J. Paul Sartre’ın Leningrad’da yaptığı konuşma: Edebiyat güdümlü olmak zorundadır

Roman Sanatı Üstüne

Biliyorsunuz 16 yıldır roman yazmıyorum. Bu yüzden şimdiye değin yapılan konuşmaları sessiz bir tarafsızlıkla izledim. Olup bitenlerle ilgili izlenimlerimi ayrıntıları ile anlatma gücünü veren de bu oldu bana. Bilirsiniz bu türlü toplantılar başarısızlıkla sonuçlanınca, herkes, «hiç değilse özel ilişkiler kuruldu ya» diyerek avunur. Özel ilişkilerden de oturumlar dışında kurulan yakınlıklar belirtilmek isteniyordu. Doğrusu ben batılı yazarların doğulu yazarları tanıması gerektiğine inanıyorum. Ama bu kadarı da yetmez elbet. Ciddi birtakım güçlüklere karşın, ben, bu ilk oturumun başarılı geçtiğini söylemekle işe başlayacağımı.

Önce özellikle batıda yazarlar arasında beliren büyük görüş ayrılıkları yüzünden durumun biraz karışık olduğunu söylemek isterim. Üstelik, bütün batılı yazarlar adına, Sovyet yazarlarını değil yanıtlamanın, bunu tasarlamanın bile ne denli güç olduğunu bilmez değilim. Oturumlara katılan herkes yalnızca belirli bir topluluk adına konuştu. Hele bazı Sovyet yazarları öylesine kesin söylevler verdiler ki, sanki açılacak bir tartışmayı önceden hayırlar gibiydiler. Ama buna benzer aşırılıklar, doğrusu azınlıkta kaldı, öteki yazarların tutumu kat kat ödünledi bunu. Bu bakımdan, halk demokrasilerine bağlı yazar arkadaşlarımız, genel olarak, birbirimizin görüşlerini daha iyi anlamamıza yardım eder biçimde davrandılar ve düşüncelerimizdeki gelişme ve ayrıcalıkları çıkış noktamız ne olursa olsun eş ilkelerin yönetmekte olduğunu kavramamıza olanak sağladılar.

Bir de bu toplantılarda, üzerinde tam bir anlaşmaya varılmamış olsa bile, ciddi görüşmelere konu olan bir dizi sorunu ayırmamız sağlandı. Beni yanlış anlamayın sakın. Verilen her söylev ilgi çekiciydi. Ama demek istediğim şu: Gerçekten ciddi sayabileceğim görüşmeler, tutumuna saldırılan her yazarın, bu suçlamalara karşı tez elden yanıtlama olanağına sahip olduğu sırada yapıldı. Aslında böyle oturumlarda bunun sağlanması olanaksızdır. Bu yüzden şimdi burda ileri süreceğim önerilerin daha küçük bir komitede görüşülmesi gerekti kanısındayım.

İlk önce şunu söylemeliyim: Nathalie Sarraute’ın çok haklı olarak ortaya koyduğu gibi, batıda da, doğuda da, biz yazarlar, durumumuzu seçmemekteyiz. Toplumcu yönetim düzeninin yürürlükte olduğu ülkelerde yazarlar, halk yığınlarını bir ortam olarak seçerlerken, biz batıklar mutlu bir azınlık için yazmayı; bilerek isteyerek yeğliyor değiliz. Ortada duran bir gerçek varsa o da, batılı yazarlar için büyük halk yığınlarının henüz oluşmuş ve tutarlı bir ortam durumuna gelmedikleri ya da buna ulaşmak için burjuvazi aşamasından geçmeleri gerektiğidir. Batı ülkelerinden ucuz baskılı kitapların çokça satıldığı ve bunların büyük kalabalıklarca okunduğu bir gerçektir. Ama, daha önce yayımlanmış olan kitapların ucuz basımlarıdır bunlar. Demek oluyor ki, bu kitaplar önce yüksek fiyatlarla satışa çıkarılıyorlar ve ilk yayımlandıklarında büyük bir okur topluluğuna seslenmiyorlar.

