“Ne denli sık ne denli kolay yanlışa düşüp yollarını şaşırıyorlar” Felsefecilerin Önyargıları – Nietzsche

NietzscheMetafizikçilerin temel inancı, değerlerin karşıtlığına olan inançtır. En dikkatlilerin bile aklına eşikte durup düşünmek gelmemiştir, en çok düşünmeleri gereken yerde; kendi kendilerine de omnibus dubitandum (her şeyden kuşkulanmak) andını içseler de, Çünkü, önce genel olarak karşıtların varlığından, sonra, halk arasında yaygın, metafizikçilerin kendi damgalarını vurduğu değer biçemler ve değer karşıtlıklarının belki de yalnızca işin dış yüzeyindeki değerlendirmeler olup olmadığından kuşku duyulabilir. Yalnızca iğreti perspektiflerdir, belki de belli bir açıdan, kim bilir aşağıdan bakmıştırlar, ressamların deyimini kullanırsak, sanki kurbağa perspektifi gibi bir şey olmasınlar sakın? 

“Hakikate, has olana, ancak özveriye ulaşılabilir…”  

Bizi hala nice tehlikeli serüvene kışkırtan hakikat istemi, filozofların şimdiye dek saygıyla söz ettiği şu ünlü hakikatperestlik… Karşımıza şimdiden ne sorunlar çıkardı, bu hakikati isteme! Ne tuhaf, ne belalı, sorgulanası sorular! Uzunca bir tarihi olmuş – Yeni de, henüz başlamış gibi görünmüyor mu? Sonunda inancımız sarsıldı, sabrımızı yitirdik, dönüverdik sırtımızı; ne harika değil mi?
Bu Sfinks bize soru sormayı da öğretmedi mi? Bize soru soran kim gerçekten? Nedir bu içimizde “hakikati” isteyen? – Aslında, bu isteminin kökeni sorusunun önünde uzun süre durduk, – sonunda daha temel bir soru önünde tümüyle duruncaya dek. Bu istemenin değerini sorduk. Hadi hakikati istiyoruz diyelim, peki neden hakikat olmayan değil- Belirsizliği- Hatta bilgisizliği? – Hakikatin değeri sorunu çıkıyor önümüze – yoksa sorunun önüne biz mi çıkıyoruz? Hangimiz burada Odipus , hangimiz Sfinks? Soruların ve soru işaretlerinin bir buluşması bu, öyle görünüyor. Ve inanıyor musunuz, sonunda bu sorun sanki daha önce hiç karşımıza çıkmamış gibi gelmeye başlıyor, – ilk gören bizmişiz gibi, gözümüzü üstüne dikip, tehlikeye mi atıyoruz onu? Demek ki tehlike var onda, belki hiç de büyüğünden değil.
“Bir şey kendi karşıtından nasıl kaynaklanabilir ki? Hatadan hakikat nasıl doğar örneğin? Ya da aldanma isteminden hakikat istemi? Ya da çıkarcılıktan çıkara dayanmayan davranış? Ya da aç gözlülükten bilgenin saf pırıl pırıl bakışı? Böylesi kaynaklanma olanaksız. Kim bunu düşlerse budaladır, aslında budaladan da beterdir. En yüksek değerdeki şeylerin bir başka kaynağı, kendi kaynağı olmalı. – Bu gelip geçici ayartıcı, aldatıcı, aşağılık dünyadan, bu kuruntu ve hırsın keşmekeşinden türetilmiş olamazlar. Daha çok, varlığın ana rahminde, gelip geçici olmayandan, gizlenmiş Tanrı’da, ‘kendi başına’ şeyde – işte burada olmalı onların temeli, başka hiç bir yerde değil!”
Bu çeşit yargılama, onunla bütün çağdaşların metafizikçilerin tanıyabileceğimiz tipik bir önyargıyı içeriyor; bu çeşit değer biçmeler onların bütün mantıksal işleyişlerinin ardında duruyor; bundandır, metafizikçilerin “bilgiyle” sonunda, törenle ‘hakikat’ diye vaftiz ettikleri şeyle uğraştıkları inancı. Metafizikçilerin temel inancı, değerlerin karşıtlığına olan inançtır. En dikkatlilerin bile aklına eşikte durup düşünmek gelmemiştir, en çok düşünmeleri gereken yerde; kendi kendilerine de omnibus dubitandum (her şeyden kuşkulanmak) andını içseler de, Çünkü, önce genel olarak karşıtların varlığından, sonra, halk arasında yaygın, metafizikçilerin kendi damgalarını vurduğu değer biçemler ve değer karşıtlıklarının belki de yalnızca işin dış yüzeyindeki değerlendirmeler olup olmadığından kuşku duyulabilir. Yalnızca iğreti perspektiflerdir, belki de belli bir açıdan, kim bilir aşağıdan bakmıştırlar, ressamların deyimini kullanırsak, sanki kurbağa perspektifi gibi bir şey olmasınlar sakın? Bütün bu değerlerle, hakikate, has olana, özveriye ulaşılabilir; yine de, her yaşam için daha yüksek, daha temelde olan bir değer, görünüşe, aldanma istemine, çıkarcılığa, aç gözlülüğe bağlanabilir. Ayrıca şu da olanaklı: İyi ve saygın şeylerin değerini oluşturan her neyse o. şu belalı, şu görünüşte karşıt olarak konulmuş şeylere yakışıksızca dönüştürülmüş, bağlanmış, onlarla örülmüşlüğünde, belki de onlarla temel benzerlik taşıyarak bulunuyor.

