Henri Bergson’un Uzay ve Zaman Görüşü – Bertrand Russell

Bergson felsefesi imgesel (hayali) ve şairce bir dünya görüşünden daha çok bir şey olduğunda, iki temel öğeye sahiptir: Uzay ve zaman öğretisi. Bergson’un uzay öğretisi, zekânın kınanması için gerekliydi. Eğer Bergson, zekâyı kınamakta başarısızlığa uğrasa, zekâ Bergson’u başarıyle kınayacaktı. Çünkü ikisi arasında bir ölüm kalım savaşı vardır.
Zaman öğretisi Bergson’a, özgürlüğü haklı çıkarması, William James’in «blok evren» dediği şeyden kaçması, akan biç bir şeyin bulunmadığı ebedi bir akış öğretisi, ergiyle özdek (zihinle madde) arasında kurduğu ilişkilerin bütünü için gereklidir.
Böylece, eleştiride bu iki öğreti üzerinde yoğunlaşmak yerinde olacaktır. Eğer onlar doğruysa hiç bir filozofun kaçınamadığı küçük yanlışlar ve tutarsızlıklar büyük sorun yaratmaz. Eğer yanlışsa, entelektüel temelden çok, estetik temelde değerlendirilecek imgesel (hayali) bir epik’ten başka bir nen kalmaz geride. Zaman kuramından daha yalın olması dolayısıyle uzay kuramını ele alarak işe girişeceğim.

UZAY KURAMI
Bergson’un uzay kuramı tam ve açık olarak Zaman ve Özgür İstem adlı yapıtında ortaya konduğuna göre, bu kuram onun felsefesinin en eski bölümlerine aittir.
Bergson, ilk konuda, daha büyük ve daha küçük’ün uzayı içerdiğini söyler. Bu görüşlerine iyi ya da kötü bir kanıt ileri sürmez. Sadece açık bir olmayana ergi yöntemi uyguluyormuş gibi konuşur:
«Sanki çokluk ve de uzayın bulunduğu bir yerde büyüklükten söz edilemez.» Beğeni ve acı türünden açık durumlar, tersine ona çok güçlük verir. Yine de Bergson, işe başladığı dogmadan asla kuşkulanmaz ya da onu asla yeniden göz önüne almaz.
Daha sonraki konuda aynı tezi bu kez sayı açısından savunur:
«Kendi kendimize sadece biçimleri ve sözcükleri değil, sayıyı imgelemek (tasavvur etmek) istediğimizde, uzanımlı bir imgeye (hayale) başvurmak zorunda kalırız.» «Her açık sayı düşüncesi, uzayda görüsel bir imge (hayal) içerir.»
Bu iki tümce, kanıtlamağa (ispata) çalışacağımız gibi, Bergson’un, sayının ne olduğunu bilmediğini ve sayı hakkında açık bir düşünceye sahip olmadığını göstermektedir. Bu, onun şu tanımıyle de ortaya konulabilir:
«Sayı genellikle birimler derlemesi ya da daha kesin konuşursak bir’le çoğun sentezi gibi görülebilir.»

SAYILARIN ESRARI
Bu anlatımları tartışırken, başlangıçta ukalaca görünen, fakat gerçekte yaşantısal (hayati) olan bazı ayrımlar üzerinde bir süre durabilmek için okuyucunun sabrını istemeliyim:
Bergson’un yukarıki anlatımlarda birbirine karıştırdığı bütünüyle ayrı üç nen vardır:
1 — Değişik tek tek sayılara uygulanabilen genel sayı kavramı.
2 — Değişik tek tek sayılar.
3 — Değişik sayıların uygulanır olduğu değişik derlemeler. Sayıların birimlerin derlemesi olduğunu söylediğinde Bergson üçüncü kavramı tanımlamıştır. On iki havari, on iki İsrail oymağı (kabilesi), on iki zodiac’ın işareti birimler derlemesidir, yine de onlardan hiç biri sayı değildir. Genel sayı kavramına daha da az uygundur.
