ve yalan söylemeyi — o zaman da ilginç olmaktan çıkıyor — ya da aydınlatmayı, başkalarının önünde kişiliğimizi ortaya vurarak yavaş yavaş eritip tüketmeyi amaçladığını unutmayalım — bu durumdaysa, benim insanlardan beklediğim saydamlığa doğru yürünmüş oluyor.
C.— 1971’de bana: «Sonunda doğruyu söyleyebileceğim gün gelecek» demiştiniz. Sonra eklemiştiniz: «Ama ancak imgelem ürünü bir yapıtta.» Neden?
S.— O günlerde, bir tür siyasal vasiyetnâme yerine geçecek, yaşamöykümün devamı olacak, sonradan vazgeçtiğim uzun bir öykü yazıp o güne dek düşündüklerimi dolaysız olarak içine koymayı tasarlıyordum. Bu öyküde zihinsel kurgu (fiction) pek az yer tutacaktı; okuyucunun: «Burada anlatılan Sartre’ın ta kendisi» diyebileceği bir kişi yaratacaktım.
Bunu derken, okur için roman kahramanıyla yazar yüzde yüz çakışacaktı demek istemiyorum, ama kahramanı anlamanın en iyi yolu, benden ona geçen şeyleri aramak olacaktı. Buydu yapmak istediğim: imgelemden gelmeyen, ama yine de kafada uydurulmuş bir yapıt. Bu dediğim, günümüzde, yazma, işinin ta kendisi oluyor. Kendimizi pek az tanıyoruz, ve benliğimizi henüz sonuna dek yansıtamıyoruz. En doğru yazma biçimi şöyle olmalı: «Elime kalem; aldım, benim adım Sartre, düşündüklerim şunlar.

C.— Herhangi bir doğru, kendisini dile -getirenden bağımsız olarak dile gelebilir mi?
S.— Gelir belki, ama, ilginç olmaz. Öylesi, yaşadığımız dünyadan bireyi ve kişiyi silmek, yalnız nesnel doğrularla yetinmek olurdu. İnsan kendi öznel doğrusunu düşünmeden nesnel doğrulara ulaşabilir. Ama burada, hem oluşturduğumuz nesnellikten, hem bu nesnelliğin ardındaki öznellikten sözetmek istiyorsak —ki bu öznellik, tıpkı nesnellik gibi insanın ayrılmaz parçasıdır—, o vakit: «Ben, Sartre» diye başlamak gerekirdi. Ama bugün böylesi yapılamadığına göre —çünkü kendimizi yeterince tanımıyoruz—, kurmaca yoluyla dolaylama yukarıda sözünü ettiğim öznellik-nesnellik birliğine daha iyi yaklaşabilmemize izin vermektedir.
C.— Öyleyse, öznel doğrunuza Roquentin ya da Mathieu aracılığıyla «Sözcükler»i yazarken daha çok yaklaştığınızı söyleyebilir misiniz?
S.— Belki, ya da isterseniz şöyle diyelim: «Sözcükler»in «Bulantı»dan ya da «Özgürlüğün Yolları»ndan daha doğru olmadığı kanısındayım. Bu, orada anlattığım olguların doğru olmayışından gelmiyor, ama «Sözcükler» de bir roman, doğruluğuna inandığım bir roman, ama yine de bir tür roman işte.
C.— Artık doğruyu söylemenin zamanı geldi dediğinizde, insan o güne dek hep yalan söylediğiniz kanısına kapılabilir.
S.—Hayır, yalan yok, ancak yarı yarıya, dörtte bir oranında doğruyu söyleme var… Örneğin, yaşamımın cinsel ve sevisel ilişkilerini anlatmadım. Zaten, herkesin kozlarını ortaya koyup açıkça oynayacağı bir toplum kurulmadıkça böyle bir şeyin gerekliliğine de inanmıyorum.
C.— Peki siz kendinizle ilgili her şeyi bildiğinize emin misiniz? Hiç hekime gidip ruhçözümlemesi yaptırmak gelmedi mi içinizden?
