Geleneksel sol, Nâzım Hikmet ve Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın Kürt sorununa bakışı

Zeki Baştımar’ın 1962 Konferansına sunduğu Karar Tasarısı’nda TKP’nin geleneksel yaklaşımına uymayan ve Kürt hareketine destek içeren kimi ifadeler Konferansta tartışmalara neden oluyor. Konferansa katılan delegelerin milliyetçi bakış açıları çok çarpıcı bir şekilde açığa çıkıyor. Nâzım Hikmet, toplantıda kesin bir tutumla Kürt mücadelesini destekliyor ve Cezayir ulusal kurtuluş savaşı karşısında şovenist bir tutum alan Fransız Komünist Partisi’ni örnek gösteriyor.

Ortak bir coğrafyada yan yana yaşayan Kürtler ile Türkler tarihsel ve kültürel pek çok ortaklığa sahip. Ama aynı zamanda bu iki halk arasında, Osmanlı’dan bu yana Kürtlerin baskı altında tutulmasından beslenen önemli bir güven sorunu da var. Halk diline yerleşmiş “Alavere dalavere, Kürt Memet nöbete” sözünde de dile geldiği gibi, Kürtler vergi, askerlik/savaş, angarya söz konusu olunca hatırlanmış, hakları söz konusu olunca ise baskı ve yok sayma reva görülmüştür. Bu durumda, Kürtlerin, devletin onun adına davrandığı Türk halkına karşı bir önyargıya sahip olması kaçınılmazdır. Ayrıca bu baskı altına alma, yok sayma ve aşağılanma politikalarının sosyal hayat içindeki uzantılarını da unutmamak gerek. Kürtleri aşağılayan “atasözü” ve fıkralar, şovenist şartlanmalar, dışlamalar günlük hayatın bütün alanlarında görülebiliyor. Bırakalım sıradan insanı, pek çok “uygar”, “ileri görüşlü”, “demokrat” Türk, Kürdü en iyi olasılıkla eğitilip uygarlaştırılması (Türkleştirilmesi) gereken bir kitle olarak görüyor, onu Türkleştiği ölçüde eşiti sayıyor.
Kısaca, Türklerin, egemen sınıfların tarihsel kökleri bulunan şovenist politikalarından etkilenmiş olduğu, buna karşılık Kürtlerin de Türk halkına karşı bir güvensizlik taşıdığı gözlenebilir bir şey. Bunu egemen sınıfların Kürt politikalarının olağan sonucu sayabiliriz. Ama aynı güven sorunu, başka bir şekilde de olsa, iki halkın ilerici demokratik güçleri arasında da kendinden söz ettirebiliyorsa bunu olağan sayamayız.
Böylesi bir durumun ortaya çıkması ve etkilerini sürdürmesinde Türkiye sol hareketinin politikalarının da önemli bir rol oynadığını saptamak gerekli. Maalesef Türkiye solu uzun yıllar Kürt sorununa gereken duyarlığı göstermedi. Kaba bir inkâr olmasa da fiilen yok sayma olarak özetleyebileceğimiz hakim yaklaşım ise, sol harekete uzun yıllar damgasını vurmuş TKP’nin Türkiye soluna devrettiği mirastır.
Bu saptamayı TKP tarihine kuş bakışı bir göz atarak somutlamaya çalışalım.