On iki sayısı açıkça bütün bu derlemelerin ortak olduğu ortak olarak sahip bulunduğu, fakat başka derlemelerle söz gelimi bir futbol takımıyla ortak olarak sahip bulunmadığı bir nendir. Bu bakımdan 12 sayısı ne 11 ya da 12 terimin, ne de başka bir sayının derlemesidir ve ne de bütün derlemelerin ortaklaşa sahip bulunduğu bir nendir. Genel olarak sayı, 12 ya da 11 veya başka bir sayının özelliğidir. On iki ya da on bir terime sahip olan değişik derlemelerin özelliği değildir.
Bu bakımdan, Bergson’un öğüdünü izleyerek «uzanımlı bir imgeye başvurduğumuzda ve diyelim ki iki zar attığımızda, iki altı elde etme durumunda gördüğümüz noktaları imgeleyelim. Yine de 12 sayısının hayaline varmış değilizdir. 12 sayısı gerçekte herhangi bir hayalden daha soyuttur. 12 hakkında herhangi bir anlayışa vardığımız söylenmeden önce, ayrı on iki birimli derlemelerin ne gibi ortak özelliklere sahip olduğunu bilmeliyiz. Bu, soyut olduğu için imgelenemeyecek (tasavvur edilemeyecek) bir şeydir.»
Bergson, özel bir derlemeyi onun terimlerinin sayısıyle karıştırarak ve bunu yine genel sayı kavramıyle karıştırarak kuramını usal (makûl) göstermeyi başarmıştır. Sadece budur onun yaptığı.
Karmaşıklık bir genci, gençlikle ve gençliği, genel bir kavram olan «insan yaşamının süresi»yle karıştırmanın aynıydı. Bir gencin iki ayağı olduğu için, gençliğin ve genel kavram olan «İnsan yaşamı»nın da iki ayağı olduğunu ileri sürmek gibidir bu.
Bu karışıklık önemlidir. Çünkü o kavranır kavranmaz, sayının ya da tek tek özel sayıların, uzay içinde canlandırılabileceği savunulmaz görünür. Böyle bir durum, sadece Bergson’un sayı kuramını değil, bütün soyut düşüncelerin ve mantığın uzaydan türediği konusundaki daha genel kuramını da çürütür.
Fakat, sayılar sorunundan ayrı olarak Bergson’un, «ayrı birimlerin her çokluğu uzayı içerir» diyen savını (iddiasını) kabul edecek miyiz? Bu görüşle çelişir görünen durumlardan bazısı onun yönünden göz önüne alınmıştır. Söz gelimi, birbirini izleyen sesler:
Caddeden geçen birinin sesini duyduğumuzda, onun ardışık durumlarını gözümüzün önünde canlandırabiliriz. Çan vuruşlarını duyduğumuzda biz ya onu ileri geri salınırken göz önüne getirir, ya da onun ardışık seslerini ideal bir uzayda canlandırırız.
Fakat bunlar salt imgeleyici (hayal kurucu) bir kişinin otobiografik gözlemleridir ve daha önce işaret ettiğimiz görüşümüzü açıklar. Bu görüş onda, görme duygusunun üstün geldiği konusundadır.
Bir saatin vuruşlarını imgesel (hayali) bir uzayda sıralamak için mantıksal bir zorunluk yoktur. Çok kişi sanırım onları herhangi bir uzaysal yardıma başvurmaksızın sayar. Bergson, uzayın zorunlu olduğu görüşü konusunda hiç bir neden sürmez ileri. Uzayın zorunluluğunun açık olduğunu kabul eder o ve bu görüşü zamana uygulamağa çalışır. Birbiri dışında aynı zamanlar olduğu görüldüğünde bu zamanlar (ona göre) uzay içinde yayılmış gibi canlandırılır. Bellek yönünden verilen biçimdeki gerçek zamanda ayrı zamanlar birbiri içine geçer ve ayrı olmadığından sayılamaz.
