İnsanın Toplumsal Doğası: Bizi birbirimize bağlayan doğal zorunluluk mu?

Marx’ın insanın güçleri ve bu güçlerin gerçekleşmesi için nelerin gerekli olduğuyla ilgili görüşü, insan etkinliğinin (çalışmanın, yaratıcılığın) diğer insanlarla ve diğer insanlar için yapılması gerektiği ve bu nedenle de insanın toplumsal bir varlık olduğu iddiasına zemin hazırlar.

Marx “toplumsal” derken “her ne koşul altında, hangi tarzda ve hangi amaç için olursa olsun, çok sayıdaki bireyin iş birliği[ni]” anlatır. Bu iş birliği üretim sürecindeki gibi aktif, bilinçli ve bir amaca yönelik olabilir; ama pasif, bilinçsiz ve görünürde belli bir amacı olmayan bir iş birliği de olabilir; aynı, başkalarının da bildiği bir dili kullanırken yaptığımız gibi. O halde, “iş birliği” insanın türünün diğer üyeleriyle ilişki kurduğu bütün araç ve biçimleri kapsar ama Marx bu kavramı, karşılıklı kabul edilmiş belli bir amaca ulaşmak için girişilen ortaklaşa etkinliği ifade ettiği yerlerde daha dar bir anlamda da kullanır.

Marx’ın grup anlatımları üçlemesinin sonuncusu olan toplum, “bireylerin birbirlerine dayandıkları (…) ilişkilerin toplamı” olarak tanımlanır. Bu ilişkiler bazen insanların dışında varlıklarını devam ettirdikleri halleriyle ele alınır; örneğin Marx (iş birliğinin aldığı fiili biçimler olan) toplumu “insanların karşılıklı ilişkilerinin ürünü” olarak adlandırır. Bazen de insanların içinde durdukları haliyle ele alır; aynı, “toplum, yani toplumsal ilişkileri içerisinde insanın kendisi” dediğinde olduğu gibi. Dahası, insanlar birbirlerine sadece doğrudan değil, nesneleri aracılığıyla da bağlı görüldüklerinden, “toplum” terimi tanımının sınırlarına kadar genişletildiğinde, hem tekil insanı hem de içinde yaşadığı dünyayı kapsar.

Marx’a göre insanlar her durumda birbirleriyle yakından ilişkilidirler; çünkü “gereksinimleri (bu nedenle doğaları) ve gereksinimlerini karşılama tarzları, aralarında karşılıklı bağlar (cinsel ilişki, mübadele, iş bölümü) yaratır.” Bu noktada Marx şöyle devam eder: “Özel olarak bir bireyin tarihi, geçmişteki ve bugünkü bireylerin tarihinden ayrılamaz.” Bütün dönemlerde sivil toplumu bir arada tutan şey, insanların diğer insanlara duyduğu gereksinim ve (güçlerinin durumu ne olursa olsun) insanın güçlerini gerçekleştirmesinde diğer insanlardan aldığı yardımdır. İnsanı bir diğer insana bağlayan tutkal Marx tarafından doğal “zorunluluk” (İng. “necessity”, Alm. “naturnotwendigkeit”) ve “çıkar” olarak adlandırılır.

İnsanın toplumsal özelliğinin en açıkça ortaya çıktığı alan üretimdir. Üretim Marx’ın genelde insanlar arasındaki iş birliği için gösterdiği başlıca örnektir. Çağdaşlarının çoğunun sahip olduğu yalıtılmış (atomistic) birey görüşünün aksine Marx şuna inanır:

“İnsan, kelimenin tam anlamıyla bir zoon politikon’dur; insan sadece toplumsal bir hayvan değil; tersine, ancak toplum içinde birey olabilen bir hayvandır. Üretimin yalıtılmış bireylerce toplumun dışında yapılması – ki bu, halihazırda toplumun güçlerini elinde bulunduran ve kazara yaban hayatına düşen uygar insan için bir istisna olarak meydana gelebilir – bir arada yaşayan ve birbirleriyle konuşan bireylerin yokluğunda dilin gelişebileceği fikri kadar büyük bir saçmalıktır.”

