Jean-Paul Sartre ile yapılmış bir şöyleşi: ‘Bir zamanlar vardım, şimdi, artık yaşamıyorum gibi’

Sokrates’ten sonra ve günümüze değin, en çok tanınan filozof Jean- Paul Sartre düşünsel açıdan açtığı çığır ve edebi eserlerinin yanı sıra onu çağımızın en popüler figürlerinden biri haline getiren asıl şeyin felsefesinin izdüşümü olan politik tavırları oldu. Komünizme yakın duruşu, kendisine verilen Nobel ödülünü Fransa’nın Cezayir politikasını ve insanlar arasında uygulanan eşitsizlikler ile savaşları protesto etmek amacıyla almaması, insanoğlunun, olumlu olumsuz, bütün edimleri karşısında gösterdiği olağanüstü duyarlılık ve somut tepkileri…
İçinde bulunduğu toplumun sorunlarıyla ilgilenen, bu sorunlara karşı sorumluluk hisseden* Sartre ile 70 yaşında iken  Mıchel Contat tarafından  gerçekleştirilen  söyleşinin ilk bölümü aşağıdan okuyabilirsiniz.

Contat: Bir yıldır, sağlık durumunuz konusunda pek de iyi sayılmayacak söylentiler dolaşıyor ortalıkta. Bu ay yetmiş yaşını tamamladınız. Peki, Sartre, nasılsınız bakalım?

Sartre:— İyiyim demek epey güç, ama kötüyüm de diyemem. İki yıldır, birtakım dertler vardı başımda. Özellikle, iki kilometreden fazla yürüdüm mü, bacaklarım sızlamaya başlıyor, dolayısıyla bu sızımı aşamıyorum, öte yandan, hatırı sayılır kan basıncı bozukluğu (ftansion) çekiyorum, ama son zamanlarda bu bozukluklar ansızım yok oldu: oldukça ciddî bir kan basıncı yüksekliğim vardı, şimdiyse,’ ilâçlı sağaltımın yardımıyla, hemen hemen düşük kan basınçlı oldum.
Son olarak ve hepsinin en önemlisi, sol gözümün arkasında kanama oldu —sağ gözüm üç yaşındayken görme yeteneğini yitirdiğinden, gören tek gözüm buydu, şu anda biçimleri belli belirsiz seçiyor, ışıklan, renkleri görüyor, atma nesnelerle yüzleri ayırt edemiyorum.
Ancak, hâlâ konuşabiliyorum. Bundan ötürü de, ilerici çalışmam, televizyon için gerekli yatırımı bulabilirsem, bu yüzyılın yetmiş beş yılından söz edeceğim bir dizi olacak. Bu çalışmayı Simone de Beauvoir, Pierre Victor ve Plhilippe Gavi’yle birlikte yürütüyorum; onların da dile getirilecek düşünceleri var, “bunun yanında ‘benim yerine getiremeyeceğim bir işi, konuştuklarımızı kaleme almayı üstleniyorlar: onların önünde konuşuyorum, ya bir kenara yazıyorlar, ya hep birlikte tartışıyoruz, sonra üzerinde anlaştığımız konuyu kâğıda geçiriyorlar. Zaman zaman ben de yazıyor, yani söz konusu yayınların konuşmalarından birinin içeriğini kâğıda döküyorum. Ama yazdıklarımı yalnız arkadaşlarım okuyup bana söyleyebiliyor.
Bugünkü durumum bu. Bunun dışında çok iyiyim. Uykularım harika. Arkadaşlarla birlikte giriştiğimiz çalışmayı 7 çok etkili biçimde yürütüyorum. Aklım sanırım—ne artık ne eksik— tam on yıl önceki kadar duyarlı, duyarlığım aynı. Belleğim çoğunlukla iyi, yalnız adları anımsayamıyor, bulabilmek için büyük çaba harcıyorum, kimi zaman da ya- kalayamıyorum. Bulundukları yere göre tanıdığım nesneleri kullanabiliyorum. Sokakta, büyük güçlük çekmeden, kendi başıma yolumu bulabiliyorum.
C.— Yazamamak oldukça ağır bir yumruk. Sizse bundan büyük bir dinginlikte sözediyorsunuz…
S.— Yazamamak, bir anlamda, bütün varoluş nedenimi yokediyor: bir zamanlar vardım, şimdi, artık yaşamıyorum gibi. Aslını ararsanız, yerlere serilmem gerekirdi, oysa, bilemediğim nedenlerden ötürü, yitirdiğimi düşününce ne üzüntülere kapılıyorun ne de kara kaygılara.