Bütün ayrılığın uzayı içerdiği görüşünün uzaya yerleştiği var sayılır ve bu görüş, açık bir ayrılığın bulunduğu her yerde uzayın da bulunduğunu tümdengelimsel yolla kanıtlamak için kullanılır. Böyle bir nenden kuşkulanmak için küçük de olsa, başka neden bulunabilir. Örneğin, soyut düşünceler açıkça birbirini dışarda bırakır:
Beyazlık siyahlıktan, sağlık sayrılıktan ve delilik bilgelikten farklıdır. Dolayısıyle, bütün soyut düşünceler uzayı içerir. Sonuçta soyut düşünceler için kullanılan mantık geometrinin bir dalıdır ve zekânın bütünü uzayda yan yana olan nenleri göz önüne getirmek gibi, var sayılan bir alışkanlığa dayanır.
Bergson’un, zekâyı bütün kınamasının dayandığı vargı, görebildiğim denli bir düşünce zorunluğu olarak alınan kişisel bir zihin durumudur. Tüm yanlıştır bu. Bir doğru boyunca yayılmış ardışık durumları imgelemekle (hayal etmeyle) ilgili özel zihinsel durumu kasdediyorum.
Sayı örnekleri şunu gösterir: Eğer Bergson haklı olsaydı, böylesine uzayla dolu olan, olduğu var sayılan soyut düşünceleri asla elde edemeyecektik. Tersine, soyut düşünceleri, onları temsil eden tek tek düşüncelere karşıt olarak anlayabilmemiz, Bergson’un zekâyı uzayla dolu sayması açısından yanıldığını kanıtlamağa yeterli görünür.
Bergson’unki gibi zekâ karşıtı felsefenin kötü sonuçlarından biri, onun gelişimini zekânın yanlışlıkları ve karmaşıklıkları üzerine oturtmuş olmasıdır. Zekâ karşıtı felsefe buradan, kötü düşünceyi iyiye yeğ tutmağa (tercih etmeğe) anlık, güçlüğün çözülemez olduğunu ileri sürmeğe; her aptalca yanlışa, zekânın iflasını ve sezginin üstünlüğünü (galibiyetini) açığa koyan bir nenmiş gibi bakmağa yönelmiştir.
Bergson’un yapıtlarında matematik ve bilime pek çok imalar yapılır. Dikkatsiz bir okuyucu için bu imalar onun felsefesini büyük ölçüde destekler gibi görünür. Bilime gelince, özellikle biyoloji ve fizyoloji konusunda, onun yorumlarını eleştirme yeteneğine sahip değilim. Fakat matematik konusunda Bergson geleneksel yanlışları, matematikçiler arasında son seksen yıldır geçerli olan daha modern görüşlere yeğ tutmuş; bu konuda filozofların çoğunun vermiş olduğu örneği izlemiştir.
Onsekizinci yüzyılda ve ondokuzuncu yüzyılın başlarında, sonsuz küçükler hesabı bir yöntem olarak iyi gelişmişse dc, temelleri açısından pek çok yanlışla ve çok karışık düşünceyle desteklenmiştir.
Hegel ve ardılları bu yanlışlık ve karışıklıklara el atmış ve matematiğin çelişmeli olduğunu kanıtlama (ispat etme) çabalarında onlardan destek almıştı. Hegel’cilerin, bu konulardaki düşünceleri, filozofların düşüncelerine geçti ve matematikçiler, filozofların dayandığı bütün güçlükleri ortadan kaldırana değin yaşadı.
Filozofların belli başlı ereği, hiç bir nenin sabırla ve ayrıntılı düşünceyle öğrenilemeyeceğini göstermek; ve eğer Hegel’ciysek «us» (akıl) Bergson’cuysak «sezgi» başlığı altında, «bilisiz»in ön yargılarına tapınmamız gerektiğini düşünmek oldukça, çınlar Hegel’in yararlandığı yanlışları gidermek için, matematikçilerin neler yaptığını öğrenmeye dikkat edeceklerdir.

«DİNAMİK» DÜNYA GÖRÜŞÜ
Gözden geçirdiğimiz sayı sorunundan ayrı olarak, Bergson’un matematiğe değindiği belli başlı sorun, dünyanın «sinematografik canlandırılması» adını verdiği neni hayırlamasıdır.
