İnsanla Hayvan Arasında Psikolojik Benzerlik ve Darwin’in Yanılgısı – Cemal Yıldırım

İnsanlar, diğer canlılardan ayrı olduklarına en çok ruhsal (zihinsel ve moral) yetileri bakımından inanmışlardır. Gerçekten canlılar arasında yalnız insanın, biyolojik donanımı dışında kültür ve uygarlık araçları oluşturarak, yaşamını daha zengin ve anlamlı kıldığı görülmektedir. Ancak bu, insanla hayvanın tümüyle birbirinden ayrı iki dünya olduğu demek değildir. İnsanlara üstünlük sağlayan zihinsel yetiler bakımından bile aradaki fark kesin değildir; bir derece farkıdır. İncelemeler insanın çoğu kez kendisine özgü saydığı birçok psikolojik özelliklerin (örneğin, duyumsama, sevme, sezme, düşünme, problem çözme, hatırlama, dikkat etme, araştırma, örnek alma, öykünme, vb.) değişik derece ve biçimlerde hayvanlarda da varolduğunu göstermektedir. Kimi düşünürlerin insana özgü saydığı simge oluşturup kullanma yeteneğinin bile, ilkel biçimlerde de olsa, gelişmişlikte ileri bazı hayvanlarda (örneğin, şempanzelerde) izleri gösterilebilir.

İnsanı hayvandan bedensel, zihinsel ve duygusal özellikleri bakımından olduğu gibi moral anlayış ve davranış yönünden de ayıran farkın kesin olduğu söylenemez. Darwin, İnsanın Soyu’nda bu noktaya özellikle değinmektedir:
İnsanla hayvanlar arasındaki farklar göz önüne alındığında, moral duyguyu en önemli fark sayan yazarların yargısına tümüyle katılıyorum… Ama bu noktada da yanılgıya düşme olasılığını gözden uzak tutmamalıyız… Sosyal içgüdüsü belirgin bir düzeye erişen her türün, zihinsel yetileri yönünden de insana yakın bir gelişme göstermiş olması halinde, “moral duygusu” ya da “vicdan” diyebileceğimiz özelliği de kaçınılmaz olarak gelişecektir.(3)

Darwin, evrimin “itici gücü””diye önerdiği doğal seleksiyonu biyolojik düzeyde yeni tür ve formların oluşmasıyla sınırlı tutmakta, en belirgin biçimleriyle insanda gördüğümüz duygusal, zihinsel ve moral yetilerin gelişme süreçlerinde, dahası “kültür” ve “uygarlık” dediğimiz çeşitli etkinliklerin ve araçların ortaya çıkmasında da etkili saymaktadır. İnsan yalnız biyolojik varlığıyla değil, pisikolojik, moral ve kültürel alanlardaki ilerlemesiyle de doğal seleksiyonun ürünüdür, ona göre.

Ancak amaçsız, mekanik bir düzenek olan doğal seleksiyonun, bu olağanüstü gelişmelere nasıl yol açtığı açık olmaktan uzaktır. Darwin’de bu-güçlüğün doyurucu bir açıklamasını bulduğumuzu söyleyemeyiz.

Evrim kuramını benimsemede içine düşülen güçlüğün nedenlerinden biri kuramın gereğince anlaşılmamış olmasıdır. Ama daha önemli neden geleneksel koşullanma, önyargı, dinsel ya da ideolojik bağnazlıktır. Gerçekten yerleşik umut, özlem ve koşullanmalarımız irdelendiğinde kimi belirsiz varsayımlarla karşılaşmaktayız. Bunlardan belki de en köklüsü dünyamızdaki değişikliklerin tarihini insanla noktalanan bir ilerlemenin tarihi olarak görmek; ilerlemeyi rastlantılara da yer veren çevresel koşulların değil, ya Tanrısal istencin ürünü ya da sıkı neden-sonuç ilişkisi içinde amaçlı bir eylem saymaktadır. Buna yakın bir başka varsayım da, doğadaki canlıları çevreleriyle tam uyum içinde saymak, dünyanın kuruluş ve düzenini yerinde bulmaktır. Bağnazların yanı sıra pek çok kimse de evrim kuramını, özellikle doğal seleksiyon hipotezini, çoğu kez bilinçaltı tutulan bu türden sayıltılara ters düştüğü duygusu altında reddetmiştir.