Kesintiye uğrayan olumlu başlangıç 1917-21 yıllarına denk gelen kuruluş yıllarında TKP’nin Kürt sorununa yaklaşımda samimi ve genel hatlarıyla doğru bir başlangıç noktasında bulunduğunu söyleyebiliriz.
Türkiye Komünist Partisi’nin (TKP), o zamanki adıyla Türkiye Komünist Fırkası’nın daha ilk belgelerinde Kürt sorunu hakkında genel bir yaklaşım gözleyebiliyoruz. TKP’nin kurucusu ve ilk genel sekreteri Mustafa Suphi, fikri şekillenmesini anlatırken şunları söyler: “Bundan hemen on sene evvel bizler (…) Anadolu’ya hayat verecek medeni, inkılabi inkişaflara zemin ve yol arıyorduk. Bu inkişaf, bizim fikrimizce, dahilde Makedonyalıların, Arnavutların, Arapların, Kürtlerin, Ermenilerin ilah… medeniyet, muhtariyet ve hatta istiklallerine istidatleri derecesinde yol vererek hür milletlerin hür ittihadı halinde ‘milli tesanüt’ler vücut bulacaksa, hariçten de Alman ve İngiliz emperyalizminden ziyade beynelmilel amele hareketine istinad ile kuvvet alabilecekti.” (Mustafa Suphi; yaşamı, yazıları, yoldaşları; Sosyalist Yayınlar, Kasım 1992, İstanbul, sf. 83) Görülüyor ki, Mustafa Suphi daha Jön Türk Devrimi yıllarında Osmanlı sınırları içindeki halkların, özgürlüğünü ve kendi kaderini tayinini savunmuştur. Mustafa Suphi’nin liderliği altındaki Türkiye Komünist Fırkası’nın (Partisi) 10-16 Eylül 1920 tarihlerinde Bakü’de toplanan kongresinde kabul edilen programda mesele daha açık bir şekilde formüle ediliyor: “(…) 7- TKF muhtelif milletlere mensup inkılapçı amele ve rençber sınıfları arasındaki eski düşmanlıkları kaldırmak için aşağıdaki en kat’i çarelere girişir: (a) Dil ve hars [kültür] nokta-ı nazarından her milletin tam hürriyetini temin ve bu itizarla bir veya diğer millete mahsus olan her türlü imtiyazları ilga eder. (b) T.K.F. hükümet teşkilatında muhtelif milletlere mensup amele, rençber şuralar cumhuriyeti teşkilini kabul ve ‘hür milletlerin hür ittihadı’ esasında olmak üzere federasyon usulünü tercih eder.” (age, sf. 186) Günümüz Türkçesi ile özetlersek, TKF, tüm ulusların tam özgürlüğünü savunuyor ve her tür ulusal ayrıcalığı ortadan kaldırmayı hedefliyor. Farklı ulusların emekçilerine dayanan Sovyetler cumhuriyetini, özgür ulusların özgür birliğine dayanan bir federasyonu öneriyor. Yeni yeni filizlenen bir komünist hareket için, ulusal sorun açısından iyi bir başlangıcın işareti sayılabilir burada dile getirilen görüşler. Egemen ulus milliyetçiliğinin etkilerinden uzak, bilimsel sosyalizmin ulusal sorun konusundaki ilkeleri ile uyumlu bir yaklaşım. Ancak, yukarıda aktarılanlarla birlikte TKP’nin kuruluş dönemindeki belgelerine baktığımızda, dikkat çekici bir nokta ile karşılaşırız. TKP, her ne kadar ulusların ve kültürlerin özgürlüğünü savunuyorsa da, Anadolu’daki tüm halkların sözcüsü olarak değil, sadece Türk işçi ve köylülerinin sözcüsü olarak konuşur. Bugün için açık bir milliyetçilik belirtisi sayılması gereken böylesi bir yaklaşımı, o zamanki koşullar bakımından olağan, bir bakıma da kaçınılmaz saymak gerekir. Çünkü o zamanki komünist hareket ve onun önemli bağlara sahip olduğu işçi hareketi asıl olarak Türk işçi ve komünistlerine dayanıyordu. O sıralar bir Kürt işçi ve komünist hareketinin varlığından söz etmek mümkün değildi. Bu bakımdan da hareketin kendini Türk hareketi olarak tanımlaması bir bakıma durumun ifadesiydi. Ayrıca Osmanlı’nın çöktüğü, Cumhuriyet’in ise tam şekillenmediği koşullar söz konusuydu. Böylesi bir durumda önemli olan, başka ulusların kendi kaderlerini tayin hakkına saygı içeren bir perspektif taşımaktı ki, görüldüğü gibi TKP de bu perspektife sahipti. Asıl olan bu başlangıcı somutlayıp yaşama geçirmekti. Ne var ki, Kemalist iktidar tarafından tertiplenen bir komplo Mustafa Suphi ve arkadaşlarına bu olanağı tanımadı. Somut olaylar ve yaklaşımlar üzerinden bir değerlendirmeyi TKP’nin sonraki süreci için yapabiliyoruz ancak.

