Gerçeğe Dayanamayanların Yalan Dünyası – Özcan Köknel

Çoğu kez gerçeği görüp işitmek insanın hoşuna gitmez. Bu nedenle tarih boyunca insanlar gerçeği değiştirecek yollar, yöntemler aramışlardır. Sevilen sayıları ya da çekinilip korkulan birine hatasını söylememek; yaptıklarını söylediklerini beğeniyor, onaylıyor gibi davranmak görgü, nezaket, saygı kuralları içinde sayılmış, insanı gerçekdışı davranmaya zorlamıştır. Ya da bir hastayı umutsuzluğa düşürmemek, üzmemek için hastalığın geleceğinin kötü olduğunu söylemek insani bir davranış olarak kabul edilmemiştir.

Bunlara günlük yaşantıdaki çirkinlikleri, hataları, kötülükleri, olumsuzlukları örtmek, başkasına güzel, doğru, iyi olumlu göstermek için harcanılan çabalar da eklenebilir.

Öte yandan şiirde, müzikte, resimde, sinemada, tiyatroda, sanatın bütün dallarında insan ‘gerçekdışını’ ya da görünmeyeni, açıkça algılanamayanı aramış, buldukça mutlu olmuştur. Bu arayışlar 20. yüzyılın başlarında ‘gerçeküstücülük’ (sürrealizm) adıyla bir akım haline gelmiştir.

İnsanların çoğu içinde bulundukları koşullardan, çevreden, ortamdan memnun olmazlar. Gerçekliği yaşamaktan haz duyamazlar, mutlu olmazlar, dünyayı olduğu gibi değil olmasını istedikleri gibi görmek isterler. Bulduklarıyla mutlu olmasını bilmezler. Mutluluğa erişecek yolları, yöntemleri bulamazlar. Yaşadıkları koşullan, çevreyi, ortamı değiştirecek güçleri yoktur. Ancak, bu güçsüzlüklerinin farkında değillerdir. Bu tip insanlar dünyayı düşlerinde tasarladıkları gibi görmek isterler. Yaşam boyu bu yanılgıyı sürdürürler. Bu nedenle gerçeği kendilerine göre abartırlar, çarpıtırlar, değiştirirler. Abartılmış, çarpıtılmış, değişik de olsa kendi yarattıkları dünyada memnun, mutlu yaşarlar.

Gerçekdışını arayış kimi kez amacını, yönünü değiştirir. Başkalarını aldatmak, kandırmak amacıyla bilerek isteyerek gerçeğe aykırı biçimde sözler, yani yalan söylenir.

Ancak, her insanın kendine özgü kişilik yapısı, bu yapıların yarattığı bir dünyası ve gerçeği olduğuna göre, yalanın tanımını yapmak, sınırlarını çizmek çok zor hatta olanaksızdır. Bu nedenle çoğu kez doğruyla yalan arasında yapılan değerlendirme de kişiye özgü, öznel (sübjektif) öğeler taşır.

Çocuklar yedi sekiz yaşına kadar gerçekleri abartır, çarpıtır ve değiştirirler. Bu durum doğaldır, normaldir. Ancak kimi ana baba çocuğun gerçeğiyle kendi gerçeği arasındaki farkı yalan olarak değerlendirir. Bu nedenle, çocuklarına doğruyu söyletmek için boş yere çaba harcarlar. Çocukları suçlarlar, cezalandırırlar.

Sık Sık Yalan Söylemek Bir Doyumsuzluk Belirtisidir

Diğer yandan aşırı baskı ve denetim altında yetişen çocuklar amaçlarını, beklentilerini, isteklerini, özlemlerini gerçekdışı sözlerle, yalan söyleyerek dile getirirler. Annesinden, babasından, ailesinden, çevresinden yeterince ilgi ve sevgi görmeyen çocuklar gereksinim duydukları ilgi ve sevgiyi yalanla doldurmaya çalışırlar.

Öte yandan çocukları yalana iten çoğunlukla anne ve babaların, erişkinlerin gerçek karşısındaki çelişkileridir. Değişik nedenlerle erişkinlerin gerçekdışı konuştuğunu, yalan söylediğini sezen çocuk, onlara benzer, yalan söyler. Bir anne baba, bir yandan çocuğa açık sözlü olmayı, doğru söylemeyi öğütlüyor, öte yandan gerçekdışı konuşup yalan söylüyorsa, çocuk onların öğütlerini değil, davranışlarını taklit eder. Yalan söyler. Böylece büyük bir çatışma ve çelişki içine düşer.

Gerçeğin abartılması, çarpıtılması, değiştirilmesi ilk gençlik çağında da sözkonusu olabilir. Bu çağda içe kapanan, çevreden soyutlanan genç kendi düşlemlerinin yarattığı öyküleri gerçekmiş gibi anlatıp aktarabilir. Böylece duygularına doyum arar. Başkalarının ilgisini çekmek ister.

Erişkinlik, yetişkinlik çağlarında yalanı bol bir dünyada yaşar insanlar. Erişkinler, yetişkinler, olgun kişiler, yalanları yararlı, zararlı ya da gerçeğe yakın, yarı yakın ve uzak yalanlar diye ayırıp günlük yaşantıda yalana meşru bir yer verirler.

Günlük yaşamda görgü, nezaket kurallarına uygun biçimde konuşmaktan başlayarak, insanın kendisini ve başkasını aşırı biçimde övmesi, olayları abartıp çarpıtması insanların bilerek ya da bilmeden söyledikleri hoşgörüyle karşılanan küçük, zararsız yalanlar sayılır.

Kimi zaman da insanlar arası ilişkide, iletişimde, duygu ve düşünce alışverişinde anlaşmanın ortaya koyduğu zorluklar nedeniyle insanlar birbirlerini yalancılıkla suçlarlar.

Başkalarından, karşısındakinden beklediği, istediği cevabı almayan, davranışı görmeyen insan için gerçeğin çarpıtılması değiştirilmesi, sözkonusu olabilir. Kimi insan kendi gerçeğini abartarak, çarpıtarak erişemediği, ulaşamadığı, düş kurduğu amaçlara, beklentilere doyum arar. Kimi insan ilgi çekmek, kimi insan saygınlık kazanmak, kimi insan çıkar sağlamak için bilerek gerçekdışı konuşur. Yalan söyler.

‘Bir ayak üstünde bin yalan söyleyen’ bu insanlar sürekli olarak ‘kuyruklu yalan’ söyleyip yalan üzerine kurulmuş’ bir dünya yaratırlar.

Böylece ‘yalan yanlış’ bir yaşamı, ‘yalan yere’ yemin ederek ‘yalan dolanla’ sürdürürler.

Ancak, ‘Ramazanda yalan söyleyenin bayramda yüzü kara olur,’ diyen atasözündeki gibi bu tip insanların yalanı çabuk çıkar ortaya. ‘Yalancının mumu yatsıya kadar yanar’ atasözünün anlattığı gibi yalancılar başkalarını uzun zaman aldatamazlar.

İnsanı anlamak

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here