C.- Hiç başkaldırma duygusu uyanmıyor mu içinizde?
S.— îyi ama, kime başkaldırayım istiyorsunuz? Bunun tam anlamıyla Stoacılık olduğunu görmüyor musunuz? — üstelik, bildiğiniz gibi, öteden beri duygudaşlıkla bakmışımdır Stoacılara. Hayır, durumum bu, ve elimden bir şey gelmiyor, o zaman üzülmeme gerek yok. Çok zor anlar geçirdim, çünkü bir ara, iki yıl önce, durumum pek ciddiydi. Hafif sayıklamalara tutuldum. Sdmone de Beavoir’Ia gittiğimiz Avignon’da, “belli bir yerde, bir sırada benimle buluşacak bir genç kızı arayarak dolaştığımı anımsıyorum. Oysa yoktu böyle bir sözleşme…
Şimdi bütün yapabileceğim yeni durumuma ayakuydurmak, onu iyice incelemek, olanaklarımı değerlendirmek, elimden geldiğince değerlendirmek. En çok canımı sıkan şey görme yeteneğim yitirmek elbet, danıştığım bütün hekimler bunun onulmaz olduğunu söyledi. Müthiş can sıkıcı bir şey bu, her zaman değilse bile  arasıra oturup kâğıda dökülecek kadar yoğun şeyler duyuyorum çünkü.
C.- İşsiz güçsüz mü duyuyorsunuz kendinizi?
S.— Evet. Biraz dolaşıyor, gazeteleri okuyorlar, radyo dinliyor, zaman zaman televizyonda gösterilenleri seçiyorum, ama bütün bunlar işsiz güçsüz insan etkinlikleri. Yaşamımın biricik ereği yazmaktı. Gerçi önceden tasarladığım şeyleri yazıyordum, ama en önemli ân yazma ânıydı. Şimdi de düşünüyorum, ama yazmam olanaksızlaştığı için, gerçek düşünme etkinliğim bir balkıma yok oldu.
Bundan sonra üzerinde çalışamayacağım, yanma yaklaşamayacağım şey, şimdiki gençlerin küçümsedikleri biçem’ dir (üslûptur) ya, da isterseniz şöyle diyelim, bir düşünce yâ da gerçekliği yazıyla anlatış biçimidir. Buysa mutlaka düzeltme ister — kimi zaman beş altı kez düzeltme ister. Bence, okuyamadığım için, artık bir kerecik bile düzeltemem yazdıklarımı.  Bay Camus ona «roman» adını veriyor. Oysa roman kesintisiz bir süre, bir oluşum, zamanın geri döndürülmezliğim açıkça göz önünde olmasını gerektirir. Doğrusu ben bu adı alttan alta kurulmuş bir parçanın makinesel tutumbilimini sezdiren kıpırtısız şimdiki zamanlar dizisine ancak duraklayarak verebilirim. Ya da isterseniz, Zadig ya da Candide gibi, içinde belli belirsiz bir taşlama ve alaylı betimlemeleri bulunan, Alman varoluşçularıyla Amerikan romancılarının katkılarına’ karşın, bir Voltaire öyküsüne çok yakın kalan, kısa bir aktöreai (ahlâkçı) romanı diyelim başkalarına yazdırdığım şeyler ilk hâllerinde kalıyor. Birisi bana yazdığım ya da söylediğim şeyi okuyabilir elbet, gerekirse bir iki düzeltme yapabilirim, ama bunun kalemi elime alıp yapacağım yeniden yazmayla uzaktan yakından ilgisi yoktur.
C.— Ses kayıt aygıtı kullanamaz, düşüncelerinizi banda çekemez, dinleyip gerekli düzeltmeleri yapamaz mısınız?
S.— Sözle yazı arasında büyük bir ayrım bulunduğu kanısındayım. insan yazdığını sonra yeniden okur. Ya hızlı okur, ya da yavaş; başka bir deyişle, belli bir tümce üzerinde ne kadar duracağınıza önceden karar veremezsiniz, tümcedeki aksaklık dik bakışta gözünüze çarpmayabilir: aksaklık belki ondadır, belki ondan önce gelende, belki bir önceki, bir sonraki tümceyle ya da bütün bölümle ilintisi kötüdür, hattâ bölümle ilintisi kopuk olabilir falan.
Bütün bunlar, yazdığınız metne bir bakıma büyücü metni gibi bakmanızı, şuradaki buradaki sözcükleri değiştirmenizi, sonra bu değişik hâlini okumanızı, başka bir değişiklik yapmanızı, derken başka bir öğeyi değiştirmenizi gerektirir. Ses kayıt aygıtını dinlerken, dinleme süresi şeridin geçiş hızıyla belirlenir, benim gereksinmelerimle değil. Dolayısıyla, hep aygıtın bana bıraktığı zamanın gerisinde kalır ya da önüne geçerim.
C.— Denediniz mi?
S.— Deneyeceğim, tam bir dürüstlükle deneyeceğim, ama sonucun beni doyurmayacağından eminim. Geçmişim, eğitimim, şimdiye kadarki temel etkinliğim dolayısıyla bir yazı adamıyım ben, değişebilmem içinse artık çok geç. Görme yeteneğimi kırk yaşında yitirseydim, durum başka olurdu. Belki yeni anlatım yolları bulur, örneğin kimi yazarların kullandıklarını bildiğim ses alma aygıtını kullanmayı öğrenebilirdim. Ama onun bana bugün yazının sağladığı olanağı sağlayabileceğine inanmıyorum.

