İnsan doğası saldırgan ve bencil midir? – Umut Can Yıldız

dna

Evrimsel biyolog ve paleontolog S. J. Gould: Savaşın ve şiddetin sorumluluğunu etçil olduğu varsayılan atalarımıza atmak ne kadar tatmin edici; içinde bulundukları durum için yoksulları ve açları suçlamak ne kadar rahatlatıcıdır. Bunu yapmazsak, herkese insanca bir yaşamı sağlamakta utanılacak derecede başarısız olan ekonomik sistemimizi ya da hükümetimizi suçlamamız gerekecektir. Hükümeti denetiminde tutanlar ve bilimin varlığını sürdürmek için ihtiyaç duyduğu parayı sağlayanlar için çok uygun çözümler.”

Genetik Determinizm:
Biyolojik belirlenim ve biyolojik potansiyel

İnsan doğası tartışmalarında yapılan en büyük hatalardan birisi bu olgunun kategorik olarak reddedilmesidir. İnsanın canlı bir varlık olarak elbette kalıtsal olarak taşıdığı bir doğası vardır ve elbette bazı davranışlarını veya toplumsal varoluşunu yönlendirebilir. Örneğin insan biyolojik olarak gerekli besinleri almadan yaşayamaz, ancak tavaya iki yumurta kırmak kalıtsal olabilir mi? Nefes almak kadar, yeni bir doğmuş bir bebeğin çektiği ilk nefesiyle ağlaması da kalıtsaldır ancak güzel kokulu bir çiçeği koklamak doğuştan gelen bir davranış mıdır? Örneklerin ilk kısımları doğrudan kalıtsal(genetik) belirlenimle oluşan davranışlarken, ikinci kısımlar biyolojik potansiyelimizle kısıtlı kültürel davranışlardır. Mesela saf haldeki karbon monoksit(CO) gazının kokusunu algılayamazsınız ve zehirlenmeniz, hatta öldürmesi mümkündür. Diğer yandan insanın evrimsel geçmişinin mirası olan zeka, hafıza, öğrenme ve kolektif çalışma yetenekleri sayesinde mümkün olan biyolojik olmayan birikimle ortaya koyduğu modern bilimle bu gazı ölçebilmekteyiz. Kimya bu gazın yapısını ortaya çıkardı, biyoloji zehirleme mekanizmasını çözdü, mühendisler uyarıcı dedektörleri icat etti. Bu örnek bile insanı insan yapanın tek başına biyolojik altyapı değil kültürel birikimin ve toplumların olduğunu göstermektedir.

İnsan doğasının sözde bilimi: Sosyobiyoloji
Ne yazık ki toplum bilimleri ve doğa bilimleri arasındaki tarihsel ayrışma, siyasi ve toplumal nedenlerle bazı “saygın” bilim insanları bu gerçeği görmedi ya da görmekten kaçındı. 70’li yılların soğuk savaş ortamında, ideolojik savaşta yeni bir kadercilik görüşü biyoloji adına ortaya atıldı. İlginç biçimde dinlerdeki ‘fıtrat’ ve ‘yaratılış’ kavramlarına benzer olan doğa bilimlerindeki bu akımları biyolojik determinizm olarak kategorileştirebiliriz. Biyolojik kalıtımı insana ait her türlü varoluşa uygulamaya çalışan bu görüş, Herstein’ın ekonomik sınıfların zeka farkına dayandığı iddiasından, Jensen ve Shock’un “ırklar” arası zeka farkı arayışına; Lorenz, Andrey ve Morris’in Çıplak Maymun’undan, Dawkins’in Bencil Gen‘ine geniş bir skalayı içermetedir. Hepsinin ortak noktası, bugünkü toplumsal, siyasi ve ekonomik yapıya ilişkin gerçekleri genetik kökenimize bağlamalarıdır. Yani çok iyi bildiğimiz “çünkü insan böyle yaratıldı, değişemez” gerici görüşü yerine “insan böyle evrildi, değişemez” düşüncesini koymaktadır. Örneğin Morris kadın erkek eşitsizliğinin ilkel yaşama dayandığını savunurken, Dawkins popülerleştirme uğruna indirgeme yaparak gen kopyalama makinelerinden ibaret olduğumuzu söylemekte ve fedekarlığın sadece kan bağı olanlara yapılabileceğini iddia etmektedir. Bu yazıda biyolojik determinizm sadece saldırganlık ve bencillik açısından incelenecek.