Matematik değişimi kavrar, hatta sürekli değişimi. Bu, bir sıra durumdan biçimlenen değişmedir. Bergson tersine, hiç bir durum dizisinin sürekli olanı temsil edemeyeceğini ve değişmede bir nenin (şeyin) asla herhangi bir durumda olmadığını ileri sürer. Değişmenin, değişen durumlar dizisinden biçimlendiği görüşüne «sinematografik» adını verir. Bu görüş ona göre zekâ için doğal, fakat kökten kısırdır. Gerçek değişme, sadece gerçek süreyle açıklanabilir. Geçmişin ve şimdinin (halin) bir yorumunu içerir, durağan («Statik») durumların matematik ardışlıklarını değil («Statik») dünya görüşü yerine «devinsel» («dinamik») dünya görüşü adı verilen nen budur. Sorun önemlidir. Güçlüğüne karşın görüp geçemeyiz onu.
Bergson’un durumu Zenon’un ok kanıtıyle açıklanır. Zenon «atılan bir ok her an sadece bulunduğu yerde olduğundan, uçuşu sırasında daima durmaktadır» demişti. İlk bakışta bu kanı çok güçlü görünmeyebilir. Doğallıkla okun bir an her an bulunduğu yerde, başka bir an başka bir yerde olduğu söylenecektir. Deviniyi (hareketi) biçimleyen de zaten budur.
Devininin sürekliliğinden eğer biz, onun aynı zamanda kesikli olduğunu da kabul ediyorsak bazı güçlükler doğduğu doğrudur. Böylece ulaşılan güçlükler uzun süre, filozofların hazır hazır kullandıkları bir gereç (malzeme) olmuştur.
Fakat eğer, matematikçilerle birlikte devininin (hareketin) aynı zamanda kesikli olduğu kanısından vaz geçersek filozofun düştüğü güçlüğe düşmeyiz. İçinde sonsuz sayıda fotoğraf bulunan ve herhangi iki resmin arasına sonsuz sayıda resmin girdiği bir sinamatograf, sürekli deviniyi (hareketi) eksiksiz olarak açıklayacaktır. O halde Zenon’un kanıtının gücü nereden ileri geliyor?
Ereği değişme diye bir nen bulunmadığını kanıtlamak (ispat etmek) olan Zenon, Elea okulundandı. Dünyadan almamız gereken doğal görüş, değişen nenler bulunduğudur. Söz gelimi, imdi burada, başka zaman orada olan bir ok vardır.
Bu görüşten filozoflar iki çelişki (paradoks) geliştirdi:
Elealılar, nenler olduğunu fakat değişme olmadığını, Herakleitos ve Bergson’sa değişmeler olduğunu fakat nenler olmadığını söylüyordu.
Her bir grup karşı tarafı hayırlayarak (reddederek) sürdürdü kanıtı. «Statik» görüşü savunan grubun «hiç bir ok yoktur» deyişi ölçüsünde dinamik görüşü savunanların «uçuş yoktur» deyişi de gülünçtür. Orta yerde duran ve hem de uçuşun var olduğunu söyleyen talihsiz kişinin her ikisini de yadsıdığını (inkâr ettiğini) ileri sürer kavgacılar. Böylece hem okun, hem uçuşun varlığını ileri süren, Sanctus Sebastianus gibi, bir yandan okla, öbür yandan okun uçuşuyla ikiye parçalanır.
Fakat Zenon kanıtının gücü nerededir hala göremedik. Zenon örtülü olarak, Bergson’cu değişme kuramının özünü, kabul eder. Yani, bir nen sürekli değişme içindeyse; eğer onda, sadece bir durum değişmesi söz konusuysa, içsel bir değişme var olmalıdır. Nen her an içkin olarak değişmemesi durumunda olması gerekenden ayrımlı (farklı) olmalıdır.
Zenon bu durumda, okun her an dinginlikte (sükûnette) olması durumunda, bulunacağı yerde bulunduğuna işaret eder.
Böylece bir devininin durumunun devini için esas olduğu görüşüne bağlanarak hiç bir devini olamayacağını ve okun daima dinginlikte (sükûnette) bulunduğunu çıkarsar.
