Baskının sıradanlığı karşısında mizahın beriki dili: Hitler Almanyasında Karl Valentin – Elif Yalaz

Elif YalazAristoteles’in Poetika’daki tanımında “ortalamanın altında” olan Komedya, Aristofanes’in Antik Yunan toplumuna karşı eleştirel bir tavır alması ile “Politik eleştiri” unsurunu kendi içine dahil etmiştir.
Mitosları eleştiri amacı ile gülünçleştiren Aristofanes, Tanrıları bazen yöneticiler ile özdeşleştirmiş, bunu da toplumsal bir taslamaya dönüştürmüştür. Başka bir deyişle “ortalamanın altında” olan Komedya, Aristofanes ile birlikte “ortalamanın üzerinde” olanı alaya almış, böylece komedya kendisine başka bir ivme kazandırmıştır.
Gülmecedeki eleştirel duruş, mülkiyet ilişkilerinin ortaya çıktığı andan itibaren politikleşmiştir. Çünkü komedya, Gücün “bu bana aittir” baskısına “nereden sana ait oluyor” sorusunu sormuş ve bu soru da beraberinde aykırı, muhalif bir tavrı başlatmıştır.

İlerleyen süreçle beraber komedya farklı boyutlara evrilmis, toplumun tarihsel koşullarına, kültürüne ve kodlarına göre şekillenmiş ve sonucunda her gelenek kendi gülmecesini doğurmuştur.

Özellikle yirminci yüzyıla gelindiğinde Brecht’in geliştirdiği Epik kuramı ile “yabancılaştırma” unsurunu da yanına alarak, seyirciyi pasif olanın karsısında duran aktif bir tavra dönüştürmeye yöneltmiş, bu da arınmanın karsısında duran, kimi zaman onunla alay eden bir çeşit “birikmeye” sevketmistir. Çünkü “Yüce olan tiyatro” insanin duygusal coşkusundaki arınma (katharsis) ile Tanrı katına yaklaştırırken, komedya insanin günübirlik çabasında ayağını yere basmasını ve daha önemlisi, nereye bastığını görmesini sağlamıştır. Başka bir anlamı ile, Tragedya ki “arınma” bir çeşit rahatlama, temizlenme durumuyken, komedya tam olarak bunun aksine beşeri olanın çamurunda kirlenerek hayata bağlanmayı tercih etmiş, böylece kendi düşünsel etiğini “burada ve şimdi” olanla ilgilenerek kendisi oluşturmuştur.

Gülmece içerisindeki bu muhalif tavır, baskı rejimleri için önemli bir tehlike unsuru olarak kabul edilmektedir. Fakat mizahin doğası gereği konu edindiği muhalif duruş, sanki ortak bir dil alanı çevresinde kullanılan, yöresel bir şive gibi, iktidar tarafından bilindik, aşina, yabancı olmayan bir dilde konuşmuş, zaten baskıya karşı hiç de sevimli görünmeyen mizah, kendisine gerekli olan minör dili pekcok defa yaratamamıştır. Bu baglamda iktidar için mizahin gücü, yalnızca onu yok edene kadar sürebilmiştir.
Mizah, gücün bilmediği, onun anlamadığı yeni bir dilden konuşmadıkça, ‘güç’ onu rahatlıkla yok edebilmiştir. Fakat baskının karsısında durup, ancak “ikinci bir emre kadar” ayakta kalabilmek yerine, ona kendini tanıtmadan, dikkatini çekmeden, onu çağırmadan, belki de onun yalnızca kulağını çınlatarak ayakta kalabilmiş bir dilin yaratılması da mevcuttur. İste bu dil, iktidar tarafından çok iyi bilinen muhalif bir dilden öte, iktidarın anlayamayacağı pasif bir dildir.

Nitekim yazarların ülkelerinden kaçmak zorunda kaldığı, kitapların yakıldığı, hatta sanatın propaganda aracı olarak kullanıldığı Nazi Almanya’sında, SS subayları ve Adolf Hitler’in karsısında, Karl Karl Valentin`in tiyatrosu kapanmadan oyunlarını oynamayı başarabilmiştir.
1882 Yılında Dünyaya gelen Karl Valentin, Almanya’nın Münih kentinde, küçük bir kasabada oranın seyircisine, oranın ağzı olan Bavyeral ağzı ile oyunlar oynamıştır.

Sanatın büyük bir baskı altında olduğu dönemde politik, sert dile başvurmadan, sanatın “iyileştirici” özelliği üzerinden oyunlarını sürdürebilmiştir. Çünkü Nazi döneminde yasaklanmayan tiyatrolar açlıktan kırılan, baskı altındaki halka basit bir güldürü olarak bizatihi halka kendi koşullarını unutturması ya da uyuşturulması anlamında gerekli görülmüştür.
Fakat Nazilerin bu görüsü Valentin’in pasif örgütlenmesine bir nefes alma alanı yaratmıştır. Başka bir deyişle Valentin, Nazi Almanya’sının propaganda aracı olarak kullandığı “hiç bir yere dokunmayan” sanat, aslında iktidarın hiç bilmediği bir dilden konuşmuş ve böylece savaş döneminde bile varlığını muhafaza edebilmiştir.Çünkü belirli kalıpların içinde olmayan, o kalıplarla hiç benzeşmeyen, deyim yerinde ise seyirciyle bir çeşit anlaşılabilme ortaklığına varan bir dil oluşturmuştur. Öyle ki Valentin’in mizahında tiyatro, doğru olanın dile getirilebileceği baksa bir “iktidar kursusu” değil, onun dilinin kendisi, asal iktidarı olmuş, seyircisi de bu dilin -ideolojisi ne olursa olsun- iktidar ortağı olmuştur.
Yanlış anlama, yabancılaştırma, abartma, doğaçlama gibi geleneksel unsurları kullanan Karl Valentin, gülmecesini çoğu zaman cümlelerin sonunu getirmeyerek oluşturmuştur. Onun ne demek isteyeceğini zaten bilen seyirci, cümlelerini bitirmeden kahkahalar atmaktadır. Fakat Valentin’in seyircisi ile ortaklaştığı şey, cümleleri yarım bırakması değil, o cümlelerin sonunun seyirci tarafından tahmin ediliyor olmasıdır.
Örneğin bir oyununda Almanlar’ın geleneksel ekmeği olan semmelknödel hakkında uzun süre anlatır. Fakat anlattığı şeyin aslında varacağı bir sonuç, ya da belli bir iletisi olmasından öte izleyici o geleneksel ekmeğe yabancılaştırır. Bu tür bir yabancılaşmadan doğacak iletinin sahibi ise onun tiyatrosunda tamamen izleyicinin kendisidir. Genellikle oyunlarını izleyen SS subayları tarafından, esprilerinde iktidara karşı bir taşlama olup olmadığının anlaşılamamasının bir nedeni de bu anlatma bicimidir.