Diğer insanlarla, onlar için, onlar aracılığıyla ve onların talepleri, öğrettikleri ya da temin ettikleri temelinde üretmek, üretimde bulabileceğimiz en açık toplumsal bağlardır. Bunun ötesinde, Marx’ın üretimde gördüğü iş birliğini tam kapsamıyla değerlendirebilmek için üretimin tüketim, bölüşüm ve mübadele ile “özdeş” olduğu anlayışı hakkında neler söylediğimizi hatırlamalıyız: Bu süreçlerden her biri, diğerlerinin içsel bir yönüdür.

Eğer tropik bölgeler dışındaki üretici etkinlik insanların en temel gereksinimlerini karşılamayı başarıyorsa, bu üretici etkinlik bir iş bölümü içeriyor demektir. İnsan, yaşamını sürdürmesi için gerekli bütün işleri tek başına yapmak yerine, belli bir çalışma dalında özelleşir; herkesin de böyle yaptığını bilir. Bir insanın ayakkabı yapımında yoğunlaşabilmesi için, diğerlerinin kendisi için ekmek ürettiklerinden ve dilediği zaman ayakkabılarını ekmekle mübadele edebileceğinden emin olması gerekir. Sonuçta o da ayakkabının sadece bir kısmını yapar; kalan kısmını diğer arkadaşları yapar. Elindeki meslek teknik açıdan zayıfladıkça, nihai ürünler için diğer insanların çalışmalarına duyduğu bağımlılık ve onlarla iş birliği ihtiyacı da o oranda bir biçimde artar.

Yine toplumsal iş bölümü aracılığıyla, bir insanın yaşamının koşullarının, birçok insanınkiyle örtüştüğü ortaya çıkar. Sonuçta bir zamanlar bireysel olan gereksinimler artık toplumsal gereksinimler olur: Bütün bir insan grubu, aynı sonucu hedeflediklerinin farkındadır. Toplumsal gereksinimler, birçok insanın güçlerinin aynı gelişim seviyesine ulaştığı bir durumu yansıtır. Bu durum, evde ve işte benzer deneyimler yaşamalarından kaynaklanır. Bu gibi gereksinimler aynı şekilde toplumsal isteklere (hisler), toplumsal talebe (belirtilmiş his ve eylemlere) ve toplumsal faydaya (ürünlerin kullanımı) yansır.

Birey, tek başına hareket ettiği zamanlarda bile toplumsal bağımlılığından kurtulamaz. Hayatını laboratuarda geçiren bir bilim adamı, Rob­inson Crusoe’nun modern versiyonu olduğunu düşünerek kendini aldatabilir; ama etkinliğinin malzemesi, kullandığı aletler ve vasıfları toplumsal ürünlerdir. Bunlar, insanları birbirine bağlayan iş birliğinin silinmeyen göstergeleridir. Bilim adamının düşünmesini sağlayan dil de belli bir toplum içinde öğrenilmiştir. Bir bireyin hayattaki hedeflerini ve kariyerini, seçimlerini nasıl yapacağını ve başarılı olup olamayacağını belirleyen de toplumsal bağlamdır. Hiçbir bilim adamına sahip olmayan bir toplumda bir birey bilim adamı olmayı bırakın, bilim adamlığını dahi aklından geçirmez. Kısaca, insanın kendi bilinci kadar diğer insanlar ve doğayla ilişkilerinin bilinci de toplumsaldır; zira herhangi bir şeyi kavrama tarzı, yaşadığı toplumun bir fonksiyonudur.