Zenon’un kanıtı böylece, değişmenin matematik yanına dokunmamasına karşın (rağmen) ilk bakışta Bergson’unkine benzemez, olmayan bir değişme görüşünü hayırlamaktadır. O halde Bergson, Zenon’un kanıtını nasıl karşılar?

BERGSON VE ZENON’UN KANITI
Bergson, okun tüm (daima) her yerde olduğunu söyleyerek karşılar kanıtı. Zenon’un kanıtını dile getirdikten sonra şu karşılığı verir:
«Evet. Eğer biz okun daima yolun bir noktasında olabileceğini varsayıyorsak evet. Devinen ok, daima devinisiz olan bir konumla çakışıyorsa yine evet. Fakat ok, yolunun herhangi bir noktasında değildir ki.»
Zenon’a verilen bu karşılık ya da Achilles’e ve kaplumbağaya verilen benzer karşılıklar onun üç kitabında da karşımıza çıkar. Bergson’un görüşü, düpedüz paradoksaldır. Onun olanaklı olup olmadığı, Bergson’un süre kavramının tartışılmasını gerektiren bir sorundur.
Bergson’un, görüşü lehine tek kanıtı, matematik değişme görüşünün «devininin devinisizliklerden biçimlenmesi» gibi saçma bir önerme içerdiği konusundaki anlatımdır.
Fakat, matematik değişme görüşünün görünüşteki saçmalığı, Bergson’un onu dile getiriş tarzındadır ve devininin ilişkiler içerdiğini anlar anlamaz ortadan kalkar. Söz gelimi, bir dostluk, arkadaş olan kişilerden biçimlenir, arkadaşlıklardan değil. Bir soyma tablosu insanlardan yapılır soy tablolarından değil.
Böylece bir devini, devinen bir nenden yapılır, devinilerden değil. O, bir şeyin ayrı ayrı zamanlarda ayrı ayrı yerlerde olabileceği, bu yerlerin bazen birbirine yakın olmasına karşın yine de ayrımlı (farklı) olabileceği olgusunu dile getirir.
Bergson’un matematik devini görüşüne karşı kanıtının, en son çözümleme de bir söz oyunundan ibaret olduğu anlaşılır böylece. Bu vargıyla biz, onun süre kuramını eleştirmeye geçebiliriz.

SÜRE KURAMI
Bergson’un süre kuramı onun bellek kuramıyle bağlantılıdır. Bellek kuramına göre, anımsanan şeyler bellekte yaşar ve böylece şimdideki (hal-i hazırdaki) şeylerle girişim durumundadır. Geçmiş ve şimdi, karşılıklı dışşal değildir, bilincin birliği içinde karışmıştır. Bergson’a göre eylem, varlığı biçimleyen nendir (şeydir). Fakat, matematiksel zaman salt edilgen (pasif) bir kaptır. Hiç bir şey yapmayan, böylece bir hiç olan kap. Geçmiş artık devinmeyendir, şimdiyse devinen.
Fakat bu anlatımda, Bergson; bütün süre düşüncesinde olduğu gibi, bilinç dışı olarak, sıradan (alelade) matematik zamanı ereklemektedir. Matematik zaman olmadan Bergson’un dedikleri bir anlam taşımaz.
«Geçmiş esasta, artık devinmeyendir» dendiği zaman ereklenmiştir, «geçmiş, eylemi geçip gitmiş olandır» demekten başka?
«Artık» sözcüğü geçmişi dile getirir. Geçmişin, şimdi dışında bir nenmiş gibi görünen sıradan kavramına sahip olmayan bir kişi için bu sözcüklerin bir anlamı olmayacaktır. Böylece tanım döneldir (circular). Bergson’un dediği, gerçekte «geçmiş geçmişte olan nendir» demek olur sonuçta. Tanım olarak mutlu bir çaba gibi görülemez bu.
Aynı nen şimdiye de uygulanır. Şimdinin «eylemekte olan nen» olduğu söylenir. Fakat «olan» sözcüğü, tanımlanması gereken şimdi düşüncesinin ta kendisini ortaya döker.
