Italo Calvino’dan bir deneme: Yeni dünya ne kadar da yeniydi!

Italo Calvino1530 yılından kalma gümüş bir dünya haritasında Meksika körfezi “Catay (Çin) Denizi”, Güney Amerika da “Yamyam Toprağı” adını taşır. America adı, ilk kez, bir Alman haritası üzerinde karşımıza çıkar; Avrupa, bulguların coğrafî öneminin bilincine, özellikle, Vespucci’nin seyahatnamesi aracılığıyla ulaşmıştı. Ancak Floransah tecimenin mektuplarıyladır ki Avrupa, önünde açılanın gerçekten bir Yeni Dünya olduğunun farkına varacaktır; uçsuz bucaksız toprakları, kendine özgü ıralarıyla…
Şimdi de, haritalar üzerinde, Amerika Asya’dan ayrılıyor. Bu haritada “Küba Toprağı” adını taşıyan Kuzey Amerika’nın ancak ince bir kıyı şeridi bilinmekte, “Zipangri” adını taşıyan Japonya’dan az uzakta olduğu sanılmaktadır. Amerika adı, “Yeni Toprak” diye de anılan, bildiğimiz yamyamların yaşamakta olduğu Güney Amerika’ya verilmektedir ancak. Anakara artık özerk bir çevre çizgisi edinmiştir ama, biçimiyle bile, özellikle, bizi Çin ile Hindistan’dan ayıran bir engel, bir set olarak algılanmaktadır hâlâ…

Hepimizin öğrendiği gibi, Yeni Dünya’yı bulgulamak pek güç bir girişimdi. Ama Yeni Dünya’yı bulguladıktan sonra onu görmek, yeni olduğunu, yepyeni olduğunu, yeni deyince görülmesi beklenebilecek her şeyden değişik olduğunu anlamak, çok daha güç bir işti. Bu durumda, sorulması doğal soru, şu: Bugün bir Yeni Dünya bulgulanacak olsa, onu görmeği başarır mıydık? Değişik bir dünyaya ilişkin beklentilerimize bağlayıvermeğe alışageldiğimiz imgelerin hepsini (örneğin, bilim-kurgunun imgelerini) usumuzdan uzaklaştırmağı başarabilir, gözümüzün önünde duran gerçek başkalığı kavrayabilir miydik?
Colombo’nun çağından bu yana bir şeylerin değiştiğini hemen söyleyebiliriz: Son yüzyıllar boyunca insanlar nesnel bir gözlemleme yeteneği, benzeşimle ayrımların saptanmasında bir belirginlik kaygısı geliştirmişler, alışılmadık, beklenmedik her şey karşısında merak duymağa başlamışlardır; Eskiçağ ile Ortaçağdaki öncellerimizin edinmemişe benzedikleri niteliklerdir bunlar. Gerçekte, Amerika’nın bulgulanışından bu yanadır ki, diyebiliriz, insan bilincinde yeni ile ilişki değişikliğe uğramıştır. Bunun içindir ki zaten, yeni çağın o sıralarda başladığı söylenegelir.

