İnsandaki Yıkıcılığın Kökenleri – Erich-Fromm | Saldırganlık Anlayışına Ruhçözümsel Yaklaşım

İnsandaki Yıkıcılığın Kökenleri – Erich-FrommRuhçözümsel yaklaşım, saldırganlığın anlaşılması konusunda, hem davranışçı, hem de içgüdücü yaklaşımların yetersizliklerinden kaçınan bir yöntem önermekte midir? İlk bakışta, ruhçözüm-lemecilik. bunların eksikliklerinden kaçınmak şöyle dursun, gerçekte bunların bir birleşiminden kötü yönde etkileniyormuş gibi görünmektedir. Ruhçözümlemeci kuram, hem genel kuramsal kavramları yönünden içgüdücü1, hem de tedavi yönelimi açısından çevrecidir.
insan davranışını, kendini-koruma içgüdüsü ile cinsel içgüdü arasındaki (ve daha sonraki kuramında, yaşam içgüdüsü ile ölüm içgüdüsü arasındaki) savaşımın sonucu olarak açıklayan Freud’un kuramının2 içgüdücü olduğu, hiçbir kanıt gerektirmeyecek kadar iyi bilinir. Çözümsel tedavinin, bir kişinin gelişmesini, çocukluk çağının özgül çevre koşullarıyla, yani ailenin etkisiyle açıklamaya kalkıştığı göz önüne alındığında, çevreci çatı da kolaylıkla algılanabilir. Bununla birlikte çevrenin değişime uğratıcı etkisinin, cinsel arzuya dayalı yapının etkisi aracılığıyla meydana geldiği yolundaki varsayım sayesinde, bu yön içgüdücülükle uzlaştırılmıştır.
Ama uygulamada, hastalar, kamuoyu ve sık sık da bizzat çözümle-meciler, cinsel içgüdülerin özgül değişimlerine yalnızca sözde bir ilgi gösteriyorlar (çoğu kez bu değişimler, sık sık kendisi de kuramsal beklentiler sistemine dayalı bir yorum olan «kanıtlar» temel alınarak yeniden kurulur) ve bütünüyle çevreci bir tutum benimsiyorlar. Onların beliti (aksiyomu), hastadaki her olumsuz gelişmenin, ilk çocukluk çağındaki zarar verici etkilerin bir sonucu olarak anlaşılması gerektiği yolundadır. Bu durum, bazen, bir çocukta doğumdan sonra ortaya çıkan her arzu edilmez ya da hastalık belirtisi özellikten dolayı kendini suçlu hisseden ana-babaların kendilerini mantıksızca mahkûm etmelerine ve çözümlemeye konu olan insanların, bütün dertlerinin suçunu ana-babalarma yükleme, böylece de kendi sorumlulukları sorunuyla karşı karşıya kalmaktan kaçınma eğilimi göstermelerine yol açmıştır.
Bütün bunların ışığı altında, ruhçözümlemeciliği içgüdücü kuramlar sınıfına dahil bir kuram saymak, ruhbilimcilere doğal gelecektir ve böylelikle, bunlann Lorenz’e karşı öne sürdükleri sav, özünde, ruhçö-zümlemeciliğe karşı bir savdır. Ama burada biraz dikkatli davranmak zorunludur: sorun şudur: Ruhçözümlemeciliğin nasıl belirlenmesi gerekir? Ruhçözümleme, Freud’un kuramlarının toplamından mı oluşmaktadır, yoksa sistemin özgün ve yaratıcı kısımları ile rastlantısal, zamana bağlı kısımlarını birbirinden ayırabilir miyiz, bütün büyük düşünce öncülerinin çalışmaları konusunda yapılabilecek bu ayrımı yapabilir miyiz? Eğer böylesi bir ayırım haklı ve yerindeyse, şu soruyu sormalıyız: Cinsellik kuramı. Freud’un çalışmalarının özüne mi ilişkindir, yoksa o zamanki felsefi ve bilimsel çevresinde temel bulgularını düşünüp açıklayacağı başka bir yol bulunmadığı için, yalnızca yeni kavrayışlarını toparladığı biçim midir? (E. Fromm, 1970a.)