S.— Geldi, ama kendi başıma anlayamadığım şeyleri anlamak için değil. İlk taslağını 1954’te yazdığım «Sözcükler»1 1963’te yeniden ele aldığımda, ruh hekimi bir dosta, Pontalis’e benimle bir ruhçözümlemesine girişip girişmeyeceğini sordum, kendimi daha iyi anlamaktan çok, ruhçözümlemesine duyduğum düşünsel merakla. Yirmi yıllık dostluk ilişkimizden ötürü, haklı olarak böyle bir denemeye girişemeyeceğini söyledi. Zaten bu öneri benim için de havada bir düşünceydi, bir daha üstünde durmadım.
C.— Yalnız, romanlarınızı okurken, cinsel yaşamınızın nasıl geçtiğini sezdiren bir sürü şey yakalanabiliyor.
S.— Evet, giderek düşünbilimsel yapıtlarımda bile yakalanabilir. Ama onlar cinsel yaşamımın yalnız bir ânını canlandırıyor. Gerçek kişiliğimin bulunmasına yetecek kadar ayrıntılı ve karmaşık değiller. Ee, diyeceksiniz, neden söz ettiniz öyleyse? Yanıtım şöyle: çünkü yazar kendinden bütünüyle söz ederek anlatmalıdır dünyayı.
Yazarın imgeleminde uyduracağı şey, dünyadan nesnel bir varlık gibi söz ederken, aynı zamanda ona karşı çıkan, onunla çelişen öznel varlığına da değinmesidir. Yazar, bu ikisinin oluşturduğu bütünü örten perdeyi sonuna dek kaldırmaya çalışmalı, ikisini de hep hesaba katmalıdır, işte bu yüzden kendisinden söz etmek zorundadır, nitekim iyi kötü, eksik gedik ya da olabildiğince eksiksiz, dünya kuruldu kurulalı böyle yapılmıştır.
C.— Peki yazının özgüllüğü nerde kaldı? Nesnellik-öznellik ikilisinden yazmaksızın, konuşarak da söz edebiliriz, öyle değil mi?
S.— İlke olarak .-evet, ama gerçekte konuşma dilinde yazı dilindeki kadar çok şey söylenemiyor. İnsanlar konuşma dilini kullanmaya alışık değiller. Bugün en derin konuşmalar aydınlar arasında geçiyor. Bu, aydınların doğruya aydın olmayanlardan daha yakın oluşlarından değil, ama şu anda birtakım bilgileri, düşünme —örneğin ruhçözümsel, toplumbilimsel düşünme— yolları var; bunlar aydınların, aydın olmayanların şimdilik beceremedikleri bir işi yapmalarına, gerek kendilerini gerek başkalarını anlamakta belli bir noktaya dek gidebilmelerine izin vermektedir. İkili konuşma, genellikle, herkesin hem kendisinin hem de karşısındakinin her şeyi söyleyip bitirdiğini sanmasına yolaçacak biçimde geçiyor; oysa gerçek sorunlar, söylenenlerin ötesinde başlıyor.
C.— Öyleyse artık dile getirilmesi gereken doğru’dan sözederken, bilip de söyleyemediğimiz değil, daha önce anlayamadığımız şeyleri anlatmayı amaçlıyordunuz?
S.— Özellikle kendimi, henüz tanımadığım, bilmediğim birtakım doğruları görebileceğim bir noktaya yerleştirmeyi amaçlıyordum. Doğru bir kurmacayla —ya da kurmaca bir doğruyla— yaşamın eylemlerini, düşüncelerini yeniden ele almak, onları bir bütün haline getirmek, kurmaca çelişkileriyle sınırlarına bakmak, gerçekten bunlarla sınırlı olup olmadıklarını araştırmak, aslında hiç de öyle olmadıkları halde birtakım düşünleri çelişik görmeye zorlanıp zorlanmadığımızı araştırmak, geçmişin belli bir ânında giriştiğim eylemin doğru yorumlanıp yorumlanmadığını ortaya çıkarmak söz konusuydu.
C.— Belki kendi dizgenizden kaçmaydı?
S.— Evet, düşünce dizgem her şeyi kavrayıp betimleyemediği zaman onun dışına çıkmam gerekiyordu. Söz konusu dizgeyi ben kurduğuma göre, büyük bir olasılıkla yeniden ona savrulabilirdim; dolayısıyla benim için doğru’nun bu dizge dışında tasarlanamayacağı kanıtlanmış olurdu. Ama böyle bir şey adı geçen dizgenin derinde yatan doğruya ulaşamasa da, belli bir düzeyde geçerli olmaya devam ettiğini de gösterdi.