Durum gerçekten öyle midir? Amerika’nın ilk açınsayıcılarının, beklentilerinin hangi noktalarda yalanlanacağını, iyi bilinen birtakım benzerliklerin nerelerde doğrulanacağını bilmemeleri gibi, biz de (gözlerimiz, uslarımız ancak gerçeklenmiş bölümlemelere gireni seçip sıralamağa alışageldiği için) hiç görülmedik görüngülerin, farkına varmaksızın, yanından geçip gidebiliriz.
Belki her gün bir Yeni Dünya gözümüzün önünde açılıyordur da biz onu göremiyoruzdur.
Paris’te, Grand Palais’de, Avrupalıların, karavelaların yolculuğundan sonra aldıkları ilk haberlerden, yeni Anakaranın açın-sanışı ile betimlenişinin kerte kerte ulaştırdığı bilgilere dek, Yeni Dünya üzerine kurdukları imgeyle ilişkili üç yüz elliyi aşkın resim, gravür ile nesneyi bir araya getiren “Avrupa’nın Gözüyle Amerika” sergisini gezerken bunları düşündüm.
İşte Kastilya Kralı Fernando’nun karavelalara demir almaları buyruğunu verdiği İspanya kıyıları… Şu dar körfez ise, Cristoforo Colombo’nun, aşarak, Hindin masal adalarına ulaştığı, Atlas Okyanusu… Colombo, gemisinin pruvasından eğilip bir bakınca ne görse iyi?
Kulübelerinden çıkan bir alay çıplak erkek ile kadın… Colombo’nun ilk yolculuğu üzerinden ancak bir yıl geçmişti; Amerika olacağı henüz bilinmeyen bu yerin bulgulanışını Floransalı bir gravürcü böyle çizecekti. Dünya tarihinde yeni bir çağ açıldığının kimse farkında değildi henüz, ama bu olayın uyandırdığı heyecan Avrupa’nın her yerine yayılmıştı. Colombo’nun anlattıkları, Floransalı Giuliano Dati’ye, hemen, sekizliklerden kurulu bir şiir esinlemişti; yiğitlik destanları “cantare”ler biçemindeki bu kitabın resimlerinden biriydi bu gravür… Bu yeni topraklarda oturanların Colombo’yu da, oraya ilk giden yolcuları da en çok şaşırtan özelliği, çıplaklıklarıydı; ressamların imgelemini harekete geçiren ilk veri buydu. Erkekler henüz sakallı olarak gösteriliyorlardı; “Indio”ların yüzünün kılsız olduğu haberi henüz yayılmamışa benzer…
Colombo’nun ikinci yolculuğu, hele Americo Vespucci’nin daha ayrıntılı, daha renkli anlatılarıyla, çıplaklığa Avrupa’yı heyecana düşüren başka bir özellik gelir eklenir: Yamyamlık.
Vespucci’nin anlattığına göre Portekizliler, kıyıda bir öbek Hintli kadın görünce yakışıklılığıyla ün salmış denizcilerinden birini, bu kadınlarla bir anlaşmaya varsın diye, karaya çıkarırlar.
Kadınlar bunun çevresini alır, okşayıp severek ona hayran olduklarını belirtirler; ama bir tanesi arkasına geçer, kafasına bir topuz indirir, onu sersemletir. Zavallı denizciyi biraz öteye sürüklerler, doğrarlar, kızartıp yerler.

Yeni topraklarda oturanlar üzerine Avrupa’nın sorduğu ilk soru şu: Gerçekten insan mıdır bunlar? Gerek Klasik çağ gerek Ortaçağ rivayetlerinde canavarların yaşadığı ırak ülkelerden söz edilirdi. Ama bu söylencelerin ipliği pek çabuk pazara çıkacaktır: Hintliler insan olmakla kalmıyor, klasik bir güzelliğin örnekleri olarak da görülüyorlar. Altın Çağdaki, ya da, Yeryüzü Cennetindeki gibi, “mülkiyet de, yorgunluk da bilmeyen mutlu bir yaşam” söylencesi doğuyor.
Tahta üzerine kaba gravürlerden sonra “Indio”lar resimlerde boy göstermeğe başlar. Avrupa resmi tarihinde gösterildiğini gördüğümüz ilk Amerikalı, İsa’yı bebekken görmeğe gelen krallardan biri olarak karşımıza çıkıyor; 1505 dolaylarında yapılmış olması gereken bir Portekiz resmidir bu; Colombo’nun ilk yolculuğundan ancak on iki yıl kadar, Portekizlilerin Brezilya’ya ulaşmasından daha da kısa bir süre sonrasından kalma… Yeni toprakların Asya’nın Uzakdoğusunun bir parçası olduğuna inanılmaktadır hâlâ. Geleneğe göre, İsa’nın Doğumu resimlerinde onu görmeğe gelen kralların doğulu başlıkları, doğulu giysileri giymiş olarak gösterilmesi gerekir. Hind’in bu söylensel insanlarının nasıl oldukları konusunda şimdi gezginlerin anlattıkları, dolaysız bilgi verdiğine göre, ressamlar da çağa uyar: Hintli Kralın başında, Brezilya’nın birtakım boylarında görüldüğü üzere, yelpaze gibi açılan bir telek tacı var; elinde de bir Tupinambalı oku… Dinsel bir resim söz konusu olduğuna göre bu kişinin çıplak görünmesi olanaksız: Dolayısıyla sırtına Batı giysileri, ayağına Batı pabuçları giydirilir.
1537 yılında Papa III. Paul şöyle söyler: “Hintliler gerçekten insan… Katolik inancı anlayabilecek durumda olmakla kalmıyorlar, bu inanca bağlanmağa da son derece istekliler.” Yeni Dünya’nın tüy süsleri, savutları, yemişleri, hayvanları Avrupa’ya gelmeğe başlıyor. 1517 yılındayız; bir Alman gravürcüsü, Calcutta halkının oluşturduğu bir alayın resmini çizerken bir fille seyisi, çiçeklerle bezenmiş öküzler, kocaman kuyruklu koçlar gibi Asya kökenli öğelerle yeni bulgulardan gelme ayrıntıları biribirine karıştırır: Başlar üzerinde tüyler (hattâ, bütün bütüne uydurma tüy giysiler), Brezilya’nın “ara” türünden bir papağanı, iki koçan da mısır… (Bu tahıl türü, sonraları Kuzey İtalya’nın tarımında da, beslenmesinde de çok önem taşıyacak, Amerika kökenli olduğu çabuk unutulup granturco (Türk buğdayı) adını alacaktı.)