Cinsellik kuramının bilimsel bir kesinlik olduğunu, Freud’un kendisi hiçbir zaman öne sürmemiştir. Bu kuramı, «mitolojimiz» olarak adlandırmış; sonradan onun yerine Eros ve ölüm «içgüdüleri» kuramını koymuştur. Şurası da aynı ölçüde önemlidir ki, Freud. ruhçözümlemeciliği, —bir çıkarma yaparak, cinsellik kuramına değil— dirence ve aktarmaya dayalı bir kuram olarak belirlemiştir.
Bununla birlikte, Freud’un buluşlarına eşsiz tarihsel önemlerini kazandıran şeyi akılda bulundurmak, belki de onun sözlerinden daha önemlidir. Kuşkusuz bu şey, pek de içgüdücü kuram olamazdı; içgüdü kuramları, ondokuzûncu yüzyıldan beri oldukça tutulur olmuştu. Onun (kendini-koruma içgüdüsünden başka) cinsel içgüdüyü, tüm tutkuların kaynağı olarak saptaması, hâlâ Viktorya devri orta sınıf ahlâkının egemen olduğu bir zamanda, elbette yeni ve devrimciydi. Ama içgüdü kuramının bu özel yorumu bile, öylesine güçlü ve uzun erimli bir etki yaratmazdı belki de. Bana öyle geliyor ki, Freud’a tarihsel önemini kazandıran şey, bazı olay anlatılarında ve hepsinden önce de büyük yapıtı Düşlerin Yorumu’nda (1900) ortaya koyduğu gibi, felsefî yönden ya da akıl yürütme yoluyla değil, deneysel bir biçimde bilinçsiz süreçleri keşfetmesiydi. Örneğin, bilinçli biçimde barışçı ve vicdanlı insanın, güçlü öldürme tepilerine sahip olduğu ortaya konabi-lirse, bu tepilerin, kişinin babasına karşı duyduğu «Oedipus» nefretinden türemiş tepiler olarak, sahip olduğu ölüm içgüdüsünün bir dışavurumu olarak, yaralanmış özseverliğinin bir sonucu olarak ya da başka nedenlerden dolayı meydana gelmiş şeyler olarak açıklanıp açıklanmaması, ikincil bir sorundur. Freud’un yaptığı devrim, insan zihninin bilinçsiz yanını ve istenmeyen arzulara ilişkin bilincini bastırmada kullandığı enerjiyi tanımamızı sağladı. Freud, bilinçsiz arzuların örtüsü olduğu sürece iyi niyetin hiçbir anlam taşımadığını gösterdi; bilinçli olarak iyi olduğunu «kastetme»nin yeterli olmadığını ortaya koyarak, «dürüst» görünümlü dürüstlükten-yoksunluğun maskesini indirdi. O, insanın içindeki derinliği, yeraltı dünyasını keşfeden ilk bilim adamıydı, işte bundan dolayı, çoğu ruh hekiminin onun kuramlarını ciddiye almayı hâlâ reddettiği bir zamanda, onun düşünceleri, sanatçılar ve yazarlar üzerinde böylesine büyük bir etki yarattı.
Ama Freud daha da ileri gitti, insanın içinde işlerlikte olan, ama insanın ayırdmda olmadığı güçleri göstermekle kalmadı, gerekçe uydurmanın insanı durumun ayırdına varmaktan alıkoyduğunu göstermekle yetinmedi; aynı zamanda bu bilinçsiz güçlerin, yeni ve dinamik bir anlamda «karakter» adını verdiği bir sistem içersinde bütünleşmiş olduklarını da açıkladı.3
” 1920’lerde gelişmeye başlayan ve dirimbilim, nörofizyoloji, toplumbilimin bazı yönleri gibi bazı doğal bilimlerde bakış açısını büyük ölçüde ilerleten «sistem kuramı» temel alınırsa, Freud’un karakter kuramı daha kolaylıkla anlaşılabilir. Toplumu bir sistem olarak görme temeline dayanan Marksist toplumbilim yanında, Freud’un karakter biliminin de anlaşılamamasının nedeni, pekâlâ sistemli düşünüşün kavranılamaması olabilir. P. Weiss, hayvan davranışı konusunda genel bir kuram sistemi sunmuştur.