Ucuz basımlarının yapılması, böylelikle halk yığınlarına seslenmesi ise, bu kitapların ancak, yönetici seçkinler sınıfınca beğenilmelerine bağlı demektir. Bu aykırı durumun açık sonucu, burjuvalara seslenerek işe başlarken biz batıkların tutumunun, büyün halk yığınlarına doğrudan doğruya seslenebilen doğulu yazarların tutumuna benzer olmadığıdır. Doğulu yazarlar doğrudan doğruya yığınları karşılarına almakla düşüncelerini okurlarla paylaşabilmekte, böylece yüzdeyüz yazarla okuyucunun uyuşumunu sağlayabilmektedirler. Diyeceğim, altyapı farklılaşmaları, ister istemez kendilerine özgü yöntemleri bulmak zorunluluğunda kalıyor. Bu farklılaşmaysa, birinin dediği gibi, batılı yazarların, cinsel konuları ya da açık saçık soyunma bölümlerini ballandıra ballandıra anlatmaları gerektiği demek değildir elbet. Tam tersine, bir Marksçı için bu durum, toplumlarımızın altyapı olarak değişik bir kuruluşları olduğu ve bu değişikliği gözönünde tutmamız gerektiği anlamına gelir. Romanın sorunları konusunda yapılacak ağırbaşlı bir tartışmada, bu nokta önemle akılda tutulmalıdır.

İkinci olarak, da, son derece haklı bir biçimde ortaya konulduğu gibi, romanla gerçek arasındaki ilintilere değinmek istiyorum. Burada bulunan yazar arkadaşlarımdan hiçbirinin, gerçek’le ilgili bir diyecekleri olmadığını söyleyeceklerini sanmam. Nathalie Sarraute, gerçeğin bulgulanması gerektiğini öğretti bize. Bu yargıya yürekten katılıyorum. Ama bir nokta var: Gerçeğin yaratılmasından söz açan herkes, bir ülkücü olarak anlaşılmak tehlikesiyle karşı karşıya kalmış olmuyor mu? Sorunun özü burada: Yaratmak mı, bulgulamak mı, yoksa düpedüz anlatmak mı? Bu kavramlar arasında bir aykırılık yoktur aslında. Yazar yaratıcılık yolu ile gerçeği bulgulayabilir ama, açıklamalıdır bunu. Öte yandan bazı söylevciler toplumcu gerçekçiliğin yalnızca gerçeği dile getirdiği gibi bir izlenim yarattılar. Unutmamalıyız ki, toplumcu romanlar da, «roman»dırlar, diyeceğim bir yaratma çabasının sonucudurlar. Başka bir deyimle, konu bu kez tersine bir biçimde ortaya çıkmaktadır. Önceden belirlenmemiş bir gerçeği, yada doğruları araştırdığımız için bize «ülkücü» diyorsunuz. Ama bizim de sizi şöyle yanıtlamaya hakkımız var: Siz de imgeye dayanan uğraşılar yaratıyorsunuz. Bu demektir ki, sırası gelince siz de bizim gibi yalan söylüyorsunuz. Her yazar gerçeği anlatmak için yalan söyler aslında.

Başka bir konu da, «değer» konusudur. Sanırım Alain Robbe-Grillet burada haklı olarak Yeni Roman anlayışına karşı çıkanların, önceden belirlenmiş değer yargılarına dayandıklarını söyledi. Bunlar sanki evren düzeninin önceden kurulmuş olduğunu, bize de bunu tanımlamaktan başka bir görevin düşmediğini söylemek istiyorlar. Ama bence bu yargı gerçek toplumcu gerçekçilikle bağdaşmaz. Burada hepinizin çok yakından tanıdığı birinin, Zdanov’un sözlerini aktaracağım. Zdanov’un söylediklerine karşı ne itirazlar yapılabileceğini Tanrı bilir? Ama Toplumcu Gerçekçiliğin ödevinin, «geleceğin ışığında bugünü yorumlamak» olduğunu söylediğinde Zdanov, birtakım sonuçları olabilecek bir yargıda bulunmuş demektir.

Eğer biri çıkar da, geleceğin bugün gibi belirlendiğini söylerse, bu korkunç bir yargıdır. Yazarın elini kolunu sıkı sıkıya bağlamaktan başka bir işe yaramaz üstelik. Korkarım, Zdanov’un demek istediği de buydu. Ama sandığım gibi, iyimserlikle düşünülmesine karşın, gelecek tanımsal olarak, bilinemezliğin ve belirsizliğin bir gelişiminden başka bir şey değilse, evrenin bugünkü düzenini; ne olacağı ve başkalarının onu ne biçime sokacakları açısından düşünmek, düpedüz gelecek adına bugünü sorguya çekmektir. Bir yazarın perspektifi iyimser olsa bile, edebiyatın eleştirisel bir işlevi olması zorunluluğu bundan dolayıdır.