Kendisi bir böcek bilimci olan Edward O. Wilson, çok değerli gözlemler içeren Sosyobiyoloji – Yeni Bir Sentez kitabının insanla ilgili son bölümünde ise tam anlamıyla çuvallamıştır. Wilson insanın bugünkü tüm davranış biçimlerinin evrimsel atalarımızda kalıtımsal olarak sabitlendiğini iddia ediyordu. Çıplak Maymun ve İnsanat Bahçesi gibi popüler kitaplarında hikayeler yazan Desmond Morris ise sosyobiyolojinin tezlerini destekleyecek herhangi bir somut veri olmadan sadece sonuçlara bakıp spekülasyonlara başvurdu. Karşımıza aldığımız iddia temelde insanın ilkel klanlarında yıkıcı fenotipe (saldırganlık ve bencillik) sahip olanların diğer fenotiplere (işbirliği ve özgecilik) evrimsel olarak baskın olması sebebiyle üstün geldiği görüşü ve bunun değişmez olarak insanda kalıtıldığı sonucudur (Wilson, 1975). İnsan kültürünün karmaşık özelliklerinin (biyolojik evrim ölçeğinde) bu kadar kısa sürelerde mutasyonla nasıl ortaya çıkabileceğini ve seçilebileceğini açıklayamamakla birlikte, evrimsel biyolojinin temel bir ilkesini ihlal etmektedir. Evrimde seçilimin temel birimi tür içi klanlar değil türün kendisidir. Dahası bugün biliyoruz ki sınırlı kalıtım bilgisi taşıyabilen DNA’larımızda bu tür karmaşık bilgilerin taşınması mümkün değil, bu sebeble bu araştırma kültürel evrimin konusu olmalıdır. Ancak insanlar arasındaki çatışmanın kader olduğunu öne süren bu bakışın popüler olmasının sebebini ise biyolog ve nörobiyolog Steven Rose şöyle tespit etmektedir:

“Evrim teorisi, insanın belli yönlerinin –kapitalizm, milliyetçilik, ataerkillik, yabancı düşmanlığı, saldırganlık ve rekabet – “bencil genler”imize “sabitlendiği” anlamına mı gelir? Bazı biyologlar bu soruya olumlu yanıt verdiler ve liberter monetaristlerden neo-faşistlere dek sağın büyük politik teorisyenleri bu biyologların resmi açıklamalarına kendi politik felesfelerinin “bilimsel” doğrulanışı olarak sarıldılar.”

Benzeşim ve benzetişim
Evrimsel olarak en yakın atalarımızdan biri olan bonobo şempanzelerinde (Pan paniscus) gruplaşmalar, gruplar arasında şiddetli kavgalar ve grup işlerinde katı bir hiyerarşi gözlenmektedir. Peki bugün sahip olduğumuz ordu hiyararşisi ve ülkeler arası savaşlar kuzenlerimize benzetilebilir mi? Biyolojiyle haşır neşir olmuş herkes homolog ve analog yapı(benzeşim ve benzetişim) ayrımına aşinadır. Örneğin kartal ve şahinin kanatları aynı kökenden, kuş soyundan gelmektedir diğer taraftan yarasının kanatları ise beş parmak içeren yapısıyla memeli soyunda sonradan oluşmuştur. Davranışlar için de aynı farklılık geçerlidir, karınca türlerinin tünel açma davranışlarıyla, insanın tünel inşaatı kökendeş(homolog) olabilir mi ve ya örümcekler doğuştan mükemmel mimarideki ağlarını kurabilirken hangimiz öğrenmeden balıkçı ağı örebiliriz? Aynı şekilde bonobolarla kurulan benzetişimde insandaki hali biyolojik kalıtımla değil toplumsal yapıyla ilişkilidir. Bir taraftan kültürel evrimi ve toplum bilimlerini dikkate almadan, hala ormanda yaşadığımız varsayımı ile hareket eden bu genetik indirgemeci bakış, diğer taraftan bolluk dönemlerinde komşu türlerle dahi yiyecek paylaşan diğer kuzen türümüz adi şempanzeleri (Pan troglodytes) görmezden geliyor. İnsanlığın aklı ve emeği ile geliştirdiği ihtiyaçtan fazla üretim koşullarında; bencilliği ve saldırganlığı tetikleyen genlerimiz değil ekonomideki eşitsiz dağılımdır.

Genler bencil mi?
Richard Dawkins’in Gen Becildir kitabı ile simgeleşen başka bir genetik determinizm türü ise canlı türlerinin esas biriminin DNA zincirleri olduğunu iddia etmiştir. Dawkins tüm hücre, doku, sistem ve çok hücreli bedenlerin genler tarafından kendilerini çoğaltmak amacıyla kullanılan teferruatlar olarak görür. Dawkins evrimi organizmaların mücadelesinin sonucu olarak değil, genlerin mücadelesinin sonucu olarak görmektir. Gerçekte ne genler olmadan organizma varlığını, ne de organizma olmadan genler devamlılığını sağlayabilir, canlı bir bütündür. Dahası (doğal seçilim açısından değerlendirirsek) canlılar organizma olarak ölür ya da yaşar ve ürerler. Canlı genotipi ve fenotipi birbirinden çok farklıdır. Gelişim ve çevre oldukça belirleyici faktörlerdir. En nihayetinde polimer bir makro molekül olan DNA’da canlılığın sırrını arıyan bu akıl genlerin ifade farklılıklarını, canlının gelişiminin, çevrenin büyük etkisini ve gen dışı bilgi birikim yollarını yadsımaktadır. Dawkins’e göre tüm bedenimizle üremek için programlanmış makinelerizdir ve soyumuzun devamı için yaşarız. Acaba Dawkins bu kitabı kur dansı olarak mı yazmıştır, hayatın başka ne anlamı olabilir ki? Biyolojik evrimden özerkleşen kültürel evrimi dikkate almayan Dawkins kitabında doğum kontrol yöntemlerinin veya evlat edinmenin “doğal olarak” neden yanlış olduğunu açıklayacak kadar ileri gitmiştir. Evlat edinmek aykırı gelir çünkü kendi kanından değildir. Genetik determinizm aynı zamanda insanının doğuştan bencil olduğu görüşüne de götürmektedir, çünkü tek amacı genlerinin emrettiği genlerini çoğaltma görevi olan bireyler yarışmak zorundadır.