Freud, bu anlayışı, «dışkıl karakter» hakkındaki ilk bilimsel makalesinde geliştirmeye başladı (S. Freud, 1908). inatçılık, aşırı titizlik ve cimrilik gibi belli davranış özellikleri, diye belirtiyordu, çok sık olarak, bir özellikler sendromu biçiminde bir arada bulunur. Dahası, her nerede bu sendrom varsa, tuvalet eğitimi alanında, anüs büzücü kas denetimi değişikliklerinde, bağırsak hareketleri ve dışkılama ile ilişkili belli davranış özelliklerinde özgüllükler bulunabilir. Böylece Freud’un ilk adımı, bir davranış özellikleri sendromu bulmak ve bu özelikleri, çocuğun bağırsak hareketleri alanındaki (kısmen, kendini eğitenlerin isteklerine bir tepki olan) davranış biçimiyle birleştirmekti. Freud’un bundan sonraki parlak ve yaratıcı adımı, bu iki davranış kalıbı dizgesini, cinsel arzunun evrimiyle ilişkili daha önceki bir varsayıma dayanan kuramsal bir yorumla birleştirmekti. Çocuk gelişiminin erken bir evresinde, ağız asıl arzu ve doyum organı olmaktan çıktıktan sonra, anüsün önemli bir kösnül bölge haline geldiği ve cinsel istekle ilgili çoğu arzuların, dışkıyı tutma ve boşaltma süreci çevresinde merkezlendiği yolundaydı bu varsayım. Freud’un vardığı sonuç, davranış özellikleri sendromunu, cinsel arzu doyumunun yüceltilmesi ya da bu doyuma karşı tepki geliştirme olarak veya dışkıllığm engellenmesi olarak açıklamaktı. Benimsenen varsayıma göre, inatçılık ve cimrilik, dışkıyı tutma hazzmdan vazgeçmek istemeyişin yüceltilmesi; aşırı titizlik de çocuğun, her istediğinde çiş yapma yönünde başlangıçta sahip olduğu arzuya karşı tepki geliştirmeydi. Freud, o zamana dek biri/iriyle ilişkisizmiş gibi görünen sendromun üç özgün özelliğinin, bir yapının ya da sistemin bir bölümünü oluşturduklarını gösterdi; çünkü bunların hepsi, kendini ya doğrudan, ya tepki geliştirme yoluyla ya da yüceltmeyle bu özelliklerde açığa vuran aynı dışkıl cinsellikten kaynaklanıyordu. Bu yolla Freud. bu özelliklerin neden enerjiyle yüklü ve gerçekte neden değişmeye karşı çok dirençli olduklarını açıklayabiliyordu.
İlk baştaki sendroma daha sonra eklenen özellikler, aşın temizlik ve dakikliktir; bunların aynı zamanda özgün dışkıl tepilere karşı tepki geliştirmeler olarak anlaşılmaları gerekir.
En önemli eklemelerden birisi, «ağızcıl-sadist» karakter (benim deyişimle, sömürücü karakter) kavramıydı. Vurgulanmak istenen yönlere bağlı olarak, başka karakter oluşumu kavramları da vardır: örneğin. yetkeci5 (sadist-mazoşist) karakter, başkaldırın ve devrimci karakter, özsever ve kandaşıyla cinsel ilişki (ensest) eğilimi taşıyan karakter bunlardandır. Çoğunluğu klasik ruhçözümsel düşünüşün bir parçası olmayan bu sonraki kavramlar, birbiriyle ilgilidir ve çakışırlar; bunları birleştirerek, belli bir karakterin daha da eksiksiz bir tanımı yapılabilir.