O halde birey her zaman toplumsaldır ama Marx bireyin bu niteliğinin komünizm için çok daha geçerli olduğunu düşünür; çünkü komünizmde çok yakından bildiğimiz rekabetin yerine, hakkında hâlâ çok şey öğrenmemiz gereken iş birliği geçecektir. Sonuçta, ortaya çıkan komünist insanın toplumsal işlevleri “doğal ve kazanılmış güçlerine serbest bir faaliyet alanı sağlamanın çok sayıdaki tarzı” olarak tarif edilir. Bilgi yüzeysel ve tek taraflı olabileceği gibi derinlemesine ve çok yönlü de olabilir. İnsanın türünün diğer üyeleriyle ilişkisi de böyledir ve sadece komünizmde bu ilişkilerdeki potansiyel tam olarak gerçekleşir. Yeteneklerinin en yüksek noktasında yaşayan insanı anlattığı yerlerde Marx, “toplumsal varlık” ifadesini “insan”la eş tutar. Marx’ın betimlemek için kullandığı şeyi anlatan bir diğer örnek şudur: “Toplumsal” ın anlamı, gerçek dünyadaki değişimleri takip eder. Komünizmde “toplum” ve “toplumsal varlık”, bu dönemde insanın toplumsal ilişkilerini ayırt eden ne varsa onu anlatır ve Marx sıklıkla terimi, bu geniş anlamı kastederek kullanır.

İnsanın uğraşlarının, ürünlerinin, düşüncelerinin ve duygularının hepsi, onu diğer insanlarla ilişkilendirir. Komünizmde, her bir insanın ilişkilerinin hem kendi hem de diğer insanların tarafında duran nesneler, komünizme uygun bir dönüşüm geçirmiş olan bu bağları güçlendirmenin yanında, herkesçe sahiplenilir de. Marx’ın söylediği gibi, “diğer insanların duygu ve zevkleri, benim kendi malım olmuştur.”  Daha önce gördük ki, doğadaki bir birim olarak her bir insan, geri kalan herkes için bir nesnedir ve bu nedenle, sahiplenildikleri ölçüde herkesin bir parçası olurlar. Marx’a göre insanlar temasları aracılığıyla birbirlerini sahiplenirler. Aynı doğadaki diğer nesneler gibi bir nesne rolüyle birey de sahiplenildiği düzeye çıkarılmalıdır; bu olmadığı takdirde diğerleri, ondaki güçleri eksiksiz gerçekleştiremeyeceklerdir. Bu nedenle, sadece komünist insanlar, diğer komünist insanların sahiplenmesi için “uygun” insani nesnelerdir; zira diğer komünistler de Marx’ın kendilerine yüklediği nitelikleri tam kapsamıyla gösterebilecekleri ideal arkadaşlar, komşular ve iş arkadaşları ararlar. “Bütün tarih ‘insanın’ duyulara dayanan bilincin [İng. “sensuous consciousness”] nesnesi ve ‘insan olarak insanın’ gereksinimlerinin de doğal, duyulara ait gereksinimler olması için hazırlanmasıdır” der Marx. Bu son noktayı, komünizmde bireyin ne yapabileceğine dair verdiğim betimlemede ele alıyorum ama bu aynı zamanda “bireyle ne yapılabileceği” sorunudur. Komünist nesneler olarak insanlar, kendileri aracılığıyla diğerlerinin tam bir doyuma ulaşmasını mümkün kılacak zorunlu özelliklere sahiplerdir.

Her insan, sadece diğer komünist insanları sahiplenebileceği için, onların doyumu da onu kendi doyumu kadar ilgilendirir. Onların kazanımlarındaki çıkarı ve mutluluğu herhalde daha kişisel olamaz ama sonuç, bütün doğayı insanlık açısından görmeye başlamaktır. Herhangi bir bireyin gereksindiği nesne, toplumun gereksindiği nesne olarak görülür; zira herkesin doyumu, bu bireyin doyumunu gerektirir. Böylece Marx komünizmde, “gereksinim ve zevk, bencil doğalarını kaybetmiştir” demektedir. Bir kişi diğerlerini yoksun bırakarak artık kendi gereksinimlerini karşılayamaz, çünkü bu kırgınlığın etkileri herkesin yanı sıra onu da zarara sokacaktır. Esasen anlamamız gereken şu ki, komünizmde insan, diğerlerinin üretim ya da tüketimde sahiplendiği her şeyin, aynı derecede kendisine ait olduğuna ve kendi yaptığı her şeyin de aynı derecede onlara ait olduğuna inanır.