Doğru’nun hep yeniden bulunması gerekir, çünkü sonsuzdur. Ama bu, bizim birtakım doğrular elde edemeyeceğimiz anlamına gelmez. O uzun öyküyü yazabilseydim, kendi öznel doğrumu işlerken, talihim de yardım ederse, birkaç doğru yakalayabilirdim sanıyorum, üstelik bunlar yalnız benimle değil, beni kapsayan çağla ilgili doğrular olurdu. Ama doğrunun bütününü yakalayamazdım. Bugün kimse ona ulaşamasa da, erişilir olduğunu sezdirirdim.
C.— Yazabilseydiniz, şıı anda bu yapıtla mı uğraşacaktınız?
S.— Evet, zaten bir bakıma öteden beri hep onunla uğraştım.
C.— Oysa, Simone de Beaııvoir’ın anılarından, 1957’den bu yana müthiş bir ivecenlikle çalıştığınızı öğreniyoruz. Simone de Beauvoir, «saata, ölüme karşı tüketici bir yarışa» giriştiğinizi söylüyor. Bana kalırsa, böyle bir sabırsızlık duyduğunuza göre, mutlaka söylenmesi gereken bir şeyi söyleyebilecek tek kişi olduğunuzu sanıyordunuz. Doğru mu bu sezgim?
S.— Bir bakıma evet. O yıllarda başladım «Eytişimsel Aklın Eleştirilmeshrd yazmaya, ve yapıt beni kıskıvrak bağladı, bütün zamanımı aldı. Corydane hapları çiğneyerek, on saat durmadan çalışıyordum —günde yirmi hap çiğnediğim oluyordu— ve gerçekten o kitabı bitirmem gerektiğine inanıyordum. Amphetamine’ler bana her zamankinin üç katı hızlı bir düşünüp yazma yeteneği kazandırıyordu, bir an önce yapıtı tamamlamak istiyordum.
Budapeşte olaylarından sonra ortaklaşmacılarla bozuştuğum günlerdi. Tam bir kopma değildi bu, ama bağlar gevşemişti. 1968’den önce, görünüşe göre ortaklaşmacı hareket bütün solu – simgeliyordu, ve Parti’yle bağlarını koparmak, insanı bir tür sürgüne mahkûm ediyordu. Bu soldan kopunca, ya sağa kayılıyor ya da bir tür bekleme içine giriliyordu: o zaman da insana yalnız ortaklaşmacıların düşünmeyi yasakladıkları şeyleri sonuna dek düşünmek kalıyordu.
«Eytişimsel Aklın Eleştirilmesi»ni yazmak, benim için, Ortaklaşmacı Parti’nin düşünce üzerindeki baskısının dışında kendi düşüncemle de hesaplaşmak oldu. «Eytişimsel Aklın Eleştirilmesi», Marx’çı kalarak ortaklaşmacılara karşı yazılmış bir kitaptır. Gerçek Marx’çılığm ortaklaşmacılar tarafından çarpıtıldığına, yanlış yola saptırıldığına inanıyordum. Bugünse yüzde yüz aynı şeyi söyleyemem.
C—. Bu konuya ilerde döneceğiz. 0 hızlı gitme duygusu, yaşlanmanın ilk belirtilerinden biri değil miydi acaba? 1954’te, Moskova’da, ilk sağlık kazasını geçirdiniz.
S.— Zararsız bir kazaydı o —ilk kan basıncı yükselmesi— fazla çalışmaktan ve S.S.C.B.’ne yaptığım pek hoş olmayan, beni yoran ilk geziden ileri gelen geçici bir rahatsızlık diye yorumladım. Ama daha sonra, De Gaulle işbaşına geldiği zaman da aynı rahatsızlığı geçirdim. «Altona Mahpusları»nı yazıyordum, 1958 kışında, ve günün birinde, çok kararsız olmaya başladım.
Simone Berriau’nun evindeki günü anımsıyorum: bir bardak viski içiyordum, küçük bir masaya koymak istedim bardağı, ve en doğal şeymiş gibi boşluğa bıraktım; beceriksizlik değildi bu, denge bozukluğuydu. Simone Beıriau olup biteni gördü ve bana: «Hemen hekime gidin, durumunuz hiç iyi değil» dedi. Gerçekten de, birkaç gün sonra yine «Mahpuslar» üzerinde çalışırken, bir de baktım yazmıyor, karalıyorum: oyunla ilgisi bulunmayan, Simone de Beauvoir’ı müthiş ürküten anlamsız tümceler çiziktiriyorum.