Freud’un karakter yapısına ilişkin kuramsal açıklaması, çeşitli karakter özelliklerine enerji veren kaynağın, (ağızcıl, dışkıl ve üreme organlarıyla ilgili) cinsel arzu olduğu yolundaki düşünceydi. Ama cinsellik kuramı bir yana bırakılsa bile, onun buluşu, sendromların klinik gözlemi açısından taşıdığı önemden hiçbir şey yitirmez ve bu send-romlan ortak bir enerji kaynağının beslediği gerçeği, aynı ölçüde doğrudur. Karakter sendromlannın. birey ile dış dünya ve kendisi arasındaki belirli ilişki biçimlerinden kaynaklandığını ve beslendiğini gösterme grişiminde bulunmuştum. Dahası, toplumsal küme ortak bir karakter yapısını («toplumsal karakter»i) paylaştığı sürece, bir kümenin bütün üyelerince paylaşılan toplumsal-ekonomik koşulların, toplumsal karakteri biçimlendirdiğini ortaya koymaya çalıştım (E. Fromm, 1932, 1936, 1941, 1947. 1970: E. Fromm ve M. Maccoby, 1970).6
Karakter kavramının olağanüstü önemi, eski ikilemi, içgüdü-çevre ikilemini aşmasıdır. Freud’un sisteminde, cinsel içgüdünün çok uysal olduğu ve büyük ölçüde çevresel etkilerle biçimlendirildiği varsayılıyordu. Böylece karakter, içgüdü ile çevre arasındaki etkileşimin ürünü olarak anlaşılıyordu. Yalnızca Freud, bütün içgüdüleri bir tek
“Bu kavramı. Alman işçileri ve çalışanları hakkındaki bir incelemede geliştirdim (E. Fromm. 1936); s. 74’deki dipnota bakınız ve aynca bkz. E. Fromm (1932. 1941. 1970). T. W. Adomo ve ötekiler (1950), işçilerin ve çalışanların yetkeci karakterine ilişkin daha önceki bir incelemede, bazı bakımlardan bu konuyu ele almışlardır, ama ruhçözümsel yaklaşımdan ve dinamik karakter kavramından yoksun olarak.
Erik H. Erikson (1964). kuramı üzerinde yaptığı son geliştirmelerden sonra. Freud ile olan ayrılığı çok açık olarak vurgulamaksızın. «tavırlar» konusunda benzer bir bakış açısına ulaşmıştır. Erikson, Yurok Kızılderilileri’yle ilgili olarak, karakteri cinsel saplantıların belirlemediğini göstermiştir ve toplumsal etkenlerin lehine, cinsellik kuramının temel önem taşıyan bir bölümünü reddetmektedir.
içgüdüye indirgediği, yani (kendini koruma içgüdüsünden ayrı olarak) cinselliğe indirgediği için, bu yeni tutumu savunma olanağı vardı. Eski içgüdücülerin listesinde gördüğümüz pek çok içgüdü, göreceli olarak sabitti: çünkü her davranış güdüsü, özel bir doğuştan dürtü türüne bağlanıyordu. Ama Freud’un şemasında, çeşitli güdüleyici güçler arasındaki ayrılıklar, çevrenin cinsel arzu üzerindeki etkisinin sonucu olarak açıklanıyordu. O zaman, çelişkili bir biçimde, Freud’un cinsellik kavramını genişletmesi, onun, Freud-öncesi içgüdü kuramı açısından olanaklı olanın çok ilerisine geçerek, çevresel .etkilerin kabulüne kapıyı açmasını sağladı. Sevgi, sevecenlik, sadistlik, mazoşist-lik, tutku, merak, kaygı, yarışma — bunlar ve başka birçok dürtü, artık tek tek özel bir içgüdüye değil, çevrenin (esas olarak da ilk çocukluktaki önemli kişilerin) cinsel arzu aracılığıyla yaptığı etkiye bağlanıyordu. Freud, bilinçli olarak, öğretmenlerinin felsefesine bağlı kaldı; ama bir üstün-içgüdüye ilişkin varsayımıyla, kendi içgüdücü bakış açısını aştı. Cinsel arzu kuramına öncelik tanıyarak, düşüncesini kösteklemeyi sürdürdüğü doğrudur ve bu içgüdü yükünü bütünüyle geride bırakmanın zamanı artık gelmiştir. Bu noktada vurgulamak istediğim, Freud’un «içgüdücülük»ünün geleneksel içgüdücülükten çok ayrı ve gerçekte geleneksel içgüdücülüğü alt etmenin başlangıcı olduğudur.
Buraya kadar yapılan tanımlama, «karakterin davranışı belirlediğini; ister sevecen, ister yıkıcı olsun, karakter özelliğinin insanı belli bir biçimde davranmaya ittiğini ve karakterine uygun olarak hareket eden insanın kendini doyuma ulaşmış hissettiğini anlatmaktadır. Gerçekte, karakter özelliği, bize, bir insanın nasıl davranmaktan hoşlanacağını anlatır. Ama buna önemli bir koşul eklememiz gerekiyor: eğer elinden gelirse.