Belki! Kim bu tehlikeli belkilerle uğraşmaya gönüllü ki! Yeni bir felsefeci türünün gelişini beklemeli, kendinden öncekilerle zıt eğilimleri ve beğenisi olan,- her anlamda tehlikeli ‘belkiler’in felsefecilerini – ve tüm ciddiliğimizi takınarak söylendiğinde: görüyorum işte, böyle yeni felsefeciler geliyor.

Yeterince uzun bir süredir felsefecileri yakından gözledikten, onların satır aralarını okuduktan sonra, kendi kendime diyorum ki: Bilinçli düşünmenin büyük bir bolumu hala içgüdüsel etkinlikler arasında sayılmalı, felsefece düşünme bile; nasıl kalıtsal olanla, ‘doğuştan olan” konularında düşüncelerimiz değiştirdiysek, burada da değiştirmeyi öğrenmeliyiz. Doğma eyleminin, kalıtımın bütün işleyiş ve gelişmesinde yeri ne denli azsa, “bilinçli olmanın”, sonuca götürücü anlamda, içgüdüsel olanla karşılaştığı o denli azdır, – bir felsefecinin en bilinçli düşünmesi içgüdü aracılığıyla gizlice yönlendirilir ve belli kanallara itilir. Bütün mantığın görünüşteki özerk işleyişinin gerisinde de, değer biçimler, daha açık söylersek, yaşamının belli türlerini korumak için fizyolojik gereksinmeler bulunur. Örneğin, belirgin olan, belirsiz olandan daha fazla değerli olacaktır, görünüş “hakikat”ten daha az: Ama böylesi değer biçmeler, bizim için düzenleyici önlemleri bir yana, yalnızca yüzeyde değer biçmelerden fazla bir şey olmayacak bizim gibi varlıkların kendilerini korumaları icin belki kesinlikle gerekli belli bir tür niaiserie6(budalalık). Öyleyse diyelim haydi, özellikle insan değildir, “her şeyin ölçüsü”… (Protogoras’a gönderme)
Bir yargının yanlışlığı bizim için hiç de o yargıya karşı çıkmak değildir: Burada yeni dilimiz belki pek de tuhaf geliyor kulağa. Soru, onun ne ölçüde yaşam-ilerletici, yaşam-koruyucu, tür-koruyucu belki de tür-yetiştirici olduğudur; ve biz asıl olarak şunları ileri sürmeye eğilimliyiz: En yanlış yargılar (bunlara sentetik a priori yargılar aittir.) bizim için en vazgeçilmez olanlardır; mantığın uyduruklarına bir geçiş izni vermeksizin, gerçeği safça bulunmuş, koşulsuz, kendi kendine -denk- dünyayla- ölçmeden, sayılar aracılığıyla dünyanın sürekli yanlışlaması olmaksızın insanlık yaşayamaz, – yanlış yargılardan vazgeçme yaşamdan vazgeçme, yaşamı yadsımadır, hakikat olmayanı yaşam koşulu olarak tanımak: Elbette bu, alışılmış değer duygularına tehlikeli biçimde karşı çıkmak demek; ve buna kalkışan felsefe, yalnızca bununla bile kendini iyinin ve kötünün ötesine koyar.