XVI. yüzyılın büyük haritacılarının çalışmalarıyla bu yeni toprakların bir biçim edindiğini görmekle kalmayacak, direyin, biteyin, halkın törelerinin de gerçekliğe uygun ilk resimlerini göreceğiz. Açınsayıcılarla sıkı bir işbirliği içinde çalışan haritacıların elinde ilk elden, dolaysız bilgiler vardı. Atlas Okyanusu kıyılarının biçimi artık geniş ölçüde bilinmekte ama yeni topraklar, henüz, Asya’nın bir uzantısı olarak görülmektedir. 1530 yılından kalma gümüş bir dünya haritasında Meksika körfezi “Catay (Çin) Denizi”, Güney Amerika da “Yamyam Toprağı” adını taşır.
America (yani Amerigo’nun ülkesi) adı, ilk kez, bir Alman haritası üzerinde karşımıza çıkar; Avrupa, bulguların coğrafî öneminin bilincine, özellikle, Vespucci’nin seyahatnamesi aracılığıyla ulaşmıştı. Ancak Floransah tecimenin mektuplarıyladır ki Avrupa, önünde açılanın gerçekten bir Yeni Dünya olduğunun farkına varacaktır; uçsuz bucaksız toprakları, kendine özgü ıralarıyla…
Şimdi de, haritalar üzerinde, Amerika Asya’dan ayrılıyor. Bu haritada “Küba Toprağı” adını taşıyan Kuzey Amerika’nın ancak ince bir kıyı şeridi bilinmekte, “Zipangri” adını taşıyan Japonya’dan az uzakta olduğu sanılmaktadır. Amerika adı, “Yeni Toprak” diye de anılan, bildiğimiz yamyamların yaşamakta olduğu Güney Amerika’ya verilmektedir ancak. Anakara artık özerk bir çevre çizgisi edinmiştir ama, biçimiyle bile, özellikle, bizi Çin ile Hindistan’dan ayıran bir engel, bir set olarak algılanmaktadır hâlâ…
Yeni bir harita izdüşüm yöntemini bulan Mercator’un düzlemyuvarları üzerinde Amerika adı kuzey yarıküreye de uzanmakta, Labrador’a verilen Morinalar Toprağı adına komşuluk etmektedir.
Hintli dendiğinde düşünülenler, uzun süre, biribirinin karşıtı iki söylence arasında bölünmüş kalıyor: Yeryüzü Cennetindeki gibi yazıksız bir yaşamın doğal mutluluğu söylencesi ile, yırtıcı bir acımasızlığın (kafatası derisinin yüzülmesi, işkenceler) söylencesi… Ama aynı sıralarda, İspanyolların kıyıcılığı, Conquisfador’ların döktükleri kan, giriştikleri yağmalar karşısında öfke duyulmağa da başlanıyor.