Bu «eğer elinden gelirse» ne demektir?
Burada, Freud’un en temel anlayışlarından birisine dönmemiz gerekiyor. Bu, cinsel içgüdüye dayalı «haz ilkesi»nm karşısında yer alan, kendini-koruma içgüdüsüne dayalı «gerçeklik ilkesi» kavramıdır. Bizi ister cinsel içgüdü, isterse de bir karakter özelliğinin kökenlendiği cin-sel-olmayan bir tutku yönlendirmiş olsun, yapmayı arzuladığımız şey ile öz-çıkarımızın gerekleri arasındaki çatışma, büyük önemini korur. Her zaman tutkularımızın sürüklediği biçimde davrananlayız; çünkü hayatta kalmak için. davranışımızı bir ölçüye kadar değişime uğratmamız gerekir. Ortalama kişi, karakterinin onu yapmak istemeye yönelttiği şeyler ile, şöyle ya da böyle zararlı sonuçlardan etkilenmemek için yapmak zorunda olduğu şeyler arasında bir uzlaşma bulmaya çalışır. Kuşkusuz, kendini-korumanın (benlik çıkarının) dayattığı şeylere bir kişinin uyma derecesi değişiklikler gösterir. Aşın uçlardan birinde, benlik çıkarlarının ağırlığı sıfırdır; şehitler ve belli bir bağnaz katil tipi için geçerlidir bu. Öteki aşırı uçta «oportünist»ler yer alır: onlar için öz-çıkar, kendilerini daha başarılı, daha tanınmış ya da dalıa rahat kılabilecek her şeyi kapsar. Öz-çıkarlarıyla ve karakter-kökenli tutkuların özgül bileşimiyle belirlenen insanlar, bu iki aşırılığın arasına yerleştirilebilir.
Bir kişinin tutkulu özlemlerini ne ölçüde bastırdığı, yalnızca kişinin kendi içindeki etkenlere değil, duruma da bağımlıdır. Eğer durum değişirse, bastırılmış özlemler bilinçli duruma gelir ve eyleme dönüştürülür. Örneğin, sadist-mazoşist karakterli bir kişi için doğrudur bu. Patronu karşısında süklüm püklüm olan, ama karısı ve çocukları karşısında sadistçe kral kesilen insan tipini herkes bilir. Değinilmesi gereken bir başka olgu da, toplumsal durum bütünüyle değiştiğinde karakterde meydana gelen değişikliktir. Zamanında uysal, hatta arkadaş canlısı bir kişi havasına bürünebilen sadist karakter, sadistliğin üzüntüyle karşılanacak yerde el üstünde tutulduğu yılgıcı bir toplumda bir baş belası durumuna gelebilir. Bir başkası, bütün görünür eylemlerinde, sadistçe davranışı gizleyebilir; ama öte yandan bu davranışı, çok zor seçilir bir yüz anlatımıyla ya da görünüşte önemsiz ve zararsız sözlerle ortaya koyar.
Karakter özelliklerinin bastırılması, en soylu tepilerle ilgili alarak da meydana gelir. Her ne kadar isa’nın öğretileri, ahlaksal düşünümüzün bir bölümünü oluşturmaya devam ediyorsa da, bu öğretilere uygun eylemlerde bulunan bir insan, genellikle ahmak ya da «nevrozlu» sayılır. Bu nedenle, birçok insan, hâlâ, iyiliksever tepilerini, öz-çıkarca güdüleniyormuş gibi göstermeye çalışmaktadır.
Bu düşünceler ortaya koyuyor ki, karakter özelliklerinin güdüleyici gücünü, değişen ölçülerle, öz-çıkar etkilemektedir. Bu düşünceler, insan davranışının ana güdüsünü karakterin oluşturduğunu, ama değişik koşullar altında öz-çıkann gereklerince kısıtlanıp değişime uğratıldığını ima etmektedir. Freud’un büyük başarısı, yalnızca davranışın altında yatan karakter özelliklerini ortaya çıkarmış olması
118
İÇGÜDÜCÜLÜK, DAVRANIŞÇILIK, RUHÇÖZÜMLEME
değil; bu özellikleri incelemeye yarayan, düş yorumlaması, serbest çağrışım ve dil sürçmeleri gibi araçlar da belirlemiş olmasıdır.