Hemen belirtelim ki, evrim süreci belli bir amaç içermemekle birlikte gelişigüzel bir değişme de değildir. Darwin rastlantı saydığı bireysel ve türel varyasyonlara doğal seleksiyonun kullandığı malzeme ya da hammadde gözüyle bakmıştır. Gelişigüzel değişme fikrine ısınamayanlar, doğal seleksiyona da yabancı kalmışlardır. Örneğin, dünyanın belli bir düzene bağlı olduğu varsayımından kalkan Arthur Koestler gibi düşünür ve sanatçılar Darwin kuramına, evrimi rastlantı varyasyonlara dayalı amaçsız bir değişme saydığı gerekçesiyle karşı çıkmışlardır. Bu tavır aslında oldukça yaygın olan duygusal bir tepkiyi yansıtmaktadır. Nitekim doğal seleksiyonu “kör bir düzenek” diye niteleyen Bernard Shaw, Darwin kuramından hoşlanmadığını söylerken kendisiyle birlikte daha pek çok yazar ve, sanatçının tepkisini dile getiriyordu.

Bilim adamları arasında bile insanın hayvan dünyasının bir uzantısı olduğu düşüncesine tepki gösterenler vardır. Evrim kuramını Darwin’le paylaşan A.R. Wallace, örneğin, insanın hiç değilse beyin yapısı bakımından hayvanlardan ayrı tutulması gereğine inanıyordu. Jeolojinin kurucusu Charles Lyell de, tam bir kararlılık içinde gördüğü dünyada bir gelişme ya da ilerlemeden söz edilemeyeceği görüşündeydi. Ona göre ilerleme yalnızca dünyaya moral bir düzen yükleyen insana özgüdür.

Gene insanın özlemlerini, kendini beğenmişliğini ve belki de bencilliğini yansıtan “antroposentrizm” denen bir başka tutumla karşılaşmaktayız. Buna göre insan doğanın dışında, ondan ayrı değil, onun içindedir. Ne var ki, tüm doğavbizim için, bize yönelik, sanki salt bize ulaşmak için vardır. İnsan doğanın varlık nedeni, yönelik olduğu hedeftir. “Dönemin, en iyi kurgu-bilim filmi” diye nitelenen 2001: A Space Odyssey (2001: Uzay Macerası) filmi bu anlayışı yansıtmaktadır.

Değindiğimiz iki anlayış da bilimsel değil, duygusal ya da metafizikseldir. İnsan ne doğadan ayrı, kendine özgü bir varlık, ne de doğanın yönelik olduğu yetkin, “ideal” bir yaratıktır.

Daha önce değinmiştik: Darwin fazla tepki yaratmamak için Türlerin Kökeni’nde insanın evriminden söz etmez. Konuyu on iki yıl sonra yayımlanan İnsanın Soyu’nda ele alır. Darwin insanla hayvanın fiziksel yapı ve fizyolojik davranış bakımından temelde aynı özellikleri paylaştığını söylemekle kalmaz, daha ileri giderek, zihinsel ve moral yetilerinde de yakın benzerliklerini vurgular. Ne var ki, bu sav olgusal olmaktan çok spekülatif niteliktedir. Kendini her zaman gözlemsel kanıtlarla sınırlamaya özen gösteren Darwin’in bu noktada ölçü dışına kaçtığı söylenebilir.

İnsan bir organizma olarak evrim sürecinin bir ürünüdür kuşkusuz. Ama onu diğer .canlılardan ayıran birtakım belirgin özelliklerini görmezlikten gelemeyiz. Doğanın bir parçası olan insan, kültürel yaşamıyla doğayı aşmıştır. Bilinç ve zekâsı, simge oluşturma ve kullanma yeteneği ona hiçbir canlı türün erişemediği olanaklar sağlamıştır. Zihinsel yetilerimizin oluşumu hiç kuşku yok doğal seleksiyonun ürünüdür. Ama o yetilere dayanan kültür ve uygarlığın da doğal seleksiyonla oluştuğu kolayca söylenebilir mi? Tanınmış biyolog Medavvar’ın da belirttiği üzere, kültür ve uygarlığı da kapsayan sosyo-psikolojik deneyimlerimiz Darwinci değil, Lamarckçı evrim anlayışını yansıtıcı niteliktedir. Her kuşak geçmişin deneyim birikimini kendi deneyim ve öğrendikleriyle birleştirerek bir sonraki kuşağa bırakır. Burada genlere bağlı kalıtsallık değil, yaşantı ve eğitimle sağlanan bir kalıtsallık söz konusudur.