Şimdi, devinmekte olan ya da devineceğe karşıt olarak devinendir. Yani imdi eylemi geçmişte ya da gelecekte değil, şimdide olandır. Bu tanım da döneldir (circular).
Bergson’un sözü edilen düşünceleri açıkladığı sayfanın üst tarafındaki parça bu yanlışlığı daha çok aydınlatacaktır:
«Bizim salt algılımızı kuran, anlama eylemimizdir. Algımızın aktüelliği, böylece onun işlevliğinde, (faaliyetinde) onun zamanını uzatan devinilerdedir, daha büyük yoğunluğunda değil: Geçmiş sadece bir düşüncedir. Şimdi’yse, bu düşünceye karşılık olarak girişilen devini.»
Bu parçaya göre, Bergson geçmişten söz ettiğinde, onun geçmişten değil, şimdiki geçmişten, fakat şimdi olan anısından söz ettiği açığa çıkıyor. Var olduğu zaman geçmiş de şimdi ölçüsünde işlevseldi (faaldi). Eğer Bergson’un anlatımı doğruysa, şimdiki an tüm dünya tarihinde herhangi bir işlevsellik dile getiren tek an olmalıdır.
Daha eski zamanlarda, şimdiki algılarımız denli aktüel, şimdiki algılarımız denli etken, başka algılar da bulunmaktaydı. Geçmiş, şimdi olduğu günlerde, hiç bir surette sadece düşünce değildi, içkin karakterinde o da, şimdinin aynıydı.
Bununla birlikte, gerçek geçmişi unutuverir Bergson. Onun söz ettiği, geçmişe değgin (hakkındaki) şimdiki düşünceydi. Gerçek geçmiş, şimdiyle karışmaz, çünkü şimdinin bir parçası değildir. Fakat çok ayrımlı (farklı) bir nendir bu.
Bergson’un bütün süre ve zaman kuramı baştanbaşa, anımsamanın şimdi ortaya çıkışıyle geçmişte ortaya çıkışı arasındaki ilkel bir karışıklığa dayanmaktadır. Fakat zamanın bize bu kadar içli dışlı olması dolayısıyle Bergson’un geçmişi artık etken (faal) olmayan nen olarak karşımıza çıkarmak istemesindeki kısır döngü hemen belirecektir. Durum böyle olduğuna göre, Bergson’un ortaya koyduğu, algıyle anımsama arasındaki ayrımla (bunların her ikisi de şimdiki olgulardır) ve ortaya koyduğuna inandığı, şimdiyle geçmişin ayrımıdır.
Bu karışıklık anlaşılır anlaşılmaz onun Bergson’un zaman kuramının bütünüyle zamanı aradan kaldıran bir kuram olduğu anlaşılır.
Anımsayan şimdiyle anımsanan geçmiş olay arasındaki bu kargaşalık Bergson’un zaman kuramının temelinde yatar görünen bu kargaşalık yanılmıyorsam onun düşüncesinin büyük bir kısmını kötüleyen ve modern filozoflardan çoğunun düşüncesine zarar veren daha genel bir kargaşalığın örneğidir. Bu büyük kargaşalıkla, bilme aktının bildirdiği nenler arasındaki kargaşalığı erekliyorum. Bellekte bilme akt’ı şimdi’dedir. Hâlbuki bilinen geçmiştedir. Böylece, onları karıştırmak, geçmişle şimdi arasındaki ayrımı bulandırmış olmaktadır.
Özdek ve Bellek (Madde ve Hafıza) boyunca bilme akt’ıyla bilinen nenin karıştırılması vaz geçilmezdir. Özdek ve Bellek’in başlangıcında açıklanan imge «hayal» sözcüğün de kutsal bir nesne gibi saklanır bu karmaşıklık. Kitapta, felsefi kuramlardan ayrı olarak bildiğimiz her nenin «imgeler»den biçimlendiğini, «ima» ve «imgeler»in bütün evreni doğuran bir nen olduğunu ileri sürer, şöyle der:
«İmgeler yığınına özdek diyorum ve özel tek bir imgenin imgeler yığınına -yani- vücudumun bilimsel (nihai) eylemine varan imgeler yığınına bu özdeğin algılanması diyorum.»