Ancak XVI. yüzyılın sonuna doğru “Hintli”lere gerçekten bakmağı, onları görmeği öğreniyoruz. Bunu da, Atlas Okyanusu ötesinde ilk İngiliz sömürgesini, Virginia’yı, kuran Sir Walter Raleigh’in 1585 yılındaki seferine katılan İngiliz haritacısı, ressamı, John White’a borçluyuz.
British Museum’da saklanan, John White’ın elinden çıkma yetmiş altı suluboya resim, bir ressamın doğaya bakarak ortaya koyduğu ilk Amerika tanıklığını oluşturuyor. White, Kızılderililerin giysilerini, etkinliklerini çizmekle kalmamış; Kuzey Amerika’nın hayvanlarını da resmetmiş: Flamanları, iguanaları, kara yengeçlerini, kaplumbağaları, uçan balıkları, su direyinin en değişik örneklerini…
Amerika’nın Eski Dünya’nınkinden apayrı bir direyi ile biteyi olduğu gerçekliğini Avrupalılar ancak çok uzun sürede kavrayabilmişler… Colombo, daha ilk seferinde, İspanya’ya Afrika’dakilerden çok daha iri papağanlar (“ara”lar) getirmişti; bunlar hemen merak uyandırmıştı; Raffaello, Vatikan’ daki odaların grotesk süslemelerine bunları da sokmuştu.
Ama genel olarak Amerika’nın yeni hayvanları büyük bir heyecan yaratmamışa benziyor.
Hindi, pek kısa bir süre sonra Avrupa’da yetiştirilmeğe başlanıyor ama, yanlış olarak, Beç tavuğu ile karıştırılıyor, Asya kökenli olduğu sanılıyor.
İnsanları en çok şaşırtan hayvan, tatu; o kadar ki, yerinel resimlerde Amerika, elinde bir yayla
oklar tutan, ata biner gibi bir tatuya binmiş çıplak bir kadın olarak görülüyor.
Doğrusu şu olsa gerek: Avrupalılar, uçsuz bucaksız, bolluk içinde yüzen bu anakarada mastodontlardan oluşmuş bir direy bulacaklarını bekliyor olsalar gerekti; karşılarına çıkan, onları biraz umut kırıklığına uğratmış olacak… Amerika garip hayvanlardan yana zengindir ama bunlar oldukça küçüktür. Gobelins duvar kilimlerinden kimini çizenlerin, Brezilya’nın biteyi ile direyinin zenginliği görüsüne, Amerikalılıkla hiçbir ilişkisi bulunmayan hayvanlar da katma gereksinimini duymuş olmaları böyle açıklanabilir. Gerçi Yeni Dünya hayvanlarının en ıralayıcı temsilcileri bu resimlerde yok değil: Karıncayiyen de, tapir de, tukan da, boa da var; ama bunların yanı sıra bir Afrika fili, bir Asya tavuskuşu, Avrupalıların Amerika’ya götürdükleri türden bir at da var…

Amerika bitkilerinin Avrupa’yı ele geçirmesi de ağır ağır gerçekleşti ama sonuçlan çok daha önemli oldu. Batının tümünün tarımında da beslenmesinde de kendini kabul ettirecek patates, domates, mısır, kakao; sanayi üretiminin onca büyük bir bölüğüne egemen olacak pamuk ile kauçuk, davranışsal alışkanlıklarda o kadar büyük rol oynayacak tütün, ancak uzunca bir süre sonra, yeni bitkiler olarak kabul edileceklerdi. XVI. yüzyılda doğanın incelenişi hâlâ Yunan-Latin yazarlarına dayanıyordu; bilginlerin ilgisini çeken, yeni olan şeyler, değişik olan şeyler değildi; yanlış ya da doğru, klasiklerin sözünü ettiği adlar altında bölümlenebilen şeylerdi ancak…
Sergide, 1588 tarihli bir Flaman ya da Alman suluboyası görüyoruz; olağandışı bir tarihsel değer taşıyor, çünkü, birkaç yıl önce Peru’dan ispanya’ya getirilmiş olan patatesin bilinen ilk resmidir bu. Onun yanı sıra, bir de, 1574 yılında, Anvers’te basılmış bir gravür var: Bir tütün fidanının ilk resmi… Garip, düşey bir pipodan duman bulutlan çıkaran küçük bir Kızılderili kafası, Colombo’dan bu yana her gezginin dikkatini çeken, kimi zaman tedavi edici, kimi zaman da zehirleyici etkileri olduğu düşünülmüş o “garip alışkı”yı anımsatıyor.
XVII. yüzyılda Brezilya’dan İspanyolları kovmuş olan Hollandalılar, kendileri de Portekizlilerce oradan kovulmadan önce, sömürgenin doğasını incelemeleri için oralara bilginlerle sanatçılar yolluyorlar. Albert Eckout, Hollanda’nın doğası ile Brezilya’nın bitkilerinin buluşmasının bir örneğini veriyor… Karpuzlar, amerikanelmaları, bir anon, bir çarkıfelek, bir ananas (bir tatkoku dağı gibi) göğe karşı durmaktadır. Amerika kabakları ile hıyarları, Atlas Okyanusunun iki kıyısında sebze dünyasının birleştirilişini kutlamak üzere, Avrupa’nın lahanaları, şalgamları ile bir araya gelir.
Franz Jansz Post’un Louvre Müzesinde saklanan bir tablosunda, Hollanda açıkhava resminin Brezilya’nın doğası ile karşı karşıya geldiği anı görürüz, işte o zaman gerçekten başka bir dünya, bir başdönmesi duygusuyla, gözümüzün önüne serilir:

Irmağın geniş, dingin uzamı önünde yitmiş gibi duran bir askerî hisar; önde, bir ağaç kadar dal budak salmış bir atlasçiçeği, garip bir hayvan (kemirgenlerin en irisi, kabia’du bu), bir de, çevreyi saran çok sıcak bir hava duygusu…
Franz Post’un Brezilya’da yaptığı tablolarda (hep XVII. yüzyıldayız) bir şeyler bulup ortaya çıkarmanın soluğu eser, belirsiz bir şeyle, beklentilerimiz arasına girmeyen bir şeyle karşılaşmanın şaşkınlığı duyulur. Grand Palais’deki serginin ilk düşündürdüğü, şu: Eski Dünya, karşısındakinin ne olduğunu henüz iyi kavrayamadığı, tek tük edindiği bilgilerin parça parça olduğu, gerçekliğin yanlışlardan ya da düşlemlerden seçilip ayrılmasında güçlük çekildiği sırada, Yeni Dünya’nın imgelerini daha güçlü olarak canlandırabilmiştir.
XVII. yüzyılda Hollandalı birkaç ressam Brezilya’yı tanımağa başlarken, Amerika, başka ressamların resimlerinde yerinel bir kişi niteliği edinir: Dünyanın dört bölümünden biri olarak görülür, mitoloji kahramanlarınınki gibi kalıplaşmış bir dizi özel nitelik yakıştırılır ona.
Amerika’nın içindeki ayrımlar da, artık, çeşitli sömürgelerin üstünkörü tiplendirilmesi yoluyla kayda geçer. XIV. Louis’ye, çocukluğunda, coğrafya öğretmek üzere, Stefano Della Bella’nın çizdiği, coğrafya ile yerineyi bir araya getiren iskambil kâğıtlarıyla oyunlar oynatılır.
Başka ressamlar içinse, neredeyse gizi kalmamış bir Amerika, Avrupalı açıkhava ressamlarının görüş açısından ele alınacak bir dizi gösterişli görünüm sunmaktadır.
XVIII. yüzyıldan başlayarak Amerika, Avrupa için, siyasal, düşünsel görüşlerle söylencelerin somutlaşmış örneklerini sunacaktır: Rousseau’nun yabanıl ama iyi adamı, Montesquieu’nün demokrasisi, Kızılderililerin romantik sevimliliği, köleliğe karşı savaş…
Avrupa, Amerika’yı kendi şemaları içerisinde düşünmek, Amerika’nın bir zamanlar da, şimdi de söz konusu olan başkalığını, belki de hakkından gelinemezliğini, kavramsal açıdan tanımlanabilir hale getirmek gereksinimini duymuştur, duyar; yerineler işte bu gereksinimin karşılığıdır. Öteden beri -Colombo’nun ayağını buraya basışından bugüne değin- Amerika’nın Avrupa’ya, Avrupa’nın bilmediği bir söyleyeceği, hep olmuştur.

Sergideki son parça, bu “yerinel değişmez”i bir daha belirginleştirir: XIX. yüzyıl sonundan kalma bir Fransız resmi, Özgürlük yontusunun 1871 ile 1886 arasında Paris’te tasarlanıp yapıldığını anımsatır bize. Bu yontunun gerçekleştirilmesi için yontucu Bartholdi ile birlikte, Notre-Dame’ı onarıp eski haline getiren Viollet-le-Duc, bir de, Kuleyi yapan mühendis Eiffel çalışmışlar. Yontu bugün bir gökdelen zemini üzerinde nasıl dikiliyorsa, parçalara ayrılıp gemiyle New York’a taşınmadan önce, Paris’in tavanarası katları üzerinde yükselirdi.
Sergi bu noktada duruyor; öteye geçmesi de beklenemez belki; çünkü son yüz yıl içerisinde koşullar değişti. Geçmişinin, bilgisinin, duyarlığının doruğundan Amerika’ ya bakabilecek bir Avrupa yok artık; Amerika, içinde ne kadar Avrupa taşıyorsa Avrupa da içinde o kadar Amerika taşıyor artık; o kadar ki, karşılıklı olarak biribirine bakmağa duyulan (hiç azalmayan, umut kırıklığına hiç uğratmayan) ilgi, bir ayna (bize, geçmiş ya da gelecek üzerine bir şeyler öğretme gücünü taşıyan bir ayna) karşısında duyulan ilgiye gitgide daha çok benziyor.

1976
Çeviren:
Bilge Karasu
Yapı Kredi Yayınları
Üç Deneme / Italo Calvino

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Jehat, ilk albümü “Kom bibin” ile cafrande.org’ta

Jehat 1977 yılında Diyarbakır’ın Kulp (Pasur) ilçesine bağlı Bayır köyünde ailenin yedinci çocuğu olarak dünyaya geldi. Küçük yaşlardan itibaren müziğe...

Kapat