insana, yüreği soğuk, ince tozların altında ölüyormuş gibi geliyordu | Maviyle Açık Gri – Maksim Gorki

Kuru ve soğuk bir sonbahar günü. Avluda tozlu bir rüzgâr hüzünlü hüzünlü koşuyor, iri kuştüyleri uçuşuyor, beyaz bir kâğıt topağı oradan oraya zıplıyor;  hava hışırtılar ve ıslıklarla dolu. Odamın penceresinin altında bir dilenci dikiliyor, umursamaz bir edayla uzata uzata: “Allah rızası için, Tanrı’nın oğlu ‹sa için bir sadaka…” diyor.
Pas rengi suratı, aşınmış, yaralarla yenmiş gibi. Çıplak kafası kirli yara kabuklarıyla kaplı, çamur içindeki avluyla da, bu marazlı günle de tam bir uyum içinde.
Rüzgâr dilencinin yırtık giysilerini dalgalandırıyor, içine üşeyerek şişiriyor, pas rengi yanaklarına, kulaklarına toz toprak dolduruyor. Dilenci kafasını sallıyor ve şu yürek daraltıcı sözleri bir laternanın tekdüzeliğiyle iğrenç bir şekilde yineleyip duruyor: “Hayırseverler, Allah rızası için bir sadaka…”
“Cehennemin dibine git!” diye bağırıyor erkeklerin gönül eğlencesi bir kız olan komşum, pencereden. Bu ufak tefek kızın gözleri sürmeli, kulaklarından dişlerine kadar yanakları kıpkırmızı.
Dilenci bir şeyler homurdanıyor, rüzgâr sözlerini alıp götürüyor, ama ben avlunun taşlarına düşen büyük bir madeni paranın şangırtısını ve kızın öfkeli sesini işitiyorum: “Al, boyun devrilsin alçak!..”
Garip, ama sesinde bir güceniklik hissediliyor kızın.  Oysa kırıcı sözler söyleyen aslında kendisi. Bu kızla üç gündür bitişik oturuyorum. Bu neşeli kızın gündüzleri duygulu şarkılar söylediğini, geceleriyse sarhoş gözyaşlarına boğulduğunu daha şimdiden iki kez işitmiş bulunuyorum.
Bugün eve şafakta geldi ve aynı anda da beni gürültü patırtıyla, boğuk hıçkırıklarıyla uyandırdı. “Hey, hanımefendi!” diye seslendim aramızdaki tahta perdenin yarığından. “Uyumama engel oluyorsunuz…”
Bir an sustuktan sonra dirsekleri ve topuklarıyla tahta perdeye vurarak yeniden hıçkırmaya, burnunu çekmeye, daha sonra da en ağza alınmaz sözleri dikkatle seçerek bana sövüp saymaya başladı.
“Neden böyle yapıyorsun?” diye sordum. Kendinden emin bir şekilde yanıtladı: “Topunuz köpeksiniz!”
Kendini bu şekilde tatmin ettikten sonra da bana: “Yanıma gel!” diye seslendi. Onun bu nezaketine teşekkür edecek zamanı bulamadım, çünkü hemen arkasından şu sözleri ekledi:
“Hayır gelme, gerek yok, zaten sabahleyin Mişka gelecek, sonra seni de beni de…”
“Kim bu Mişka?”
“Patronum. Sivil polistir aynı zamanda.”
“Neden aynı zamanda?”
“Sen kimsin peki?”
“Gazeteci, yazar…”
“Yazıcı mı yani? Yoksa sen de mi polissin?”
Bunu söyleyip uyudu. Sabah, uyandıktan sonra uzun süre iç çekti, daha sonra ıslık çalmaya çalıştı, beceremedi, şeker ya da peksimet gibi bir şey kemirdi, en sonunda duvara vurdu:
“Komşu!”
“Günaydın…”
“Ne-e?”
“Günaydın, diyorum…”
Burnundan gürültülü bir soluk bıraktı:
“Lütfen söyleyiniz efendim!… Sizde… sizde siyah boya bulunur mu?”
“Yok.”