Özdek ve özdeğin algılanması ona göre aynı nenlerden biçimlenmektedir. Beyin, Bergson’un gözünde özdeksel evrenin öbür bölümü gibidir ve eğer evren bir imgeyse beyin imgelemekten ibarettir.
Kimsenin görmediği beyin, sıradan (alelade) anlamda bir imge (tasavvur) olmadığından onun, bir imge algılanmadan da var olabilir demesine şaşmıyoruz. Fakat Bergson daha sonra, imgeler konusunda oluşla, bilinçli olarak algılanış arasındaki ayrımı açıklar.
Bu belki şöyle bir parçada daha çok açıklanabilir: «Algılanmamış özdeksel (maddi) nesne bir tür bilinç dışı ergisel (zihinsel) durum olmadıkça imgelenmemiş bir imge ne olabilir?»
«Her gerçeklik, bilinçle küçük de olsa bir akrabalık ve benzerlik ilişkisine sahiptir. Nedenlere ‘İmgeler’ (‘tasavvurlar’) adını vererek idealizme gidişimizin nedeni budur.»
Bununla birlikte Bergson, «filozoflar herhangi bir sanının ortaya atılmadığı noktadan işe başlar» diyerek, kuşkumuzu gidermeğe çalışır, yatıştırmağa çalışır.
«Şimdilik» der «özdek ve tin durumları, dış dünyanın gerçekliği ya da idealliğine değgin tartışmalar üzerine hiç bir nen bilmediğimizi kabul edeceğiz. Burada ben imgelerle (tasavvurlarla) karşı karşıyayım.»
Özdek ve Bellek’in İngilizce basımı için yazdığı yeni «Sunuş» ta da şöyle diyor:
«İmge, sözcüğüyle biz, idealist’in bir temsil adını verdiği şeyden daha kesin, fakat realistin ‘nen’ (‘şey’) adını verdiği şeyden daha az kesin bir varlığı erekliyorum. Bu ‘nen’le ‘sunum’ arasında bulunan bir varlıktır.»
Bergson’un ergisindeki (zihnindeki) bu ayrım, sanırım imgesel bir görünüşü imgelemekle (tasavvur etmekle), bir nesne olarak imgelenen (tasavvur edilen) nen arasındaki ayrımdır. Bergson, olduğu gibi olan nenle, göründüğü gibi olan nen arasındaki ayrımı düşünmektedir. Özneyle nesne, düşünen, anımsayan (hatırlayan) ve imgelere (tasavvurlara) sahip ergiyle (zihinle) düşünülen, anımsanan, imgelenen nenler arasındaki ayrımdan, görebildiğim denli Bergson felsefesi bütünüyle yoksundur.
Bergson’da bu ayrımın yokluğu, onun idealizme gerçek borcudur. Fakat çok talihsiz bir borçtur o. Az önce görmüş olduğumuz gibi bu borç, onu önce imgelerden (tasavvurlardan) ergiyle özdek arasında nötr (tarafsız) bir şey olarak söz saçmağa; sonra beynin asla imgelenmemiş (tasavvur edilmemiş) olmasına karşın bir imge (tasavvur) olduğunu ileri sürmeğe; özdeğin ve özdeğin algısının bir tutulması gerektiğini; fakat, beyin gibi algılanmamış bir imgenin (tasavvurun) bilinç-dışı ergisel bir durum olduğunu telkin etmeğe götürür. Hâlbuki «imge» («tasavvur») sözcüğünün kullanımı hiç bir metafizik kuram içermemesine karşın, her gerçekliğin bilinçle «bir akrabalığa, bir benzerliğe, kısaca bir ilişkiye» sahip olduğunu içerir.
Bütün bu karmaşıklıklar, öznelle nesnel arasındaki başlangıç karmaşıklığı dolayısıyledir. Özne (bir düşünce, bir imge bir anı) bende imdi hazır olan bir olgudur. Nesne, çekim yasası arkadaşım Jones ya da Venedik’teki Sanctus Marcus kilisesinin çan kulesi olabilir.