Burada edebiyatın olumlu bir ödevi olduğu üzerinde aşırlığa varan bir dirençle durulmasına karşın, bulgulama ve eleştirisel ödevinden yeteri kadar söz açılmadı. Ne olursa olsun, romancının kendi değerlerini bulgulaması sorunu üzerinde daha çok durulmalıydı.

Gene çok üstünkörü geçiştirildiğini sandığım bir konu daha var. Doğulu yazar arkadaşlarımızın sıkça kullandıkları bir deyimle «decadentisme» konusu Proust, Joyce ve Kafka gibi yazarlardan «decadent» yazarlar diye söz açarlarken, ya bu yazarları hiç okumadıkları ya da sözgelimi Ehrenburg gibi çok az okudukları çıkıyor ortaya. Bu kadarı yetmez. Konu da bu değil aslında. Gerçek sorun kuramsaldır ve üzerinde enine boyuna durulması gereklidir. Sözgelimi, son derece ilkel ve kaba bir Marksçılıktan çıkarak «şu, şu toplumlar decadent toplumlardır. Öyleyse bu toplumları anlatan yazarlar da decadent’dır»mı diyeceğiz? (Böyle düşünülürse çarlık feodalizminin en büyük decadent’ı Gorki’den başkası değildir). Yoksa, «decadent» bir toplum, yazar için birtakım sorunlar ortaya koyar, yazarı kendi bilincinde ve yaratıcı uğraşı içinde bunalıma mı götürür demeliyiz? Doğru olan budur şüphesiz. Eğer böyle olmasaydı, «decadent» toplumlardan devrimci yazarlar çıkabilir miydi? Yazarı eğiten ve geliştiren toplumun onu koşullandırdığını da hesaba katmak gerek. Böylesine devrimci yazarlara da mı «decadent» diyeceğiz? Tam tersine, toplumun yenileşme çabası, yazara dirimini yeniden kazandırır. Üstelik, kendi çelişmelerine karşı açtığı savaşta yazarın; «decadent» olmaktan kurtulmuş bir toplumda kullanılacak olan düşünce biçimlerini yaratamadığını belirten kesin bir kanıt da yoktur. Şimdiye değin, yalnızca önyargılarla davrandık: Kimi «Proust’u sevmem» dedi, kimi «severim» dedi. Bu sözlerin hiç önemi yoktur. Gerçek sorun, romanda decadentisme’in ne demeye vardığım bilmektir. Bundan yalnızca toplumsal bir «decadentisme» mi kastediliyor? Yoksa toplumsal gelişmelerle roman arasında «dialectique» bir ilişki mi vardır? Eğer böyle bir ilişkinin olmadığı söyleniyorsa «dialectique»in başka nerede bulunabileceğini kestiremiyorum. Doğrusu, burada dialectique bir ilişki yoksa, başka hiçbir yerde yoktur, gibi geliyor bana.

