“İnsan geçtiği yeri bir daha geçmiyor aslında…” – Gülderen Kılıç

Loş bir ışığın altında duvarlara sinmiş sessizlik ve eskiliğinde tarih gizli bir oda. Saçlarına yerleşmiş şarkılarda hüzünlü bir kızı uyuturken, gece çarpıtırken vicdanı çoktan görünmez oluyor gündüzün iyilik perileri, yaşamak mı lazımdı, belki de değildi, kimsenin olmadığı saatlerde sıcak ve sabun kokulu bir duştan sonra sek sek oynayabilmek için değer miydi değerdi, bir çocuğun gülüşü bir ömre boş bakıyordu duvarlara, sehpanın üzerindeki kitap gözüne ilişti, dikkat çekici hiçbir özelliği yoktu, sade bir kapağı vardı, eskimeye yüz tutmuş bir kitaptı işte. Durdukça üşüşen düşünceleri ve ardından gelebilecek duyguları uzaklaştırmak içindi kitaba uzanması, kendiyle uğraşacak hiç hali yoktu, kitabın içinde kendine düşeceğini nerden bilebilirdiki. Romanı okumaya başladı,iyi gidiyordu, kendinden uzaklaşıyor, başka bir alemde kendine hızla koşuyordu. Bir kadındı romandaki kendisini oraya yerleştirmiş gibi anlatıyordu yazar, hiç benzerliği yokken kendisini nasılda buluyordu? Susuz kalmış toprak gibiydi, içtikçe susuzluğunu hatırlıyordu. Kim böyle bilebilirdi ki onu? Tanrı mı? Tanrı hiç konuşmamıştı onunla, çocukluğunda, yalnızlığında, çaresizliğinde hiç konuşmamıştı, o da vazgeçmişti çocuk unutkanlığıyla.Önce kendine baktı, koltukta kıyafetleriyle oturuyordu, çocukluğu hızla uzaklaştı bedeninin kıvrımlarına baktığında, sonra romana döndü.

Tavan arası bir odada, siyah saçlarını savurarak kendini beyaz bir ipe hazırlıyordu kadın, kendisinin de ölsem de kurtulsam dediği zamanlar olmuştu, cesaret edemezdi, bir çocuk içinde oyun oynayıp duruyordu. Kadın ipi doladı boynuna, kapıya doğruydu yüzü, beklediği biri mi vardı? Kurtarsın diye mi yoksa ipte görsün acı çeksin diye mi, sanki kendisi o yüzü görecekmiş gibi kapıya dönük yüzü, ölümden sonrası ölümden önce kuruluyordu tabi. Beklediği bir erkekti mutlaka, kızların erkektir kahramanı, kimsesiz kızlar hep bir kadına hizmetçi düşerdi.

Tırnaklarını kemirdi, çok benziyordu romandaki odayla kendi odası, tek fark tavandaki ipti, hayran kaldı, ne cesurdu, kendisi ürkek bir kuştu, kim ne dese ona uyuyor, olmadı kaçıp saklanıyordu şu tavan arası kafesine, kadın öyle miydi, saçlarını yaptırmış, dolgun kalçalarıyla, daracık çiçekli geceliğiyle dünyayı deviriyordu.