Benliğimin özünde zihinsel etkinliğim olduğu gibi kaldı, yani düşünme, akılyürütme işinin denetlenmesi. Demek ki akıl yürütme alanında, düşündüğüm şeye oranla, yine düzeltici bir etkinlikte bulunabilirim, ama bu etkinlik artık yalnızca öznel alanda kalıyor. Bakın bir daha belirteyim, benim anladığım biçem çalışması mutlaka yazıyı gerektirir.
Bugünkü gençlerin çoğu biçeme aldırmıyor, insanın düşüncesini dilinin ucuna geldiği gibi söyleyip işi bitirmesi gerektiğine inanıyor. Benim içinse -yalınlığı kaldırıp atmayan, tersine ona dört elle sarılan- biçem, her şeyden önce, bir tek sözle üç dört şey söyleme sanatıdır. İlkin önümüzde dolaysız anlamıyla tümce vardır, onun altındaysa, aynı anda, derinlemesine sıralanan daha başka anlamlar. Dile bu anlam çoğulluğunu kazandıramıyorsanız, elinize kalem alıp birşeyler çiziktirmeye değmez.
Yazım, örneğin iletişimden ayıran şey, tek-sesli, tek- anlamlı olmayışıdır; dil ustası, yönelttiği ışıkla, verdiği ağırlıkla sözcükleri, değişik düzeylerde, birkaç anlama gelecek biçimde kullanabilen kişidir.
C.— Düşünbilim konusundaki elyazması taslaklarınız hemen hemen karalamasız, bir çırpıda yazılmış; yazınsal taslaklarınızsa, tersine, düzeltmelerle dolu. Bu ayrımın nedeni?
S.— Ayrım nesnelerden geliyor: düşünbilimde her tümce tek bir anlama gelmelidir. Örneğin «Sözcükler»de her tümceye üst üste bindirilmiş birkaç anlam kazandırmak üzere yaptığım çalışma, düşünbilimde hiçbir işe yaramaz. Kendisi -için- varolan-varlık ile kendi -içinde-varolan-varlık’ı açıklamak zorundaysam, bu iş epey zor olabilir, bir sürü kıyaslama, kanıtlama kullanabilirim bunun için, ama şöyle ya da böyle bu açıklamayı başı sonu belli, çemberi tamamlayan düşünlerle yapmam gerekir: eksiksiz anlam bu düzeyde çıkmaz karşımıza —yapıtın bütününde, bu anlam da çoğul olabilir, olmalıdır,— çünkü bilimsel iletişim gibi düşünbilimin tek anlamı olduğunu söylemek istemiyorum bunları derken.