Filozofların yarı yarıya güvenilmez, yarı yarıya da alaycı biçimde görülmesi onların ne denli masum olduklarının tekrar tekrar fark edilmesi değildir, – ne denli sık ne denli kolay yanlışa düşüp yollarını şaşırıyorlar, kısacası çocuklukları ve çocuksulukları, – ayrıca yeterince namusluluk göstermiyorlar: Oysa hakikat düşkünlüğü* sorusuna uzaktan da olsa ilişir ilişmez, hep birlikte görkemli ve erdemli bir yaygara basıyorlar. Hepsi birden düşüncelerinin sanki soğuk, saf, tanrısal çarpıtılmamış bir diyalektiğin kendi kendine gelişmesiyle keşfedilip elde edildiği havası yaratıyorlar (daha namuslu, daha yontulmamış, her derecede mistikten farklı olarak – bunlar “esin” konuşmaları-): Oysa, temelde bir öncelenmiş önerme, apansız rastlanan bir düşünce, bir vahiydir, çoğunlukla ayıklanıp, soyutlanmış bir yürek tutkusudur, onlar tarafından iş işten geçtikten sonra savunulur; topu da, öyle görülmek istemeyen avukattırlar, hakikat diye vaftiz ettikleri önyargılarının kurnaz savunucuları – ve bunu üstlenecek vicdan yürekliliğinden çok uzakta, bir düşmanı ya da bir dostu ya da bir küstahı hakikatle dalga geçmesi için uyarma gibi iyi bir cesaret zevkinin çok uzağında, Tartüflük (kurnazca ikiyüzlülük) katılığı kadar usluluğu yaşlı Kant’ın, bizi diyalektiğin gizli yoluna çeken; bu yol, doğrusu bu yanlış yol, onun “Kategorik İmperativ”ine çıkar – Bu oyun, eski ahlakçıların ve ahlak övgücülerinin ince hilelerini gözlemeyi bir parça bile eğlenceli bulmayan biz zor beğenenleri gülümsetiyor. Ya da matematiksel formun bu hokus-pokusuyla Spinoza felsefesini – “bilgeliğinin sevgisini” sözcüğü haklı ve yerinde yorumlamak – sanki demirdenmiş gibi zırhladı, maskeledi; başa çıkılmaz bakire ve Pallas Athena ‘ya bir göz atma yürekliliğini gösteren saldırganın yüreğine korku salmak için: -tam bir çekingenlik ve saldırılabilirlik, bir münzevi gibi yaşama hastalığının foyasını ne de güzel ortaya çıkarıyor!