Bu gün bir farklıydı, aylarca düşünmediğini şu yarım saat içinde düşünmüştü, eve baktı eski tarihi bir evdi, düşündükleri, şarap, tabiki roman çok etkilemişti, çıkıp hava almaya, sokaklarda dolaşmaya karar verdi. Hava güneşli, açık fakat serindi.Paltosunu giyindi, eteği vardı üzerinde değiştirmeye üşendi, işyerinde ne kadar ciddi olması gerektiğini hatırladı, siyah topuklu ayakkabılarına baktı, giymek istedi onları, basıp sokaklara kaldırımlara diğer sesleri unutup bedenini varlığını hareketini hatırlatan o sese odaklanacak her adımda çevresindekiler silinmeye başlayacaktı. Çocuk ağlamalarına, kadınların şüpheli bakışlarına, erkeklerin ürkek arzulu süzüşlerine aldırmadan yürüdü yürüdü epeydir oturmadığını hatırladığı boğazın kenarındaki banka elleri ceplerinde oturdu, bacaklarını iyice birbirine yapıştırdı etek giydiği içindi, karşısında deniz vardı oysa, denizden bile gizler olmuşuz kendimizi dedi, denize güvenebileceğini hatırlamak gülümsetti, uzun uzun baktı denize, başka bir yakındı kendisine, akan suyu, birbirini zıt yönde akan suyu izledi, biri bir yöne akıyor, diğeri öbür yöne, niye aynı yöne akmazlar ki daha kolay olurdu, insan gibi çelişkiliydi suda. Aklına romandaki kadın geldi, asmış mıydı kendini nedendi, romanın ilk on sayfasında böyle bir sahne mi olurdu, kimdi, nasıl olmuştu hiçbir şey bilmiyordu, romanın başı olduğu için kadın ölmemiş olmalıydı ya da ölmüştü, romanın kahramanın annesiydi çocukken annesi kendini asmıştı ya da kahraman kadın sevgilisi terk etti diye astıysa sevgilisine mesaj gönderip ipi boynuna doladıysa adam gelip onu ipten kurtaracaktı ama gerçekçi olmayacaktı neden gerçek olması için kötü mü sonuçlanmalıydı, trajedi olmayınca gerçek olmuyor muydu? Bunları düşünürken denizin içinde kayboldu, hangi yöne gidiyordu acaba dipten giden akıntıya mı kapılmıştı yoksa yüzeyden gidene mi tutunmuştu, bir de ikisinin arasında kalmak vardı, hiç gidememek demekti, galiba üçüncü seçenekteydi. Hayatın orta yerinde, kendinin orta yerinde, romanın orta yerinde kalmıştı. Hatırlamak istemediği ne çok şey vardı, şimdi üstüne üstüne geliyordu, o romanı nasıl almıştı?

Bir İstanbul gezisiydi, kot pantolon, spor ayakkabı, sırt çantası,hafif makyaj, kıyafete uygun küpeler olmazsa olmazı, öylece sokağa attığı günlerden biriydi, hava güneşli ve güzeldi, ağustos sonu yahut eylül başıydı. İstanbul’u gezmeye doyamıyordu, kayboluyordu, gizleniyordu, kusurlarını bilse de kimseye söylemiyordu, yine İstanbul’da kaybolası gelmişti, en çok Haliç, Karaköy, Galata üçlüsünü seviyordu, kendini evinde gibi hissediyordu.Onca kalabalığa rağmen şehir kendisi için kurulmuş gibi geliyordu, köprü geçsin diye yapılmıştı,yorulduğunda Haliç’e doğru oturup dinlensin diye yapılmıştı o kafeler, balıkçılar, kediler, martılar, denize yansıyan güneş, vapurların düdükleri onun için oradaydı, başka hangi şehir böyle sarardı ki, İstanbul başkaydı, halden anlardı, herkes için yapacak bir şeyleri vardı, kalabalık biraz kaybolabilsin diye oradaydı, kendini kaybetmeden kandırmana izin veriyordu bu şehir diye düşündü muzip bir gülümseme belirdi yüzünde, rüyada olup rüyayı bilmek gibiydi.

Herkesin tanıdık herkesin yabancı olduğu zamanda, ayakları yere bastığı yerden geçerken arkasında gözlerini bırakarak önünü merak edip arkası yarım kalarak geziyordu, bu halin en güzel yanı düşünmeye vakit olmamasıydı, beynini kontrol etmek bu olsa gerekti. Dolaştı çok dolaştı, durdu kaldı, hızlandı baktı, her şeyi içine almak istiyordu,ihtiyacı olduğunda çağıracaktı gördüğü, kokladığı, hissettiği her şeyi. Dükkanlarda duruyor, kendisine aitlik hissettiren bir şey arıyordu, o zaman o satın alınıyor, hasret gideriliyordu, bazen bu bir küpe takı, şal, kazak, kitap olabiliyordu. Bugün kitap olacaktı, kendisinin bile haberi yoktu, kitap almak gibi niyeti de yoktu, ne hava buna uygundu, ne İstanbul, ne martılar, içinde şarkı söyleyen çocuk çamurlara basıp dans edip gezmek istiyordu.

Karaköy’ün dar sokakları onu içine çekti, içeri daldıkça yavaşladı, tekinsiz bir griydi, tıpkı masallardaki gibiydi, çocukları durdurmak içindi masalların o sessiz bekleyişleri, içini hem bir tedirginlik, hem merak hemde bir yalnızlık kapladı, çok mu uzaklaşmıştı kendinden oysa biraz önce içindeki çocuk şarkı söylüyordu, arkasına baktı bildiği sokaklardı, insan geçtiği yeri bir daha geçmiyor aslında, bugünde öyleydi bu sokakları çok iyi tanıyordu, hayır bugün ilk defa geliyordu, neden bilmiyordu öyle bir histi yabancılık.