Bu inancı sürdürürken, hem bu inancı etkileyen hem de bu inançtan etkilenen nokta şudur: Komünist insan, diğer insanları ve onların gereksinim duydukları nesneleri, kendisinin bir uzantısı olarak görür. Komünizmde var olan sıra dışı iş birliği, her bir bireyin, “dışsal” olarak düşünülen dünyayla kurduğu ilişkilere dair geliştirdiği anlayış tarzında bir devrime neden olur. Gördüğümüz gibi Marx’a göre bunun gibi bütün ilişkiler, bu ilişkilere karışan bütün faktörlere içseldir. Ama sadece komünizmde, gerçeğe böylesi bir bakış genel kabul görür ve bu bakışın sonuçları insanların gündelik yaşamlarının bir parçası haline gelir. Anlayışımızdaki böylesi bir devrim aracılığıyla birey, aslında, en kişiselleri de dâhil olmak üzere bütün faaliyetleri için kendisine yeni bir özne; “ortaklaşalık” (İng. “community”) sağlamış olur. Komünizmde, insanların aklındaki (hepimizin olduğumuzu sandığı) ayrık ve bağımsız bireyleri türsel insanla ikame etmek kadar kavraması zor ya da etkileri geniş kapsamlı olan başka bir gelişmeye ender rastlanır. Bu değişimle, bireyin grupla birleşmesi hem kuramsal hem de uygulamada (hem yaşamında hem de görüşlerinde) tamamlanmış olur. Birey ve insan arasındaki yüzyıllara dayanan anlaşmazlık çözülmüştür.

İzlediğimiz yol bizi, Marx’ın komünizmde doğanın insan olduğu yorumunun ifade ettiği sonuca getirir. Bu dönemde, bireyin etkinliğinin çeşitliliği ve yoğunluğu, onu doğrudan ya da toplumun bir birimi olarak dolaylı yoldan doğanın tümüyle temasa geçirir. Daha önce belli belirsiz olan ilişkiler güçlendirilir ve daha önce gücünün yetmediği nesneler, şimdi bu güçlerin gerçekleştirilmesinin bir parçası olur. İlk kez, insanların ürettikleri nesne ve istekler onları rekabete zorlamamakta, aksine birleştirmektedir. Toplum, insanların nesneleriyle kurdukları ilişkileri de içine alacak biçimde kişiler arası ilişkilerin toplamı olarak görülünce, Marx komünist toplumun “insan ve doğanın özünün tamamlanmış birliği [İng. “consummate oneness in sub­stance”, Alm. “vollendete Weseneinheit”]; doğanın gerçek dirilişi; insanın doğacılığının [İng. “naturalism”] ve doğadaki insancılığın [İng. “humanism”] ikisinin birden doyurulması” olduğu sonuçlarına varır. İnsan ve toplum arasındaki çelişki gibi, insan ve doğa arasındaki çelişki de çözülmüştür. Komünizmde, “doğanın”, “insanın” ve de “toplumun” ifade ettiği İlişkiler birbiriyle kaynaşmıştır; insanlar bu kavramların işaret ettiklerini “özdeş” kabul eder ve ona göre davranırlar.

Bertell Ollman
Yabancılaşma

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Füruğ Ferruhzad’ın Oğluna Yazdığı Şiir: Başını koy benim yorgun dizlerime

Ah, bırak perdeler çekeyim tüm bu pencerelere yüzlerce ateş ve kan dolu gözlerle her an uzanıyor pencerelere Onun soluklarının yalazlarındandı...

Kapat