Bir bakıma yaşanmış deneyim’le iş gören yazındaysa, söylediğim hiçbir şey ağzımdan çıkan sözlerle tastamam anlatılamaz. Aynı gerçeklik, uygulamada, birçok biçimde dile getirilebilir. Her tümcenin nasıl okunması gerektiğini, ister yüksek sesle ister sessiz okunsun, sesin rengini kitabın bütünü belirler.

Stendhal’inkiler gibi yüzde yüz nesnel bir tümce, ister istemez, bir sürü şeyi atlar, ama aynı tümcede geri kalan bütün öbür şeyler vardır, dolayısıyla tümce bunların  kâğıda dökülebilmesi için yazarın her an gözönünde bulundurması gereken imlem (signification) kümesini içerir. Bundan ötürü, biçem çalışması yalnız tümceyi işlemek değildir, o tümcenin geçtiği sahnenin, bölümün, giderek kitabın tümünü sürekli kafada gezdirmektir. Bunu yapabilirseniz, oraya gereken en iyi tümceyi bulup yazabilirsiniz. Yoo, sahnenin, bölümün, kitabın tümü zihninizde canlanmıyorsa, yazdığınız tümce bulunduğu yerde sırıtır ya da gereksiz gözükür.

Bu çalışma yazara göre uzun ya da kısa, kolay ya da yorucudur. Ancak, genel olarak, örneğin bir tümcede dört tümceyi dile getirmek, düşünbilimdeki gibi bir tümceyle tek bir tümce yazmaktan çok daha zordur. «Düşünüyorum, öyleyse varım» tümcesi çeşitli yönlerde sayısız sonuca varabilir, ama tümce olarak yalnız Descartes’m yüklediği anlamı taşır. Buna karşılık Stendhal: «…Julien, Verrieres çan kulesini görebildiği sürece, sık. sık geri dönüp baktı» tümcesini yazarken, romanındaki kahramanın yaptığı devinimi dile getirmekte, ama bununla hem Julien’in duygularını, hem de Madam de Rönal’inkileri göstermiş olmaktadır.

Kısacası, «Düşünüyorum, öyleyse varım» gibi bir tümce burmaktan çok daha zordur dört ayrı anlama gelen bir tümce bulmak. Descartes’m bu tümceyi bir çırpıda, düşündüğü an bulduğu kanısındayım.

C.— Peki, okuyamamak ağır bir kayıp değil mi?

S.— Şimdilik hayır, diyebilirim. Şu anda yayımlanan, ilgimi çekebilecek kitapların hiçbirini kendi başıma tanıyamıyorum. Ama birileri bana bunları okuyor ya da anlatıyor, böylece yayımlanan her şeyi izleyebiliyorum. Simone de Beauvoir bana çok kitap okudu, her türden yapıtı, baştan sona birlikte bitirdik.