“Peki, lüzum yok… Of Allahım!”
“Ne oldu?”
canım sıkılıyor. Adınız neydi?
“Yegudiil.”
“Yahudi misiniz yoksa?”
“Hayır, Rusum…”
“Öyleyse yalan söylüyorsunuz…”
Birkaç dakika daha bu ses tonuyla konuştuktan sonra yine horlamaya başladı. Sanki boğazını sıkıyorlardı.
Dilencinin ortaya çıkışından kısa bir süre önce uyandı…
Uyandı ve yatağından fırlayıp neşeli bir sesle şarkı söylemeye başladı:
Samara, sen zengin bir kent,
Bense bir yetim.
Samara, seninle alçak,
Kırıldı mutluluk hayalim…
İlgimi çekmişti, sadaka verdikten sonra dilenciye neden sövmüştü acaba? Tahta perdenin arasından bunu sordum ona. Bir süre düşündükten sonra yanıt verdi: “Canım öyle istedi, sövdüm! Bir diyeceğin var mı?”
Pencerenin ardında rüzgâr giderek daha da azıp kuduruyor, saman sapından örülmüş bir şişe kılıfını avluda oradan oraya sürüklüyor, iplikten bir çorap tekini taşların üzerine fırlatıyor, bir mektup zarfını kovalıyor, pencerenin
camını toza boğuyordu. Pencerenin tepesinde, kornişin üstünde bir güvercin mahzun mahzun kuğuruyor; bir ağaç yongası bir yere sürtünerek çatırdıyor; insana, yüreği soğuk, ince tozların altında ölüyormuş gibi geliyordu.
Pencerenin karşısındaki duvar, kirli görünüşlü bir kireçle hafifçe sıvanmış, kireç, kırmızı tuğlayı ortaya çıkaracak biçimde yer yer dökülmüştü. Çatının üstündeki gökyüzü de griye çalan bulutlarla aynı özensizlikle sıvanmıştı.
Bulutların aralarında derin mavi çukurlar vardı ve bu çukurlardan insanın ruhuna hüzün akıyordu.
“Komşu,” diye bağırıyor kız tahta perdenin arkasından, “çay içmeye buyurun!”
“Teşekkür ederim, geliyorum…”
Oda, benimkinden daha küçük, sahibesi ise benim yarı belimde, ama konuğundan daha canlı, ona korkusuzca bakıyor; mavi gözleri gerçekten neşeli, allık ve öteki
boyaları tertemiz yıkayıp çıkardığı yüzü ise sevimli, temiz, ama çok solgun.
“Ne gülünç bir burnunuz var!” diyor, bana dikkatle bakarak.
Gülümseyerek susuyorum, verecek yanıt bulamıyorum, sonra akıl ediyorum: Kendisi ufak tefek, kalkık burunlu, herhalde beni kıskanıyor olmalı.
Göz kamaştırıcı bir biçimde giyinmiş: Üzerinde kırmızı bir bluz, kırmızı at nalı desenli yeşil bir kravat, bordo bir etek var; bu görkem gümüş bir Kafkas kemeriyle taçlanıyor, düz saçlarının üstünde, kulaklarının tepesine gelen yerde portakal rengi fiyonklar.
“Buyurun, oturun,” diyor ciddi bir edayla. “Çayı şekerli mi, kıtlama mı içersiniz?”
“Fark etmez.”
Öğüt verir gibi konuşuyor: “Fark etmez diyenler, evlenmemiş insanlardır!” Toz camlara çarpıp tıkırdatıyor.
Sohbet ediyoruz.
“Öfkeli biri misiniz?”
“Ben mi? Gerektiğinde. Neden sordunuz?”
“şu dilenci yüzünden!.. Ne yaptı da ona sövüp saydınız, doğrusu merak ettim! Sadaka verdiniz, sonra da adama küfrettiniz…”
Yarı çocuksu, sıradan yüzü değişip öfkeli, bir şeyden iğrenmiş gibi bir hal alıyor; kız, gözünü dikmiş bana bakıyor, kaşları oynuyor, çınlayan bir sesle konuşuyor:

“Kafasına tuğla atmalıydım onun!”
“Neden?”
“Nedense neden!”
“Yani?”
Eliyle masaya vurup sinirli sinirli konuşuyor:
“Üstüme varmayın! Sizin bu yaptığınıza nezaketsizlik bile denebilir, misafirliğe geliyorsunuz ve beni zorluyorsunuz! Sizi hiç tanımıyorum, oysa siz kalkmış gereksiz sorular soruyorsunuz…”
Bir an susuyor. Bense çok bozuluyorum ve bu kiler gibi yerden çıkıp gitmek istiyorum, ama kilerin sahibesi benim bozulduğumu fark edip yatıştırıcı bir ifadeyle gülümsüyor:
“Aman aman, korkmayın… Hayır, inanınız ki… Sorduğunuz şey, bana hiç ilginç gelmiyor. Onu, o düzenbazı görmeye dayanamıyorum! Alçağın da alçağıdır o! Bu adam beni burada bir yargıca vermişti… O zamanlar on beşinde bile değildim… On beşime girmeme dört ay vardı, oysa adam artık yaşını başını almış… Hoş bir şey mi yani bu? Üstelik de babamın arkadaşıydı, bir otelde uşaklarla birlikte çalışıyordu bu adam. iyi ki babam hiçbir şey bilmeden öldü, yoksa beni gebertirdi. Annem otelin çamaşırlarını yıkıyordu, ben de getir götür işleri yapıyordum… Nihayeti küçük bir kızdım!  Beni bir
odaya çağırdılar, içki içirip sarhoş ettiler, hiçbir şey anımsamıyorum! Uyandım ki -aman Allahım!- ezilmiş gibiydim! Her şeyin sorumlusu bu adamdı: Bu düzeni o hazırlamıştı… ’Yirmi beş ruble para verecekler sana,’
diyordu, ’eğlenceli bir hayat süreceksin.’ Onu görmeye katlanamıyorum, yemin ederim! Ama ona göre hava hoş! Bana geliyor, para istiyor: Sanki iyi bir şey yapmış da, ben de ona her zaman teşekkür etmek zorundaymışım gibi. Bir adamın bu kadar utanmaz olması şaşılacak bir şey! Daha önceleri, yargıcın yanında kalırken bana her gün uğrardı: ister bir ruble ver, ister elli kapiklik. Kumar oynar, hatta kumar yüzünden hapse bile attılar onu. Hapiste hastalandı lanet olası. Bazen ona, ’Utanmaz arlanmaz cani, ne diye bana gelip
duruyorsun? Başıma gelen talihsizlik de, hayatımın mahvolması da hep senin yüzünden!’ diyorum. Hiç tınmıyor bile. ’Yeter Tanya,’ diyor, ’Kızma, kim suçluysa suçlu, ne olmuş yani, herkesi cezalandıramazsın ya!’
Düşünüyorum, doğru: Suçlu olan herkesi cezalandırabilir misin? Sonra dertlenmekten vazgeçiyorum…”
Suçlu suçlu gülümseyerek yüzüme bakıyor; sonra parlak gözlerinden birdenbire hızlı, minik yaşlar yuvarlanıyor ve gülümsemeye devam ederek utangaç utangaç şöyle  diyor:
“Görüyorsunuz işte! Beni gözyaşlarına boğdunuz… Gelin en iyisi başka şeylerden konuşalım…”
Başka şeyler konuşuyoruz. Rüzgâr, pencere camlarına tozları fırlatarak ıslık çalıyor. Ellerimi ceplerime sokup yumruklarımı sıkarak düşünüyorum: “Herkesi cezalandıramazsın. Topunuzun canı cehenneme! Suç ustaca işlenmişse, cezalandıramazsın…”
Genç kız ise hayal dünyasındaymış gibi konuşuyor: “Kırmızı benim yüzüme gitmiyor, biliyorum, bu yüzden de açık gri ya da mavi olmalı…”

Çeviren: Ayşe Hacıhasanoğlu

“insana, yüreği soğuk, ince tozların altında ölüyormuş gibi geliyordu | Maviyle Açık Gri – Maksim Gorki” üzerine bir yorum

  1. böyle güzel edebi ve felsefi metnleri yayınladıgınızdan dolayı tesekür ediyorum üstün basarıların devamını diliyorum

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Geleneksel yazar tipiyle uyum göstermeyen bir yazı ustası; Jack London

Kitapları kadar, hayatı da ilgi çekici gazeteci ve roman yazarı olan Jack London, Amerikan edebiyatına yeni bir soluk getirmiş, 18....

Kapat