C.— O an siz de korktunuz mu?
S.— Hayır, ama çöktüğümü anladım. Hiçbir zaman korkmadım. Çalışmayı bıraktım: sanırım iki ay hiçbir şey yapmadım. Sonra yeniden işe koyuldum. Ama o iki ay, «Mahpusları»ı bir yıl geciktirdi.
C.— Kanımca o dönemde okurlarınıza, kendinize, «Sözcükler»de/a deyimle «derinizin altına işlemiş buyruklara karşı müthiş bir sorumluluğunuz vardı: ya birşeyler yazmak ya da geberip gitmek istiyordunuz. Biraz gevşemeniz ne zaman başladı?
S.— Son yıllarda, «Flaubert»i bıraktıktan sonra. Bu kitap için de, corydane’lar çiğneyerek, müthiş çalıştım. Belli aralıklarla, on beş yıldır üzerindeydim zaten. Başka şeyler yazıyor, sonra yine Flaubert’e dönüyordum. Oysa bitiremeyeceğim onu. Ama çok mutsuz değilim, çünkü söyleyeceklerimin önemli bölümünü ilk üç ciltte söyledim sanıyorum. Yazdığım üç ciltten sonra, dördüncüyü başka biri de yazabilir.
Bununla birlikte, tamamlayamadığım Flaubert pişmanlık acısı gibi içimde. «”Pişmanlık» aşırı bir sözcük belki; neyse, nesnelerin gücünden ötürü yarım bıraktım onu. Yoksa bitirmek istiyordum. Üstelik, dördüncü cilt benim için en zor, en az ilginç olanıydı: «Madam Bovary»nin biçemi. Ama yukarıda dediğim gibi, yapıda yarım kalmış olsa da, ana bölümler yazıldı.

C.— Bu dediğiniz yapıtınızın bütünü için de geçerli mi acaba? Ortaya koyduğunuz yapıtın başlıca özelliklerinden biri bitirilmemiş olmasıdır denebilir… Bu iş…
S.— Canımı sıkıyor mu? Hayır. Çünkü bütün yapıtlar yarımdır: yazınsal ya da düşünsel yapıt yaratanlar, yapıtlarım bitiremezler. N’eylersiniz, zaman denen bir gerçeklik var!
C.— Peki, bugün artık zamanın soluğunu ense kökünüzde duymuyor musunuz?
S.— Hayır, çünkü -söyleyeceğim her şeyi söylediğime aklım kesti — bakın, aklım kesti diyorum. Bu yargı, aslında söyleyebileceğim, ama söylemeye fırsat bulamayacağım şeyleri kesip atma anlamına da geliyor, çünkü yazdıklarımın işin asıl kesimi /olduğuna inanıyorum. Geri kalanın üstünde durmaya değmez, diyorum kendi kendime, birtakım eğilimler bunlar, şu ya da bu konuda bir roman yazma arzusu gibi, sonradan vazgeçtiğimiz girişimler.
Gerçekte, bütünüyle doğru değil bu dediğim: önünde yıllar bulunan sağlıklı birinin gerçek gerekliliğini duyabilseydim, daha yapıtımı bitiremediğimi, söylemek istediklerimin hepsini söylemediğimi öne sürerdim. Ama şimdi kendime bunu söylemek istemiyorum. On yıllık ömrüm kaldıysa, ne âlâ, hiç de kötü sayılmaz.
C.— Nasıl doldurmayı düşünürsünüz bu on yılı?
S.— Şimdi hazırlamakta olduğum TV yaymı gibi çalışmalarla, bu çalışmaları da yapıtımın bir parçası sayıyorum. Simone de Beauvoir’la başladığımız söyleşileri içeren, «Sözcüklerim arkası olacak bir kitapla; bu kitap izleklere (temalara) göre düzenlenecek, artık kişisel biçemim bulunmadığına göre, «Sözcüklerim biçemiyle yazılmayacak.
C.— Evet ama bu tasarılara daha az şey yatırıyorsunuz.