Bana gittikçe açık görünüyor, şimdiye kadar ki her büyük felsefe şöyle ola gelmiş: Yazarının gönüllü itirafı ve bir çeşit istem dışı, kayda geçirilmemiş bellek; üstelik, her felsefede ahlaksal (ya da ahlak dışı) niyetlerin, her zaman bütün bitkilerin kendisinden geldiği asıl yaşam tohumunu oluşturması. Bir felsefecinin en uzak metafiziksel savlara sahiden nasıl ulaştığını anlamak için, önce şunu sormak iyi (ve akıllıca)dir: Hangi ahlaka yöneliyor o? Bundan dolayı, felsefenin babasının “bilgi dürtüsü” olduğuna değil de, bir başka dürtünün burada da başka yerlerde olduğu gibi, bilgiye (ve yanlış bilgiye!) bir araç olarak hizmet ettiğine inanıyorum. Ama kim insanın temel dürtülerinin esin verici ruhlar (ve devler ya da cinler) olarak, ne ölçüde oyunlarını ortaya koyabileceklerini kurcalasa; her dürtünün, vaktiyle felsefeyi etkilemiş olduğunu, – ve her birinin kendini varlığın en son amacı ve diğer dürtülerin efendisi olarak ortaya koyduğunu bulacaktır. Her dürtü güç tutkunudur: Ve böyle olarak felsefe yapmaya çabalar. – Elbette akademisyenler, gerçek bilim adamları için durum biraz değişik -“daha iyi’, diyebiliriz, isterseniz, – orada, gerçekten bilgi dürtüsü gibi bir şey olabilir, küçük, bağımsız bir saat gibi, iyi kurduğunuzda, akademisyenin diğer dürtülerinin esaslı etkileri olmaksızın, cesurca çalışmayı sürdüren akademisyenin gerçek “ilgisi” , bundan dolayı genellikle başka bir yöndedir; belki ailesiyle ya da para kazanmakla, politikayla ilgilidir; küçük makinesinin bilimin o bölgesinde ya da şu bölgesinde kurulmuş olup olmaması ya da gelecek vaat eden genç işçinin iyi bir filolog ya da mantar bilimci ya da kimyacı olarak ortaya koyması hemen hemen önemsiz bir konudur: – Şu ya da bu olması onun en olduğunu göstermez. Felsefede durum tümüyle tersinedir; kişisel olmayan hiçbir şey yoktur ve her şeyden öte, felsefecinin ahlakı, onun kim olduğuna karar vermiş, karar verdirecek tanığıdır -yani, karşılıklı olarak bir araya getirilmiş doğasının en içten dürtülerinin sıralama düzeneğinin tanığı.

Filozoflar ne denli gönlü kara olabiliyor! Epikür’ün, Platon ve Platonculara layık gördüğü zehir zıkkım şakadan daha ağırını bilmiyorum: Onları Dionysiokalakes diye adlandırdı. Bu sözcüğün yüzeydeki sözlük anlamı “Dionysisos’un şakacısı”, yani tiranın adamı, çanak yalayıcısı, şöyle de demek ister; “Tümü de oyuncudur onların, sahici hiçbir şey yoktur onlarda.” (Çünkü, Dionysiokolax bir oyuncuya söylenen en yaygın sözdür). Bu sonuncu anlam, gerçekten, Epikür’ün Platona attığı çamurdur: Muazzam bir biçimde çileden çıkmıştır; hazırlanan mizansende Platon ve öğrencileri ustaymış da Epikür usta değilmiş! Samoslu ihtiyar okul öğretmeni, Atina’daki küçük bahçesinde gizlenip oturmuş, üç yüz kitap yazmış, kim bilir, belki de, Platon’a karşı gözü dönmüş biçimde ateş püskürtürken? – Üç yüz yıl gerekti, şu bahçe tanrısı Epikür’ün kim olduğunu Yunanistan’ın keşfetmesi – keşfetti mi dersiniz?
Her felsefede felsefecinin “kanılarının” su yüzüne çıktığı bir nokta vardır; ya da eski gizemli öğretinin sözlerine döküldüğünde:

Adventavit asinus pulcher et fortissimus
(Geliyor eşek işte Güzel ve güçlüymüş de)