Doğal ortamında evrim planlı, amaçlı bir süreç değildir. Oysa kültürel gelişmeler, uygarlık atılımları büyük ölçüde bilinçli, planlı çalışmalar gerektirir. İnsan dahil tüm türlerin ortaya çıkışı, çok sayıda etkene bağlı, hatta bir anlamda rastlantı diyebileceğimiz, plansız bir gelişmedir. Bu anlamda ihsanın ortaya çıkışı gibi çıkmaması da olasıydı. Bir araya gelme olasılığı son derece zayıf koşulları gerektiren bir oluşumu “rastlantı” diye nitelememiz pek de yersiz değildir. Bilindiği gibi yaklaşık 65 milyon yıl önce bir yok olma süreci yaşanmıştır: Yeryüzünde egemenliği 100 milyon yıl süren dinozorların yok oluşu!(4) Dinozorların sonu gelmeseydi, birçok memelilerle birlikte insanın da ortaya çıkmasına belki de olanak kalmayacaktı. Öyleyse, yok oluşlarıyla varlığımıza yol açan dinozorlara şükran borcumuzu, az da olsa, iskeletlerini müzelerde sergileyerek ödüyoruz demektir. Bunu da insana özgü bir davranış olarak gösterebiliriz herhalde!

Kültürel Yaşamın Temeli

İnsana canlı dünyanın bir parçası olarak bakmak doğal olduğu kadar bilimsel yönden kaçınılmazdır. Tüm üstün özelliklerine karşın, insan organizma olarak temel ^işlevlerinde diğer gelişmiş canlılardan, özellikle memelilerden, farklı değildir. Bu gerçeği kabul etmek, onun canlı dünyada kendine özgü bir kimlik taşıdığı gerçeğini yadsımamızı gerektirmez. İnsanı canlı dünyadan koparmak ne denli yanlışsa, canlı dünyayı aşan yönlerini göz ardı etmek de o denli yanlıştır, elbet.

İnsanın “kültürel evrim” diyebileceğimiz bir yaşam deneyimi, biyolojik donanımı aşan uygarlık başarısı vardır. Kültür ve uygarlık insana özgü gelişmelerdir. Bu gelişmelerin özelliği her aşamasında kazanılan bilgi, beceri ve deneyimlerin zenginleştirilerek kuşaktan kuşağa aktarılabilmesidir. Bu geçişin aracı genler değil eğitimdir, insan oluşturduğu kültür ve uygarlık donanımıyla diğer canlılar üzerinde ölçüsü giderek artan bir egemenlik kurmuş, hatta doğa dengesini yıkıcı bir sömürü eylemi içine girmiştir. İnsan, salt bir organizma değildir; dinsel, sosyal ve politik kişiliği, sanat etkinlikleri, doğayı tanıma, anlama ve denetleme yolundaki bilimsel çabaları ona yeni bir kimlik sağlamıştır.

Bir noktanın önemle vurgulanması gerekir: Biyolojik evrimin insanın kültür ve uygarlık aşamasına geçişine olanak vermekle birlikte, bu gelişmeleri doğrudan belirlediği söylenemez. Başka bir deyişle, kültürel evrim biyolojik evrimin denetiminde değildir; uygarlık tarihi biyolojik tarihimizden bağımsızdır. İnsanın “genotip”ine bakarak ne geçmişte olup bitenleri ne de gelecekte olacakları kestirebiliriz.

İnsan toplulukları çevre koşullarına ve tarihsel deneyimlerine bağlı olarak farklı kültürel geleneklere sahiptir. Ne var ki, bilinen tüm farklılıklarına karşın, kültürlerin paylaştığı birtakım ortak özelliklerin varlığı da yadsınamaz. Nedir bu ortak özellikler?