S.— Daha az yatırabildiğim için. Çünkü yetmiş yaşında, geri kalan on yıllık ömrümde, yaşamımın en parlak romanını ya da temel düşünbilim kitabını ortaya koymayı umuyorum. Yetmişle seksen arasındaki ömrün ne olduğunu hepimiz biliriz…
C.— Demek ki asıl neden, yarı körlüğünüzden çok yaşlılık?
S.— Yaşımı yarı-körlüğümden ötürü duyuyorum —ki bu bir kazadır, daha başkaları da gelebilirdi başıma—, bir de kimsenin yadsıyamayacağı bir olgudan ölümün yaklaşmasından ötürü. Oturup onu düşünmüyorum elbet, hiç düşünmüyorum; ama günün birinde çıkıp geleceğini biliyorum.
C.— Eskiden de bilir miydiniz?
hiç üstünde durmazdım, gerçekten hiç düşünmezdim ölümü. Hattâ bir ara, otuzuma doğru, ölümsüz olduğuma inandığımı biliyorsunuz. Ama şimdi artık kendimi ölümlü duyumsuyorum, ölümü düşünmeden. Yalnız, ömrümün son aşamasına geldiğimi, dolayısıyla birtakım yapıtlara girişemeyeceğimi biliyorum. Büyüklüklerinden ötürü, yoksa zorluklarından değil, çünkü anlama yeteneğimin aşağı yukarı on yıl önceki gibi durduğuna inanıyorum. Benim için önemli olan, yapılması gerekenin yapılmış olması. İyi ya da kötü oluşunun hiç önemi yok, ama tattım bu tadı. Ayrıca, daha on yılım var.

S.— Evet, ama hiç üstünde durmazdım, gerçekten hiç düşünmezdim ölümü. Hattâ bir ara, otuzuma doğru, ölümsüz olduğuma inandığımı biliyorsunuz. Ama şimdi artık kendimi ölümlü duyumsuyorum, ölümü düşünmeden. Yalnız, ömrümün son aşamasına geldiğimi, dolayısıyla birtakım yapıtlara girişemeyeceğimi biliyorum. Büyüklüklerinden ötürü, yoksa zorluklarından değil, çünkü anlama yeteneğimin aşağı yukarı on yıl önceki gibi durduğuna inanıyorum. Benim için önemli olan, yapılması gerekenin yapılmış olması. İyi ya da kötü oluşunun hiç önemi yok, ama tattım bu tadı. Ayrıca, daha on yılım var.
C.— Thesbe’deki Gide’i anımsatıyorsunuz bana: «Yapıtımı ortaya koydum, yaşadım…» Yetmiş yaşındaydı bunu derken, ve aynı dinginlikle, sizin gibi görevini yerine getirmiş insan doyumuyla söylüyordu bunları. Siz de aynı şeyi mi söylüyorsunuz?
S.— Tastamam.
C.— Aynı anlayışla mı?
S.— Daha başka şeyler de eklemek gerekir. Okuduğum kitaplara bakışım Gide’inkinin aynı değil. Kitabın eylemi konusundaki düşüncem de öyle. Onun gibi, ileriki toplumu düşünmüyorum. Ama salt bireyi alırsak, bir bakıma, evet; eh, yapacağımı yaptım, diyorum…
C.— Yaşamınızdan hoşnut musunuz? S.— Çok. Biraz daha talihli olsaydım, daha çok şeyi ele alıp daha iyi işleyebilirdim sanıyorum.
C.— Biraz daha talihli olsaydın1z. ve kendinize biraz daha iyi baksaydınız. Çünkü «Eytişimsel Aklın Eleştirilmesi»ni yazarken sağlığınızı hovardaca harcadınız.

S.— İyi ama, neye yarar sağlık dediğiniz şey? «Eytişimsel Aklın Eleştirilmesumi yazmak —hiçbir şişinme duymadan söylüyorum bunu—, bizim için önemli, uzun, dolu bir yapıt kaleme almak, sağlıklı olmaktan çok daha değerlidir.

Haziran, 1975
Kaynak: Yazınsal Denemeler
Payel Yayınevi
Çeviren:Bertan Onaran

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
II. Sultan Abdülhamit Fotoğraf Arşivinden İstanbul’da Sosyal Hayat

Fotoğraf merakıyla bilinen II. Abdülhamid dünyanın hemen her yerinden, İstanbul'un her köşesinden fotoğraflar çektirerek arşivletti. 33 yıl padişahlık yaptıktan sonra...

Kapat