Özne ergiseldir (zihinseldir), buradadır, imdi var olmaktadır. Böylece eğer özne ve nesne birse nesne ergiseldir, buradadır, şimdidir. Arkadaşım Jones, kendisinin Güney Amerika’da olduğuna ve kendi başına var olduğuna inanmasına karşın gerçekte benim kafamdadır ve benim kendisini düşünmem dolayısıyle vardır. Aziz Marcus Kilisesinin çan kulesi, büyük hacmine ve 40 yıl önce ortadan kalkmış olmasına karşın hala vardır ve bütünüyle benim içimdedir.
Bu anlatımlar Bergson’un uzay ve zaman kuramlarının gülünç duruma getirilmesi değil, o kuramların aktüel somut anlamlarının ne olduğunu ortaya koymasıdır.
Özneyle yüklemin karışımı Bergson’a özgü değildir. Birçok idealist ve özdekçide (materyalistte) vardır bu. Pek çok idealist nesnenin gerçekte özne olduğunu ve birçok özdekçiyse (materyalistse), öznenin gerçekten nesne olduğunu söyler. Onlar, şu iki anlatımın çok ayrı olduğunda anlaşılırlar da öznenin ve nesnenin ayrı olmadığını savunurlar. Bu özdeş tutma hayırlanır hayırlanmaz Bergson’un bütün sistemi çöker: Önce uzay ve zaman kuramları, sonra onun zorunsuzluğu inancı, sonra zekayı kınaması ve ergi-özdek (zihin-madde) ilişkilerini ele alış biçimi ortadan kalkar.
Doğallıkla, Bergson felsefesinin büyük bölümü belkilikle onun popülerliğine yol açan bölümü kanıta dayanmaz ve kanıtla yıkılamaz. Dünyanın imgesel (tasavvursal) tablosu şairce bir çaba gibi görüldüğünde, kanıtlanmağa ya da çürütülmeğe yetenekli değildir.
Shakespeare «yaşam, yürüyen bir gölgeden başka bir nen değildir» demişti. Shelly içinse o «çok renkli bir cam»dır. Bergson, yaşamı parçalara bölünen bir istiridye gibi görür. Parçaları da yine bir istiridye olan bir istiridye. Eğer siz Bergson’un imgesini (tasavvurunu) beğeniyorsanız. Yerinde olan odur.
Bergson’un gerçek dünyada gerçekleşmesini izlemek istediği iyilik, eylem adına eylemdir. Bütün salt düşünceye «düş görme» adını verir o ve bu düşünceyi «dural (statik), Platonik, matematik, mantıksal ve zekâ işi» gibi övücü olmayan sıfatlarla tanımlar.
Eylemin ulaşmak durumunda olduğu ereği önceden görmek isteyenlere Bergson, önceden görülen bir ereğin yeni olmayacağını, çünkü isteğin bellek gibi, nesnesiyle özdeş tutulduğunu söyler. Böylece biz, eylemde içgüdünün kör köleleri olmağa mahkûmuz. Hayat kuvveti bizi arkadan iter durmadan usanmadan.
Bu felsefede, hayvan yaşamı üstüne çıktığında, insanı vahşilikten kurtaran ereklerden bilinçli kılacak düşünsel iç-görü anına yer yoktur.
Gereksiz işlevliğin (faaliyetin) yeterli iyi göründüğü kişiler Bergson’un kitaplarını evrenin hoş bir tablosu olarak görecektir. Fakat eylem, onun bir değeri olacaksa bir görünün esiniyle (ilhamıyle) ortaya çıkmalıdır. Daha az acılı, daha az tüzünlü (adil), daha az uyuşmazlık dolu imgesel (tasavvursal) bir dünya görüşünden esinlenenler (ilham alanlar), kısaca eylemleri düşünceye dayanan kişiler, bu felsefede aradıkları hiç bir şeyi bulamayacak ve onun doğru olduğunu düşünecek hiç bir neden yok diye de üzülmeyeceklerdir.

Bertrand Russell
Modernçağ – Yeniçağ

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Alfred Adler: İki tip insan vardır birincisi bilinçli yaşayan, ikinci önyargılarla yaşayan

Kapat