Karşılaştırmalı antropoloji değişik kültür çevrelerinde de olsa, insan yaşamında “evrensel” diyebileceğimiz kimi davranış biçimlerini ortaya koymuştur. Antropologların belirlemelerini kısaca şöyle sıralayabiliriz: Barınak edinme, işbölümü, konukseverlik, spor, sanat ve eğlence etkinlikleri, temizlik ve sağlık önlemleri, mülkiyet hakkı, tören düzenleme, süslenme, yas tutma, yardımlaşma, araç ve gereç oluşturma, vb.

Değişik kültürlerdeki ortak özelliklere bakıp bunların biyolojik bir temele dayandığı ileri sürülebilir. Nitekim özellikle 19. yüzyıl evrimcileri arasında bu görüşe ağırlık verenlerin sayısı az değildir. Ama araştırmaların derinleşmesiyle o görüş inandırıcılığını yitirmiştir. Günümüzde ne biyologların ne de antropologların o yönde bir görüşü savunduklarına rastlamıyoruz, artık!

Değişik kültür çevrelerinin paylaştığı ortak değerleri insana özgü içgüdü, eğilim ya da yönelimlere bağlama yolunda da girişimler olmuştur. Ancak bu girişimlerin de yeterince doyurucu bir açıklama getirdiği kolayca söylenemez. Öte yandan insanın kültür yaratma yeteneğini beslenme, üreme, korunma ve egemenlik kurma türünden içgüdülerle açıklama da başarılı görünmemektedir. Kısaca demek gerekirse, insanın biyolojik donanımını aşan kültürel varlığını, biyolojik evrim sürecine indirgeme yaklaşımı başarılı olmamıştır. Kültürel yaşam biyolojik evrime ters düşen ya da onunla bağdaşmaz bir gelişme değildir kuşkusuz; ama ona bağlı, onunla belirlenen bir gelişme olduğu savı da olgusal temelden yoksun kalmaktadır.

Kültürel birikim kalıtsaldır; ancak bu biyolojidekinden farklı bir kalıtsallıktır. Biyolojide kalıtsal geçiş, döllenme sırasında gerçekleşir; ana-baba özellikleri üreme hücrelerindeki genler aracılığıyla yavruya geçer. Kültürel kalıtsallığa gelince, bunun aracı eğitimdir, toplumsal yaşama dayanan geniş anlamda bir eğitim. İnsan organizması kültürel ortamda kişilik kimliği kazanır, biyolojik donanımının sınırlarını sürekli bir eğitim süreci olan öyle bir ortamda aşar. Kişi tüm yaşamı boyunca içinde yaşadığı kültürden etkilenir; değişen koşullara göre kimi özelliklerini yitirirken yenilerini edinir. “Eğitim”, geniş anlamda, programlı okul etkinliğini aşan bir süreçtir: Aile ve toplum çevrelerinde işleyen her türlü koşullandırma, propaganda, öğüt, rehberlik, özendirme, öykünme gibi etkinlikleri de içerir. Bir etkileşim aracı olan eğitimde en güçlü öğe gene kültürel bir ürün olan dildir. Yazının, daha sonra matbaanın icadı, kültürel birikimin hızla yayılmasına, yerel sınırları aşarak değişik kültürlerin etkileşimine yol açmıştır. Çağımızda telefon, radyo, televizyon, bilgisiyar ve benzer iletişim araçlarıyla ulaşım araçlarındaki ilerlemeler kültürel etkileşime büyük bir canlılık kazandırmış, daha önce yerel ve durağan kültürel özelliklerin bir tür seleksiyonuna kapı açmıştır. Kültürel etkileşim artık ne zamanda ne de yerde sınır tanımamaktadır. Yüzlerce, hatta binlerce yıl önce yaşamış sanatçı, filozof, bilgin ve din adamlarının -etkisi yalnız kendi yerel kültür çevrelerinde değil, tüm dünyada duyulmaktadır. Özellikle kökleri antik çağa uzanan Batı kültürünün günümüzde kazandığı yaygınlık, kurduğu egemenlik bu süreçte son derece önemli bir aşamaya ulaşıldığını göstermektedir: Kültürde küreselleşme aşaması!

Düşünce Fizyolojiye İndirgenebilir mi?