“Doğanın ölçüsüne göre” yaşamak mı istiyorsunuz? Ey siz soylu Stoacılar, ne de aldatıcı sözler böyle! Doğa gibi bir varlığı düşünün, ölçüsüzce savursun, ölçüsüzce kayıtsız, amaçsız ve niyetsiz, acımasız ve adaletsiz, hem bereketli hem kısır hem de kesin olmayan; bir güç olarak kayıtsızlığın kendisini düşünün – bu kayıtsızlığın ölçüsüne göre nasıl yaşayabilirdiniz? Yaşamak -bu, kesinlikle doğadan başka bir şey olmayı istemek değil mi? Yaşamak, değerlendirmeyi, tercih etmeyi, haksız olmayı, sınırlı olmayı, farklı olmayı istemek değil mi? Üstelik, “doğanın ölçüsüne göre yaşamak” sözü, temelde “yaşamanın ölçüsüne göre yaşamak” anlamına gelse bile, buna uymamak nasıl elimizde olabilirdi ki? Kendinizin ne olduğundan, ne olması gerektiğinden yola çıkan bir ilke koymak niye? – Aslında durum, oldukça değişik: Yasalarınızın esaslarını doğadan devşirdiğinizi, kendinizden geçercesine coşkuyla savunsanız da, burada tersine bir şey istiyorsunuz; sizi gidi müthiş oyuncular, kendi kendilerini kandıranlar siz! Kibriniz, doğayı, hem de doğanın kendisine ahlakınızı, idealinizi katmak, dikte etmek istiyor: doğanın “Stoanın ölçüsüne göre” olması gerektiğini talep ediyorsunuz; bütün varlığın yalnızca kendi kafanıza göre olmasını diliyorsunuz – Stoacıların bitmeyen müthiş övünme ve genelleştirmesi olarak! Bütün hakikat aşkınızla, kendinizi böylesine uzun süre, öylesine inat ve hipnotik katılıkla doğayı yanlış, yani Stoacı açıdan görmeye zorluyorsunuz, artık onu, bir daha başka türlü göremeyinceye dek – bilmem hangi temelsiz kuruntu, sizi zırva bir umuda sürüklüyor. Çünkü kendinize zulmetmeyi biliyorsunuz – Stoacılık kendi kendine zulümdür-, öyleyse, doğaya da zulmedilebilir, çünkü Stoacı da doğanın bir parçası değil mi?… Ama, bu eski ve hiç bitmeyen bir hikaye: Eskiden Stoacılarla ortaya çıkan, felsefe kendine inanmaya başlar başlamaz, bugün bile sürüyor. Kendi kafasına göre bir dünya yaratıyor, bu dünya başka türlü olamıyor; felsefe bu zulmedici etkinin kendisidir, en yüksekteki ruhsal güç istemi, dünyayı yaratma, causa prima istemi.
Tutkulu bir istek ve incelikle, kurnazlıkla da diyebilirsiniz, bugün tüm Avrupa’da, insana baskı uygulayan, “gerçek ve görünüşte olan dünya” sorunu, onu düşündürüyor; oysa arkada duran biri, “hakikat istemi”nden öte bir şey duymuyor, en duyarlı kulaklara da kesinlikle hoş geliyor. Az rastlanır tek tek durumlarda, bu hakikat istemi, bu gelişigüzel, taşkın ve serüvenci atılganlık, bu metafizikçinin yitip gitmiş konumunu koruma hırsı, gerçekten işe karışabilir bir avuç dolusu “kesinliği”, bir araba dolusu güzel olanaklara tercih eder; giderek, belirsiz bir şey üstüne yatıp uzanmak yerine, güvenceli bir hiçlikten yatıp uzanmayı – ölmeyi yeğleyen püriten bir vicdan fanatiği de olabilir. Ama bu nihilizmdir, umudu kesik, öylesine yorgun ruhun işaretidir: Her ne kadar cesur olsa da, böyle bir erdem davranışı, kendini gösterebilir. Hala yaşama susamış, daha güçlü, daha canlı düşünürlerse daha farklı bir konumda görünebilirler: Bu görünüşün zıddına taraf tuttuklarında, kibirle ‘perspektifsel’ sözcüğünü kullansalar da, kendi bedenlerinin güvenirliliğini, ‘dünya dönmüyor’ diyen, görünüşe dayalı inancın aşağı yukarı güvenirliliği kadar düşük derecede değerlendirdiklerinde, görünüşte keyifli, en sağlam mülklerini elinden kaçırmış olurlar. (Şimdilerde, bedenden daha sağlam inanılacak ne var?) – Onların temelde eskiden daha sağlam mülkü, önceki zamanların eski inanç olaylarıyla ilgili bir şeyi, belki “ölümsüz ruh”u, belki de “eski Tanrı’yı, kısaca onlarla daha iyi, yani “modern düşünceler”den daha canlı, daha şenlikli yaşayabileceğimiz düşünceleri yeniden kazanmaya çabalayıp çabalamadıklarını kim bilir? Bu bakışta, böylesi düşüncelere bir güvensizlik var, dün ve bugün kurulmuş bütün her şeyi bir inançsızlık; kim bilir belki de, ayrıca biraz bugünlerde piyasaya çıkan pozitivizm gibi çeşitli kaynaklara sahip kavramların bric-abrac’ına16 artık katlanmayan usanç ve hor görme de var; bir tiksinti kokuşmuş zevklere karşı, panayır yeri alacalığını bulacalığı, yalnızca bu alacalık bulacalıktan başka sahici ve yeni bir şey taşımayan bütün gerçeklik filozofçuklarının paçavralığı önünde.