Program maddelerine sıkışan Kürt sorunu
TKP’nin o tarihten sonraki belgelerinde de ulusal soruna ilişkin genel yaklaşımın korunduğunu, ezilen halkın kendi kaderini özgürce tayin hakkının savunulduğunu görüyoruz. Ama ne yazık ki, ezilen halkın haklarını tanıma, program maddelerine sıkışıp kaldı; bir türlü program maddelerini aşıp günlük politikalara ulaşamadı.
Kürt sorununda genel formülasyonu aşan bir propaganda, ajitasyon ve eylem çizgisinden özellikle kaçınan TKP, Kürt hareketinin uç verdiği durumlarda ise hareketin kimi özelliklerini bahane ederek karşısında durdu.
TKP, Kürt sorunu ile ilgili ilk sınavını 1925 yılında Şeyh Sait önderliğinde gelişen Kürt isyanı sırasında verdi. 1930 Ağrı ve 1937 Dersim isyanlarında da tutumunu değiştirdiği söylenemez. TKP’ye göre, Şeyh Sait İsyanı, İngiliz emperyalizmi tarafından kışkırtılan irticai bir hareketti. Şeyh ve ağaların, sürdürülmekte olan demokratik devrimi baltalamak üzere başlattıkları bir direnişti. Böylece TKP, isyanın bastırılmasını hararetle destekliyor, emekçileri de bu tehlikeye karşı savaşa çağırıyordu.
TKP’nin yayın organı Orak Çekiç, isyanı “Kahrolsun İrtica” başlığı ile duyuruyor ve isyanın bastırılmasına açık destek vererek işçilere şu çağrıda bulunuyordu: “Arkadaş, kara kuvvet, bizim de, burjuvazinin de düşmanıdır. Biz her şeyden önce bu düşmanı yenmeliyiz; burjuvazi ile ayrıca kozumuzu paylaşırız.” (Aktaran, Türkiye Solu’nun Eleştirel Tarihi, İ. Akdere-Z. Karadeniz, Evrensel Basım Yayın, Haziran 1996, 2. Basım)
En başta, o anda sürdürülen bir demokratik devrimden söz etmek mümkün değildi. Kemalist iktidar, adım adım gericileşmekte, toprak ağalığını tasfiye etmek yerine onlarla ittifakı güçlendirmekteydi. Ve gerçekte, Kürt isyanı, işçi sınıfının örgütlenme ve grev hakkını ortadan kaldırmanın, başta komünizm olmak üzere her türden muhalif örgütlenme ve basın yayın faaliyetini yasaklamanın bahanesi oldu. TKP de destek verdiği iktidarın darbeleri altında ağır kayıplar vererek tasfiye noktasına geldi.
Gerçekte hareket; irticai bir hareket değil, ulusal özlemlerin (toplumun o zamanki yapısının elverdiği biçimdi bu) dinsel bir kimlik altında dile gelmiş ifadesiydi. Tarih boyunca pek çok sınıf mücadelesinde olduğu gibi, 20. yüzyıldaki ulusal mücadelelerin önemli kısmı da dinsel bir kimlik altında yürütülmüştür. Yüzeysel bir bakış açısıyla ele alındığında Ortaçağ Avrupası’ndaki tüm köylü hareketlerini dinsel hareketler saymak gerekir.
Birinci Dünya Savaşı’nın mutlak galibi sömürgeci İngiliz emperyalizminin Ortadoğu’daki egemenliğini sürdürmek için her yola başvurduğu, böl-yönet taktiğinde uzmanlaştığı, Türk-Sovyet yakınlaşmasından rahatsızlık duyduğu, bu bakımdan da, Türkiye’de cereyan edecek bir isyanı teşvik etmiş olabileceği ihtimal dahilindedir. Ama emperyalizm kullanacak diye, bir halkın en meşru haklarının yok sayılmasını onaylamak, halk iradesini çeşitli biçimlerde ortaya koyduğunda ise, “başınızda şeyh ağa var” diyerek bu iradeyle karşı karşıya gelmek, o tekrarlana tekrarlana anlam ve içeriğinden koparılarak klişe haline getirilmiş ‘kendi kaderini tayin’ ilkesine ne ölçüde sığar? Eğer isyan, emperyalizmin bir oyunu ise, bir topluluğun meşru haklarını tanıyarak bu oyunu bozmak, bunu savunmak daha doğru değil midir? İradesini ortaya koymuş bir halkın karşısına sizin sorununuz derebeyliktir diye çıkılamaz. Ki TKP tam da bunu yapmıştır. 1930 tarihinde Ş. Hüsnü, Parti Programından “T.K.P. milli ekalliyetlerin [azınlıkların], Türkiye’den ayrılmak hakkı da dahil üzere, mukadderatlerini bizzat tayin etmek haklarını bila-kaydû şart tanır” ifadesini aktardıktan sonra sözü mütegallibeye getirir: “Bu zavallı cahil halkı her şeyden evvel mütegallibeye esir olmaktan kurtarmalıdır.” Böylelikle “… masum halkın imperyalizme ve mürteci siyaset fesatçılarına alet olması tehlikesi ortadan kalkacaktır. O zaman Kürt paryaları Türk emekçilerile el ele, omuz omuza, inkilabi hareketlere atılacaklar … ve amele ve köylünün inkilapçı diktatorluğunu ikame etmek uğrunda çarpışacaklardır. Ancak bu gayeye erişildiği gün Türkiyenin siyasi ve iktisadi istiklalî ve kardeş milletlerin kurtuluşu fiilî ve kat’i bir tarzda tahakkuk etmiş olacaktır.”