Davranışçılık ile ruhçözümsel karakterbilimi arasındaki temel ayrılık burada yatar. Koşullandırma, yiyecek isteği, güvenlik, övgü, acıdan kaçınma biçiminde, öz-çıkara seslenerek işlerliğini gerçekleştirir. Hayvanlarda öz-çıkar o denli güçlüdür ki, yinelenen ve uygun aralıklı pekiştirmeler yardımıyla, öz-çıkarın, cinsel istek ya da saldırganlık gibi öteki içgüdülerden daha güçlü olduğu ortaya çıkar. Kuşkusuz insan da öz-çıkarma uygun olarak davranır, ama her zaman ve zorunlu biçimde değil. Sık sık en aşağılık ve en soylu tutkularına göre hareket eder; sık sık da sevgi, hakikat ve dürüstlük yolunda —ya da nefret, açgözlülük, sadistlik ve yıkıcılık uğruna— öz-çıkannı, varını, özgürlüğünü ve yaşamını tehlikeye atmaya isteklidir — ve atabilir. Koşullandırmanın insan davranışı için yeterli bir açıklama olamamasının nedeni, işte bu farklılıkta yatar.
Özel olarak Freud’un bulgularındaki çağ açıcı yan, insanın karakter sistemini oluşturan güçler dizgesini kavramanın ve sistem içersindeki çelişkilerin anahtarını bulmuş olmasıydı. Dinamik karakter kavramının bilinçsiz süreçlerinin ortaya çıkarılması, köklü bir buluştu; çünkü insan davranışının kökenlerine iniyordu. Bu buluş huzursuz ediciydi, çünkü artık hiç kimse iyi niyetlerinin ardına saklanamazdı; tehlikeliydi, çünkü eğer herkes, kendisi ve başkaları hakkında bilebileceği şeyleri bilmiş olsaydı, toplum temellerinden sarsılırdı.
Ruhçözümlemecilik, başarılı ve saygın duruma geldikçe, köktenci özünden arındı ve genel kabul gören şeyleri vurgular oldu. Bi-linçdışının Freud’ça vurgulanan kısmını, cinsel uğraşları savunmayı sürdürdü. Tüketim toplumu, (ruhçözümlemeciliğin etkisinden dolayı değil, kendi yapısında var olan birçok nedenden dolayı) Victoria devrine ait yasakların birçoğuna son verdi. Kişinin kandaşıyla cinsel ilişki (ensest) eğilimi gösteren özlemlerini, «hadımlık korkusu»nu, «penis imrenmesi»ni keşfetmek, artık düş kırıklığı yaratmıyordu. Ama özseverlik, sadistlik, erklilik, boyun eğme, yabancılaşma, kayıtsızlık, kişinin kendi bütünlüğüne bilinçsizce ihanet etmesi, kişinin gerçeklik kavramının yanılgılı niteliği gibi bastırılmış karakter özelliklerini keşfetmek, kişinin bütün bunları kendisinde, toplumsal dokuda, ardından gittiği önderlerde keşfetmesi — işte bu, gerçekten bir «toplumsal dinamit»tir. Freud, içgüdüsel bir ilkel benliği ele almakla yetindi. Onun, insan tutkularını içgüdüler yönünden açıklamaktan başka bir yol göremediği bir zamanda, bu tutum oldukça doyurucuydu. Ama o zamanlar devrimci olan bir şey. bugün gelenekçidir. İçgüdü kuramı, belli bir dönemde gereksinme duyulan bir varsayım olarak görüleceği yerde, bağnaz ruhçözümlemeciliğe giydirilen bir deli gömleği durumuna geldi ve Freud’un ana ilgi merkezi olmuş olan insan tutkularına ilişkin anlayışın daha da gelişmesini yavaşlattı.
işte bu nedenlerden dolayı, ruhçözümlemeciliği içgüdücü bir kuram olarak sınıflandırmak, her ne kadar biçimsel bakımdan doğruysa da, gerçekte ruhçözümlemenin özüyle ilişkili değildir. Ruhçözümle-me, esas olarak, bilinçsiz uğraşlara, dirence, kişinin öznel gereksinmelerine ve beklentilerine uygun olarak gerçekliği çarpıtmasına («aktar-ma»ya), karaktere ve karakter özelliklerinde somutlaşan tutkulu uğraşlar ile kendini korumanın gerekleri arasındaki çatışmalara ilişkin bir kuramdır. Bu kitabın insan saldırganlığı ve yıkıcılığı sorununa yaklaşımı, (her ne kadar Freud’un buluşlannın özüne dayanıyorsa da) işte bu gözden geçirilmiş anlamda ruhçözümlemeci bir yaklaşımdır — ve ne içgüdücü ne de davranışçı bir yaklaşımdır.