Darwin, zekâ düzeyleri insana yaklaştıkça hayvanların da sosyal içgüdülerini moral davranışa dönüştürebilecekleri inancındaydı. Ama hangi hayvan türünün böyle bir gelişme süreci içinde olduğu söylenebilir? Sosyal içgüdünün “vicdan” denen ahlak duygusuna dönüşmesi salt zekâya bağlı bir gelişme midir? İçgüdü (böyle bir şey varsa), kalıtsal olarak geçen, bilinçli bir amaca yönelik olmaksızın kendiliğinden işleyen bir davranıştır. Ahlak ise değişiktir; bireylerin birbirleriyle ilişkilerinde uymaları gereken davranış kurallarını içerir; kaynağı bireyde değil, toplumsal yaşamdadır. En ilkel kabileden en uygar toplum düzenine kadar her düzeyde, bireylerin belli davranış kural ve ilkeleriyle konmuş olan sınırlar içinde etkinlik göstermesi beklenir. Bu kural ve ilkeler ile bireyin içgüdülerinin her zaman uyum içinde olduğu söylenemez. Toplumsal baskı altında birey, içgüdülerini çoğu kez sınırlamak, geri tepmek, ya da kabul edilebilir biçimlerde açığa vurmak yoluna gider. Moral davranış doğal değil, insana özgü kültürel bir olaydır.

Darwin’in bu ayırımı yeterince göremediğini biliyoruz. Görmüş olsaydı, insanın akıl ve moral bilincine bağlı etkinliklerini de biyolojik evrim çerçevesine alma yoluna gitmezdi. Ona göre düşünceye “beyin” dediğimiz organın özsuyu gözüyle bakılmalıydı. “Yerçekimi nasıl maddenin bir özelliği ise düşünce de beynimizin bir özelliğidir,” diyor Darwin. Ama fizyoloji ile psikolojiyi karıştıran bu benzetme yerinde midir? Basit bir örnek alalım: “Yuvarlanan taş yosun tutmaz.” Birçok kültürde geçen bu atasözüyle dile getirilen nedir? Bu tür bir genellemeyi, mecazi anlamı dışında hangi anlamda, beynin özsuyu sayabiliriz? Örnek aldığımız o basit cümlede dile gelen aslında yüzyılların deneyim birikimidir. Simgesel ve kavramsal nitelikteki böyle bir genellemeyi beyin fizyolojisine indirgemek doğru olamaz herhalde!

Bu noktada Darwin’in yanılgıya düştüğü açıktır.

Biraz duraksamayla şöyle diyebiliriz: Büyük bir gözlemci ve araştırmacı olan Darwin düşünür olarak sınırlı kalmıştır. Nitekim seçkin bilim tarihçisi Charles Singer onun için, “Üst düzeyde derin bir araştırmacıydı; ama dili kullanma ve felsefi görüş bakımından yüzeysel olmaktan kurtulamamıştır,” der. Singer’in yargısı yerindedir. Unutmamak gerekir ki, bilim yalnız gözleme değil, gözlemi işleyen kavramsal düşünmeye dayanır. Evrim konusunda Darwin’in yetkin gözlemciliği ile birleşen büyük bir kavramsal düşünme gücü sergilediği yadsınamaz. Ancak kültürel insana ilişkin düşünme performansı aynı düzeyde değildir. Darwin için “büyük bir bilim adamı”, ama “sıradan bir düşünür” diyenleri tümüyle haksız sayabilir miyiz?

Modern evrim kuramında Darwin’in içine düştüğü karışıklık giderilmiştir. İnsan evrimi söz konusu olduğunda iki aşama ayırt edilmektedir: (1) İnsanın hayvanlarla ortak olduğu aşama; (2) Kültürel kişiliğin oluştuğu aşama. Psiko-sosyal diye niteleyebileceğimiz ikinci aşamada insan kültürel ve moral kimliğiyle ortaya çıkmaktadır. Bu aşamada evrim ya da ilerleme doğal seleksiyona değil, insanın giderek bilenen bilinçli ve amaçlı eylemine bağlı yürümektedir. Bu aşamaya erişen tek canlı türü insandır; o bu kimliğiyle doğayı aşmıştır.

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Karl Marx ve ‘Kapital’ Mülksüzleştirenlerin mülksüzleştirilmesi – Prof. Dr. İşaya Üşür

Kapital-Ekonomi politiğin Eleştirisi " Marx'ın en önemli eseridir. Orijinal halinde dört cilt tasarımlandığı halde, Kapital denilince ilk üç cilt akla...

Kapat