Son cümle çok karakteristiktir. TKP’nin ardılı bütün siyasi teşkilat programlarına da girmiş olan bu madde içerdiği yüksek vaat düzeyine karşın, inandırıcı değildir. Bugün bir halk için, gözle görünür hiçbir şey yapmaz, pratik hiçbir adım atmazsanız, halkın her kıpırdanışında “irtica”, “İngiliz parmağı”, “mütegallibe” diye bağırırsanız, sözü edilen “gayeye erişildiği gün” de ne yapacağınız belli olmaz, daha doğrusu şimdiden bellidir!
TKP’nin ulusal soruna ilişkin yaklaşımı, Türkiye Solunun yakın döneminin de fikri çerçevesini oluşturmuştur: Sorunun program maddelerinde ifadesi, pratik görevlere sırt çevirme, meselenin hallini “kurtuluştan sonra”ya erteleme… Kürt hareketi, kendi tarihsel kökleri üzerinde, halk kültürü öğeleriyle beslenen bir hareket olarak görülmemiş, adeta Türkleştirilmeye çalışılmıştır. Buna bir tepki olarak ortaya çıkan çeşitli Kürt hareketleri de, Kürtleri de kapsama iddialarına karşın bu örgütleri “Türk Solu” olarak nitelendirmişlerdir. Sonuç olarak da pek çok olanak heder edilmiş, halklar arasındaki güvensizlik duvarına bir de iki halktan ilerici ve demokratik güçler arasındaki soğukluk ve önyargılar eklenmiştir.