Bunda, bana öyle geliyor ki, bugünün şu kuşkucu karşı gerçekçi ve bilgi mikroskopçuları haklı; onları modern gerçeklikten uzaklaştıran dürtüleri yadsınamadan duruyor- biz onların tersine giden gizli yoluyla ilgiliyiz! Onlar için asıl olan, ‘geriye’ gitmeyi değil, çekip gitmeyi istemeleri. Biraz kuvvet, uçuş, yüreklilik, sanatsallıktan öte yükselip, çekip gitmek istiyorlar -geriye değil!

Bana öyle geliyor ki, bugünlerde her yerde Kant’ın Alman Felsefesi üzerindeki gerçek etkisini saptamak, özellikle kendine verdiği değeri maharetle es geçmek için büyük çaba gösteriliyor. Kant, ilkin, özellikle kendi kategoriler tablosundan gurur duyuyordu, elindeki bu tabloyla şöyle dedi: “Metafizik adına girişimde bulunulabilecek en zor şeydir bu” – Ama hadi şu “bulunabilecek” sözünü anlayalım bir. İnsanda yeni bir yeti, sentetik a priori yargılar yetisi keşfettiği için gurur duyuyordu. Bunda kendini aldattığını kabul edelim: Oysa, Alman Felsefesinin evrimi ve çabucak çiçeklenmesi, yine de, onun bu gururlanmasına, tüm genç kuşağın, olanaklı olduğu yerde daha gurur verici bir şey – her ne olursa olsun, yeni yetiler! -keşfetmesine bağlıydı. Durup da düşünelim: Böyle yaptığımız bir zamandı. Sentetik yargılar, a priori olarak nasıl olanaklıdır? diye sordu Kant, – gerçekten yanıtladı mı bu soruyu? Bir yetinin yetisiyle: Yazık ki, üç sözcükle, ama öylesine dolaşık, saygın biçimde ve Alman derinliğinin, çetrefilliğinin zahmetiyle böyle bir yanıtın içerdiği gülünç niaiserie allemand’ ı gözden kaçırdı. İnsan bu yeni yeti karşısında kendinden geçti ve sevinç doruğuna erişti. Kant daha ileri gidip insandaki ahlak yetisini keşfettiğinde: – çünkü o zaman Almanlar hala ahlaklıydı ve “Real-politik” uygulayıcısı değildi. – Alman Felsefesinin balayına erişildi. Tübingen dinsel kurumunun güç ilahiyatçıları doğrudan çalılığa saplandılar – tümü de ‘yetiler’ peşindeydi. Ve bulundukları – şu günahsız, zengin, hala da genç Alman ruhu döneminde, kötülükçü perinin, Romantizmin kaval çalıp şarkı söylediği, şu, ‘bulma’ ile ‘uydurma’ arasındaki ayrımın bilinmediği zamanlarda! Her şeyden önce ‘duyular üstü’ için bir yeti buldular: Schelling onu, entelektüel görü olarak vaftiz etti , böylece de, Almanların, temelde dinsel olan en yürekten özlemlerini giderdi. Ne denli atılganlıkla kırlanmış ve kocamış kavramların örtüsüyle kendini sunsa da, aslı gençlik olan bu tümüyle yüksek ruhlu ve coşkun harekete, onu ciddiye alıp ona öfkeli davranmaktan daha büyük haksızlık yapılamaz; kocadı artık, yok oldu düş. Artık, gözlerin ovuşturulacağı bir zaman geldi. Bugün de ovuşturuluyor hala düşteydiler: İlk ve en öndeki düşçü yaşlı Kant’tı. “Yetinin yetisiyle” demişti. Ya da en azından bunu demek istemişti. Ama bu yanıt mı? Açıklama mı? Yoksa salt sorunun bir tekrarı mı? Niçin uyku ilacı uyku verir? “Yetinin yetisiyle”, yani virtus darmitiva diye yanıtlıyor Moliere’de doktor: “Quia est in eo virtus dormitiva, cujus est natura sensus assoupire”