SS subaylarını muallâkta bırakan, afallatan zeki mizahi sonucu bir gün SS subayları kulise girerek yeni iktidar gücü hakkında kendisinin ne düşündüğünü sormaları üzerine “hiçbir şey düşünmüyorum. Herhalde bu kadarını söyleyebilirim… değil mi” cevabını vermiştir. Çünkü Karl Valentin, baskı ve onun dili ile ne kadar ortak olacağını, yani o dili nereye kadar konuşacağını çok iyi bilmektedir.
Valentin’in seyircisi de ideolojisi ne olursa olsun yaşanılan şiddet ve savaş dönemi bağlamında kendi koşullarının farkındaydı. Bu anlamda Karl Valentin, güldürmenin verdiği rahatlatıcı haz ile, belki de izleyicinin kabul ettiği, sindirdiği bir baskıya gülmesini sağlayarak “zaten olanı” kendi mizah dili ile anımsatmıştır.
Adolf Hitlerin oyunu izlediği bir gün, “ve büyük şef siyah Mercedes’i ile köşeyi dönüyordu” demesi üzerine, siyah Mercedes’i olan Hitler bir daha o cümleyi kullanmamasını emretmiş, Karl Valentin ise ertesi gün “ve büyük şef köseyi döndü… Arabası siyah bir Mercedes değildi tabii”diyerek, ona gönülden güldüğünü söyleyen Hitler’i çok başka bir şey anlatarak alaya almayı başarabilmiştir.
Nazi yönetimine hiçbir zaman doğrudan iktidar söylemi üzerinden bir muhalefet oluşturmamışsa da, Adolf Hitler ile birebir konuşmayı olabildiğince tercih etmemiş, onun olduğu yerden uzaklaşmıştır.
Hitler ile karsılaştıkları bir mekanda, Karl Valentin hemen mutfağa gidip eline bilerek küçük bir kesik atmış, Hitler’in “elini sar” demesine karşılık yemek masasına oturarak, ağır hasta olan birini oynamış, Hitler’i kahkahaya boğmuştur. Fakat Karl Valentin bunu, Adolf Hitler ile konuşmamak için ani bir taktik olarak yapmış; rolünü oynarken uzaklaşarak o mekândan kaçmıştır.
Bu yöntemler Karl Valentin mizahinin en önemli unsurlarındandır.
Fakat Karl Valentin mizahındaki ince dili özel hayatında kullanmamış, kendisinden posta kartlarını satın almak isteyen, karşılığında istediği parayı vereceğini, fakat film yapmaması şartını kosan Hitler’e ortak tanıdıkları vasıtası ile “söyleyin kendisine, ben de Naziler gibiyim; ya hep ya hiç” mesajını iletmiştir. Dolayısı ile Karl Valentin, bu cesareti mizahında bir söylem olarak kullanmamış, yapmak istediği şeyi, sanatını sürdürmüştür.
Ne var ki Karl Valentin daha sonrasında yoksulluğu anlatan filmler yapmış, iste o zaman yasaklanmış, eserleri yok edilmiştir. Dia Erbschaft (Miras) isimli filmi fakirliği anlattığı için ve sonrasında da pekcok eseri, Nazi Almanya’sının yaşamına uygun görülmediği için yasaklanmıştır.
Başka bir deyişle Karl Valentin, filmlerinde iktidarın bildiği dilden konuştuğu bilindik bir muhalefet yaptığı anda sansüre uğramıştır.
Ve belki tam da öyle bir anda “Gelecek de eskiden daha güzeldi” sözünü söylemiş, yine de kendi tiyatrosunda yasama gözlerini yummuştur.
Sözü bu güne de bir selam verip, Valentin’i anarak bitirecek olursak:
Heil..! Heil… Heil…

-Ne bakıyorsunuz, adamın adını unuttum….

Elif Yalaz

Yorum yapın

Cafrande.org’u

‘ta BEĞENda TAKİP Et

Yereli yaşa, evrensel düşün!.. www.cafrande.org

Önceki yazıyı okuyun:
Bilimsel Kuşkudan Bilimden Kuşkuya Doğru – Ulus Baker

1. “Angelus Novus” Çok fazla gerilere, sözgelimi Uzakdoğuya ya da Antik Yunanlılara kadar geri gitmeden, hâlâ içinde yaşamaya çabaladığımız uygarlığın...

Kapat