Ama eskiden, aldığım kitap ya da dergileri kendim gözden geçirirdim, artık bunu yapamamak eksiklik elbet. Sözünü ettiğim tarihsel TV yayınları için toplumbilimsel ya da tarihsel bir yapıt okumam gerekince, bunu ister Simone de Beauvoir’m sesinden dinleyeyim, ister kendim okuyayım, aynı kapıya çıkıyor. Oysa yalnız birtakım bilgiler edinmek değil de, yapıtları incelemek, eleştirmek, tutarlı olup olmadıklarına bakmak, kitabın kendi ilkelerine uygun kurulup kurulmadığını saptamak gerekince, başka birinin okuması yetmez. O zaman Simone de Beauvoir’m kitabı bana birkaç kez okumasını, her tümcede değilse bile, her satırbaşında durmasını istemem gerekiyor.

Simone de Beauvoir çok hızlı okuyup konuşur. Onu alıştığı gibi okumaya bırakıyor, kendimi onun okuma hızına uydurmaya çalışıyorum. Bu da belli bir çaba istiyor. Sonra, her bölümün bitiminde, düşüncelerimizi birbirimize aktarıyoruz. Burada karşıma şu sorun çıkıyor: bir kitabı kendiniz okuduğunuz zaman her an varolan zihinsel eleştiri, yüksek sesle okunan bir kitabı dinlerken pek açık seçik değil. Eleştiri ikinci düzlemde kalıyor, ancak Simone de Beauvoir’la izlenimlerimizi, kanılarımızı birbirimize aktardığımız zaman okuma sırasında yakalayamadığım şeyleri kafamdan söküp alabildiğimi duyumsuyorum.

Devamı  okumak için burayı tıklayınız >>


*Sartre ve Aydın tavrı
Sartre, bir aydın ya da entelektüel olarak her zaman çok özel bir konumda durmuş, her zaman bu aydın konumu üzerinden tartışmalar yürütülemesine vesile olmuştur. Hem savunduğu hem de uyguladığı aydın tavrı, Sartre’ı entelektüeller arasında özel bir konumda tutar. Öyle ki, Sartre, hem tamamen özgürlükçü ve bağımsız bir konumda bulunup hem de sıkı bağlanımları gerektiren pek çok politik tavrı, tereddüte ya da çelişkilere düşmeksizin sergileyebilmiş ve zamanının bütün sorunları konusunda neredeyse aktif bir tavir sergileyebilmiştir.
Bu bakımdan Sartre için, “çağının tanığı ve vicdanı” diye söz edilmesi yanlış olmaz. Sartre’ı Sartre yapan yalnızca felsefi çalışmalarının yetkinliği ve özgül varoluşçu kuramının ilgi çekiciliği değil, aynı zamanda sergiledigi aktif aydın tavrıdır da. Sartre, bu noktada kuram ve eylem adamı niteliklerini birleştirmiş durumdadır.
Sartre’ın anladığı ve savunduğu anlamda aydın, ister eylem alanında ister yazı masasında olsun, esasta aydını aydın yapan nitelik, yaşadığı zamanın dünyasına sırt çevirmeyen, bu dönemin gerçekliklerinden ve çelişkilerinden kaçınmayan, aksine tutumunu ve eylemini bu gerçeklikler ve çıkmazlardan hareketle oluşturup belirleyen tavırdır.
Bu anlamda Sartre’ın bir bütün yaşam doğrultusu bu bakışın doğrulanmasıdır. Dolayısıyla da, Sartre’ın sergilediği aydın tavrı ve kişiliği, varoluşçuluğun edebiyattaki yetkin temsilcisi olarak kabul edilen Dostoyevski’nin sözünü onaylar niteliktedir; “her insan herkes karşısında her şeyden sorumludur”. Bu söz Sartre’ın anladığı ve örneğini sergilediği anlamda Aydının tavrının da iyi bir açıklanması gibidir.

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Bütün tanımlar parantez içinde verilir ve hiçbiri söylenmez sahnede- Oğuz Atay

«Kendini yakıp bitiriyorsun oğlum Hikmet,» dedi Hüsamettin Bey. Hikmet atıldı: «Değil mi albayım?» Kâğıdı sehpadan aldı: «İnsanlık öldü. Belki de...

Kapat