Oysa, bu tür yanıtlar komediye aittir, artık şu Kantçı soruyu, sentetik yargılar a priori olarak nasıl olanaklıdır? Bir başka soruyla geliştirmek zamanı geldi: “Niçin böyle yargılara inanmak gerekli?” – Yani, bizler gibi varlıkların korunması amacıyla, bu yargılara doğru olarak inanılması gerektiğinin kavranması zamanı geldi; hala yanlış yargılar olabilseler de? ya da, daha açık söylendiğinde kabaca ve temelinden: Sentetik yargılar a priori olarak hiç de “olanaklı” olmamalı: Buna hakkımız yok, söylenenler yalnızca yanlış yargılardır. Ama onların doğruluğuna olan inanç, doğal ki, yüzeydeki bir inanç, yaşamın perspektif optiğine ait, görünüşten kalkan dayanak olarak zorunludur. – Sonunda, “Alman Felsefesine” büyük etkisini göz önüne aldığımızda – Umarım, buradaki tırnak işaretinin yerinde oluşu anlaşılır? – tüm Avrupa’da etkili oldu. Kuşkusuz bunda belli bir virtus domitivaus önemli bir yer tuttu: Başıboş soylular, erdemliler, sanatçılar, dörtte üç Hıristiyanlar, bütün ulusların politik karanlık insanları hoşnuttular; Alman Felsefesi sayesinde geçen yüzyıldan akıp gelen karşı konulamaz duyumculuğa karşı bir panzehir, kısaca “sensus assoupire’ vardı ellerinde.

Friedrich Nietzsche
İyinin ve Kötünün Ötesinde
(Bir Gelecek Felsefesini Açış)
Çeviren: Prof. Dr. Ahmet İnam

““Ne denli sık ne denli kolay yanlışa düşüp yollarını şaşırıyorlar” Felsefecilerin Önyargıları – Nietzsche” üzerine bir yorum

  1. Bu kadar çok felsefe olması ve hepsinin derinliklerinin olması zahmetli, sıkıcı ve kafa karıştırıcı. Felsefeyi yapan kişideki egoyu hissediyorum. Felsefe yapan kişi kim olursa olsun mantıklı, saldırgan, küçümseyici davranıyor. Evet bu kadar çok felsefe var, çünkü herkesin farklı uyuşturuculara ihtiyacı var.(Osho, Farkındalık) Oysa hayat tamamıyla bilinemez olandır (yine Osho) insanlar bunu ihmal ediyor. Kafayı yormaya gerek yok, gerçek, doğa ve hakikat basittir, onun dilini anlamak, hissetmek gerekiyor. Kim ola ki ben! işte! buldum! diyorsa ayvayı yemiştir. 5 yaşındaki bir çocuğun bir sözü bile onu yıkar. Zıtlıkların uyumuna dair inanç ile aksi arasında neden bir çatışma olsun ki. Zıtlığın uyumunu anlamak zor değil ki. Aslında felsefeyi yapan kişinin sevgiye ve sevgiliye ihtiyacı var, mantığa ihtiyacı yok.

Yorum yapın

Cafrande.org’u

‘ta BEĞENda TAKİP Et

Yereli yaşa, evrensel düşün!.. www.cafrande.org

Önceki yazıyı okuyun:
Aşık Veysel’in “Toprağa Çalan Türküler” Albümü

2016 yılında Kalan müzik tarafından çıkartılan "Toprağa Çalan Türküler" adlı derleme albümde 15 Aşık Veysel'den seçilmiş 15 türküden oluşuyor. 

Kapat