Sokakta boğulmamak için bir dükkana attı kendini, düşüncelerine sokak dar geliyordu, dükkan kitapçı dükkanıydı, kendisini hem susturacak hem kendisini dinleyecek kitaplardı, en güvenilir yer orasıydı, daldı dükkana, sadece kitaplar anlayabilirdi onun bu halini, dışardan bakan biri kitap almaya giren herhangi biri zannederdi, neden göremiyoruz birbirimize gerçekten diye geçti içinden saklanamamak nasıl bir şey olurdu acaba, iyi gelmedi bu fikir.Küçücük bir dükkandı,fikirlerinin mi yoksa sokağın köşesinde miydi, merdivenle iniliyor fakat içeri girilebiliyor muydu emin değildi, kitaplarla duvar döşemişler gibi duruyordu, daracık, adım atılacak yer kadar yürüme alanı vardı, her yer kitaptı, büyük küçük çoğunlukla eski, küçücük dükkana bu kadar hayat sığar mıydı, sığıyordu, insana sığmıyor muydu, onca acı, onca sevinç, onca yalnızlık, onca çatışma bir de susuyordu insan, kitaplar hiç olmazsa içini döküyor, tüm mahremini anlatıyor rahatlıyordu, insan yapamıyordu, her yerde herkese anlatamıyordu, söyledikleri bazen eksik kalıyordu, içini dökerken doluyordu, öyle bir canlıydı dışı gibi içi de sürekli devinen.Bir kitap olmak geçti içinden, sağlam bir yere yerleşip etrafı izlemek, kendinden emin, söylenecek herşeyi, son sözünü de söyleyip kapağını kapatan, her okuyanda tekrar canlanan, okuyanın içine dolan kendini bitirmeden, kendini boşaltmadan aynı kalarak, büyüklüğünü bozmadan, kendini değiştirmeden, her seferinde azıcık yıpranarak bunu bile olgunluk ve keyifle karşılayan bir kitap olmak istedi. Arayışlarını, olmamış yanlarını, kendini bilmediği yanlarını öğrenirken zaaflarının tel örgülerine takılan, acemi değiştim derken hala aynı yerlerde kaybolan kendini düşününce fena fikir değildi. Koridorda ilerliyor mu yoksa aynı yerde miydi, kendini bu dünyadan alıp başka bir dünyaya götürecek yolda gidiyormuş gibi hissetti, gizemli, zamansız, ayakları yerden kesilmiş halde ilerliyordu birden irkildi karşısına bir kapı oradanda başka gezegene gideceği bir gemi bekliyordu, gülümseyen yüzüyle hafif bir tebessümle karşısında esmer tenli, uzun denebilecek, zayıf sayılmayan gözlüklü bir adam belirdi, kitapçıya uygundu, kitapların arasında insan gerçeği görebilmek için gözlüğe ihtiyaç duyardı elbet, gülümsedi kadın, bir rüyadan uyandırılmış gibi yada bir rüyaya düşmüş gibi hem ürktü hem utandı, nerede olduğunu, kim olduğunu hatırlaması için saniyeler geçti adamın bakışlarında kendini bulması, utandı kendi kendine oynadığı bir oyunda yakalandı, o da görmüşmüydü oyunu, adamın gülümseyişindeki dudak kıvrımı, gözlerindeki hafif kısık bakış aynı şeyi gördüklerini hatta aynı oyunu farklı zamanlarda birbirlerinden habersiz oynadıklarına dair izler taşıyordu, bu utandırdı kadını kendini kırmızı eteğiyle ilk sokağa çıktığında yan binada oturan oğlanın beğenen utangaç bakışlarını hatırladı duygular birlikte yaşanınca kiminki önceydi bilinmiyordu, bu sefer utanmada yalnızdı, adamın yüzünde sıcak tanıdık bir gülümse vardı ve kendi utancı adamın duygusunu değiştirmiyordu, kendine yavaş yavaş geldi, adamın gözlerinden sıcaklık kendi bedenine geçtikçe vücudundaki gerginlik yavaşça kayboldu,gülümsedi, tedirgindi neyle karşılaşacağını bilmediği bir durumda kendine zaman kazanıyordu.
Adam; “buyrun” dedi.

Öykü: Gülderen Kılıç

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Manuş Baba ve “Dönersen Islık Çal” albümü: “Beni neden sevmedin?”
Perihan Mağden: Olmadığın gibi kabul edilmek – ne fantastik bir lüks!
Kapat