Giderek artan sayıda ruhçözümlemeci, Freud’un cinsellik kuramını bir yana bırakmış; ama çoğu kez bu kuramın yerine aynı ölçüde yetkin ve sistemli bir kuramsal dizge koyamamıştır. Bunların kullandıkları «dürtüler», ne fizyoloji, ne insan varoluşu koşulları, ne de yeterli bir toplum kavramı temeline gereğince dayandırılmamıştır. Bu ruhçözümlemeciler, çoğu kez. Amerikan iıısanbiliminin «kültürel kalıplar»mdân pek değişik olmayan, bir ölçüde yüzeysel kavramlar kullanıyorlar — örneğin Karen Horney’in «yarışma» kavramı gibi. Buna karşılık, birçok ruhçözümlemeci de —bunların çoğu. Adolf Meyer’ın etkisi altında kalmıştır—, Freud’un cinsellik kuramını terk etmişler ve bana, ruhçözümleyici kuramda en umut verici ve yaratıcı gelişmelerden birisi gibi gelen bir kuram oluşturmuşlardır. Bunlar, en başta şizofrenili hastalar üzerindeki incelemelerini temel alarak, kişilerarası ilişkilerde süregiden bilinçsiz süreçler konusunda gitgide derinleşen bir anlayışa ulaşmışlardır. Cinsellik kuramının sınırlayıcı etkisinden özellikle de ilkel benlik, benlik ve üst benlik kavramlarından kurtulmuş oldukları için, bu ruhçözümlemeciler, iki kişi arasındaki ilişkide ve ilişkiye katılanlardan birisi olarak rolünü yerine getirirken bu kişilerin her birisinin içinde olup biten şeyleri tam olarak tanımlayabiliyorlar. Bu okulun en seçkin temsilcileri arasında, —Adolf Meyer’dan başka—Harry Stack Sullivan, Frieda Fromm-Reichmann ve Theodore Lidz vardır. Bence, R. D. Laing, en derinlemesine çözümlemeleri yapmayı başarmıştır; bunun nedeni, yalnızca, Laing’in kişisel ve öznel etkenlerin derinliklerine esaslı biçimde inmesi değil; toplumsal duruma ilişkin çözümlemesinin aynı ölçüde köktenci olması ve günümüz toplumunu eleştirmeksizin aklı başında, sağlıklı bir toplum olarak kabul etme tutumundan annmış bulunmasıdır. Buraya kadar değinilenlerden başka, ötekiler arasında, Winni-cot, Fairbairn, Balint ve Guntrip adları da, ruhçözümlemenin içgüdüsel engelleme ve denetimle ilgili bir kuram ve tedavi olmaktan çıkıp, «gerçek bir ilişki içersinde gerçek bir benliğin yeniden doğuşunu ve serpilmesini özendiren bir kuram ve tedavi»ye doğru gelişmesini temsil ederler (H. Guntrip, 1971). L. Binswanger gibi bazı «varoluşçuların çalışmaları, bir karşılaştırma yapılırsa, kişilerarası süreçlere ilişkin kesin tanımlamalardan yoksundur; bu çalışmalarda, kesin klinik verilerin yerine, bir ölçüde belirsiz felsefî kavramlar konmuştur.

İnsandaki Yıkıcılığın Kökenleri – Erich-Fromm

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Disipline edici modernlik ve bireylerin şeyleşmesi | Modernlik ve Yabancılaşma – Sıtkı Akın

“Adorno, meta üretiminin analizine dayanan Marx’ın fetişizm kavramını popüler kültürün tüketimine dek genişleterek bu kültürün eleştirisini yapmaktadır. Adorno’nun popüler kültüre...

Kapat