Dawkins’in determinist görüşü yanlıştır, özellikle insan gibi bir primat için daha da yanlış. Primatlar yaşamda kalmak için yaptıkları pek çok davranışı öğrenerek edinirler. Genellikle guruplar halinde yaşarlar, insanda ise bu sınıflı toplumlar öncesinde tam bir komün yaşama dönüşmüştür. Çünkü primatların hayatta kalma stratejisi öğrenebilen, hafıza kullanabilen, düşünebilen ve işbirliği yapabilen bir biyolojik altyapı ile şekillenmiştir. İnsanda ise son iki milyon yıldaki alet ve emek üretminin de eşlik ettiği bir kültürel birikimle bugünkü haline gelmiştir, bu sayede insan ve insanlık üremekten fazlasını yapma potansiyeline sahiptir.

İnsanları doğuştan bencil olmakla suçlayan yaygın bir düşünce deneyini inceleyelim. Arkadaşınızla birlikte yanan bir evin içinde sıkıştınız. Arkadaşınızı kurtarma şansınız var ancak arkaşınızı kurtarırsanız siz yandından sağ çıkamayacaksınız, kendinizi kurtarırsanız arkadağınız sağ çıkamayacak. Ne yaparsınız? Böyle bir düşünce deneyinde insanın diğer hayvanlar gibi en temel güdüsü olan hayatta kalma güdüsünü açığa çıkarttınız. İnsanın biyolojik olarak bencillik potansiyeli elbette vardır, ancak bu düşünce deneyi bencillikleri aklar mı? Neden yangın içindeki bir ortamda olduğumuz sorgulanmamalı mı önce? Ya da işsizlik ve açlıkla kıvranan insanlara, “sadaka” dağıtan talancı iktidarların kamyonlarında neden izdiham çıkmaktadır. Çalınanlar rezidanslara değil halka “sıfırlansa” böyle bir yarış olur mu? Ya da metrobüste oturmak için bir birini iteleyen işinden yorgun argın çıkmış insanlar, fazladan bir otobüs daha çalışsa birbirlerini ezerler mi? Bu bize biyolojik potansiyelimizin ekonomik sistem tarafından nasıl kötüye kullanıldığını göstermektedir.

Bugün insanların bencilliğe ve saldıraganlığa yatkın olduğu açık bir gerçektir. Savaş provakasyonlarının had safhada olduğu, eşitsizlikten doğan sorunların çözümünün milliyetçilik ve dinsel ayrışmalarda aranmasının propanga eden, çocukların silahlarla ve çatışmalı dijital oyunlar oynayarak büyüdüğü dünyamızda bu sonuç çok doğaldır ancak evrimsel geçmişimizden geldiğini iddia etmek safsatadır. Gerçek doğal olduğu kadar bu gerçeğe karşı verilen mücadele de meşrudur; insanlığın bir daha savaş ve açlık çekmeyeceği bir dünya için gerçekleştirilen direniş de.

Bilimin Sesi


 

 

Kaynakça ve öneriler:
Şenel, A. (2003), İnsan ve Evrim Gerçeği. Özgür Üniversite, Ankara
Dawkins, R. (2001), Gen Bencildir. TÜBİTAK, Ankara
Gould, S. J. (2000), Darwin ve Sonrası. TÜBİTAK, Ankara
Rose, S. ve diğerleri (1985), Not in Our Genes. Pantheon, London
Wilson, E. O. (1975), Sociobiology – The New Synthesis. Harvard University Press, Cambridge
Woods A. & Grant T. (2011), Aklın İsyanı: Marksist Felsefe ve Modern Bilim. Tarih Bilinci, İstanbul
Umut Can Yıldız – Boğaziçi Ü. MBG Bölümü – Bilimin Sesi

1 YORUM

  1. doğal davranış diye sabit bir şey yoktur doğal olan şartlara uygun davranıştır şartlara uygun davranmayanlar hayatta kalamaz burada ki söylemin kökeni cennet gibi bir yerde yaşayanların gül gibi insanlar olacağı savıdır bu sonucu çıkarmak iş değil zaten cehennem gibi nüfusu olan insanlığa bu gezegen yetmez kısaca burada cennet kurmak boş bir umut sadece ütopya şartlardan bahsedeceksek dünyanın şartlarını bilmeliyiz ve insanlık olarak dünyanın taşıma kapasitesini çoktan aştık her şey bol ve herkese yeter söylemi ölü bir söylem…bir karamsar konuştu…

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here