Konunun özüne geliyoruz: İnsan ilişkileri (burada, bilerek genel bir deyim kullanıyorum), diyeceğim, «Sorumluluk» sorununa. Oturumun sonuna doğru bu konu ile ilgili çok önemli sözler edildi. Daha önce de herkes, yazarın sorumlu olduğu üzerinde oybirliğine varmıştı. Bu arada birtakım tanımlamalar da yapıldı: «Yazarın yapıtına karşı olan sorumluluğuna inanıyorum» gibi. Pek güzel, ama bu tanım hiçbir şeyi belirlemez. Roman her şeyden önce bir iletme aracı olarak düşünülürse, bu; yazarın okuyucuya karşı sorumlu olduğu anlamına gelir. Bir de sorumluluğun şu tanımlanmasına bakın: «Kişinin, yazarın; insanda en iyi olan, en yüce olan niteliklerin varlığına karşı sorumluluğuna inanıyorum.» Bir kere, insanda en iyi olanın, en yüce olanın ne olduğunu, bunu her birimiz ayrı biçimlerde tanımladığımız sürece, kesinlikle bilemeyiz. Bu bir. Dahası var: Ezilmiş, yıldırılmış ve sömürülmüş; kısaca «en iyi» olma durumunda bulunmayan insanların, taşkın bir acı ve kin duygusuyla dolu olmalarından daha olağan bir şey düşünülemeyeceğine göre, doğulu yazarlardan ayrı bir tutumum olması, diyeceğim, sömürgecilere karşı ezilenlerden yana olmamam için hiçbir sebep göremiyorum. Bana göre, bu kaypak kavramları bir kenara bırakmalı, insanla ilgili ilişkilerin varlığını yadsıyamayız, ama insan kavramı bir «soyutlama» olduğu sürece, sorumluluğu bu türlü tanımlamak belirsiz ve tutarsız olmaktan öteye gidemez. İnsan ancak belirli durumlarda ve toplum içinde tasarımlanabileceğine göre, yazarın kendisini ve başkalarını oluşturan toplum içindeki sorumluluğundan söz açılabilir. Hepimiz bu sorumluluğun ne olduğunu biliyoruz üstelik. Ama yalnızca batıda bizim öznel ve yaygın bir sorumluluğumuz var. Doğudaysa sosyalizm, insanla ilgili her şey üzerinde insanın denetleme kurması anlamına geldiğinden, yazarın sorumluluğu da bu ortak denetim örgütünün sınırları içine giriyor. Kısaca söylemek gerekirse, yazarın sorumlu ya da sorumsuz olduğunu tartışmak boşunadır bence. Diyeceğim şudur: Sorumluluk vardır ama, doğuda ve batıda ayrı biçimler alır.

Kapitalist düzende yatırımlar müteşebbisler aracılığı ile yapılıyor. Batılı bir yazar için, hatta devrimci bir yazar için bile sorumluluk bu yöntemi izlemek zorundadır. Ayrıcalık buradadır. Her iki düzenin iyi ya da kötü yanları vardır. Daha derinlemesine incelemek istiyorsak, konuyu bu çizgide ortaya koymak zorundayız.

Son olarak, romanın insan bütününün uğraşı sonucu olduğu, bu bütünlükten yoksunsa, iyi bir yapıt sayılamayacağı konusunda, sanırım, hepimiz anlaşıyoruz. Bir roman ayrı biçimlerde bu bütünlüğü kazanabilir. Sözgelimi Kafka hacimli olmayan ve yalnızca belirli ve küçük burjuva sorunları ile ilgili romanlar yazmıştır. Ama Kafka’yı iyice inceleyen biri, yeni ve çağdaş romanın hep ulaşmayı özlediği bütünlüğü buluverir onda. Bütünlük yazar ve okuyucu arasında ortak olandır. Hem yazarı hem de okuyucuyu oluşturan toplum olduğu için, birbirimizi bu ortak düzey aracılığı ile tanıma ve anlama gücünü bulmak zorundayız. Ancak böylece birbirimizden kopmadan anlaşma olanağını buluruz. Sonuca geliyorum: Edebiyatın güdümlü, ya da güdümsüz diye adlandırılmasının o kadar önemi yoktur. Edebiyat güdümlü olmak zorundadır. Çağımızda, insanlığın bütünlüğü kaçınılmaz bir gerçektir. Bir atom savaşı sonunda ölme tehlikesini engellemek için, çabalarımızı birbirine uydurmalıyız çünkü. Şüphesiz bu söylediklerim, Leonov’un başarılı bir biçimde özetlediklerinden daha az iyimser, ama belki de çok daha ciddidir. Bu, yazarın oturup hep atom savaşından söz açması demek değildir. Ama, fare gibi ölmek istemeyen bir yazarın, kuşlar hakkında şiirler yazmaktan haz duyduğunu söylerken, içten olamayacağı anlamına gelir. Yazar, çağını şu ya da bu biçimde yansıtmak zorundadır çünkü.

Jean Paul Sartre
1960 yazında, Leningrad’da yapılan Doğu-Batı yazarları toplantısında yaptığı konuşma.

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Ahmet Telli: İnsan yorulur bazen insan olmaktan/ Biz yorulduk, su yoruldu…

Kapat