hikmet-kivilcimliNâzım Hikmet’in açtığı çığır
TKP’nin milliyetçilik sınırlarındaki yaklaşımına hiç itiraz edilmediği söylenemez. Dr. Hikmet Kıvılcımlı, pek çok konuda olduğu gibi, Kürt sorununda da TKP’yi eleştirmiştir. Burada, bir TKP üyesi ve yöneticisi olmasına karşın Nâzım Hikmet’in TKP’nin genel yaklaşımından ayrılan tutumunu da özellikle anmak gerekiyor.
Nâzım Hikmet, duyarlılığı, sezgisi ve hapishanelerde edindiği izlenimlerle Kürt sorununun formülasyonlarla geçiştirilemeyeceğini kavramış, gereğinin yapılması için mücadele etmiştir. Daha önce de pek çok defalar kamuoyuna yansımış olan, Nâzım’ın Kürt yurtseveri Kamuran Bedîrxan’a yazdığı mektubunda dile getirdiği görüşler dikkatle anılmaya değerdir. Nâzım mektubunda Kürt sorununu tüm yakıcılığı ile ve tarihsel, kültürel boyutlarıyla birlikte ortaya koymakta, verdikleri kavgayı “can ve gönülden” desteklemektedir. 2002 sonlarında yayınlanan TKP’nin 1962 Konferansı belgelerinde Nâzım’ın bu konuda parti içinde bir mücadele verdiğine de tanık oluyoruz. (Nâzım’ın K. Bedîrxan’a mektubuna yer veren kaynaklardan biri için bkz. Evrensel Kültür, sayı: 124, Nisan 2002)
Çerçeve içinde sunduğumuz tutanaklar ile öteki konferans belgeleri incelendiğinde anlaşılıyor ki, SBKP’nin yönlendirmesi ile 1961 yılı sonlarında İran TUDEH, Irak Komünist Partisi ve TKP temsilcileri ortak bir toplantı yaparak bu üç partiyi de yakından ilgilendiren Kürt meselesi hakkında bir karar imzalıyorlar. Zeki Baştımar’ın 1962 Konferansına sunduğu Karar Tasarısı’nda TKP’nin geleneksel yaklaşımına uymayan ve Kürt hareketine destek içeren kimi ifadeler Konferansta tartışmalara neden oluyor. Konferansa katılan delegelerin milliyetçi bakış açıları çok çarpıcı bir şekilde açığa çıkıyor. Nâzım Hikmet, toplantıda kesin bir tutumla Kürt mücadelesini destekliyor ve Cezayir ulusal kurtuluş savaşı karşısında şovenist bir tutum alan Fransız Komünist Partisi’ni örnek gösteriyor.
İşçi sınıfı ve halkların yüreğinde yer etmiş büyük emek şairi, Kürt meselesinde önyargıların aşılması ve milliyetçi çerçevenin kırılmasında da çığır açanlardan biridir. 2002 Nâzım Yılı’nın 2003 Cigerxwîn Yılı’yla birleşmesi de güzel bir tesadüf olmuştur. İki kardeş halkın, en yetkin şairlerinin şahsında kenetlenen elleri, halkların özgürlüğü ve kardeşliğinin en güzel simgelerinden biri olacaktır.

Geleneksel sol, Nâzım ve Kürt sorunu – Hayri Erdoğan
Tiroj 2. Sayı 2002

“Geleneksel sol, Nâzım Hikmet ve Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın Kürt sorununa bakışı” üzerine bir yorum

  1.  Asker – sivil bürokratik dikta olarak Kemalizm:
     
    Kürdistan’da ki bütün Mustafa Kemal heykellerinin kaldırılmasının zamanı gelmiştir. Kemalizm var olduğu müddetçe, Kürtlerin kurtuluşu mümkün değildir.
     
    Geriye doğru bir göz atarsak: son Osmanlı subayları gibi gibi Mustafa Kemal de Osmanlıyı kurtarma heveslisi bir geleneğe sahipti. Alevilerin idda ettikleri gibi Alevilikle bir alakası yoktur, aksine Padişahın yaveri idi ve sarayın gözdesi idi. Atatürk, Sunni mezhebinden idi. Daha sonra Sunni mezhebini TC nin resmi dini yapması buraya dayanır…
     
    Padişahın yetkilerinin sınırlandırıldığı ve göstermelik bir düzeye çekildiği Anayasal monarşi onun için biçilmiş kaftandı ..Kitlesel katliamlarda kullanılan Teşkilat-ı Mahsusa kadrolarından derlenen Kemalist rejimin ana çekirdeği, genellikle kriminal çetelere dayanıyordu..
     
    M. Kemal ve diğer Osmanlı kadroları, İngiltere gibi bir monarşiden yanaydılar. Yani padişah korunup, halifelik devam ettirilecekti..I. Dünya Savaşının öncesinde arzulanan ve yaşananlar da bu yöndeydi. Ne var ki Osmanlı’nın savaştan yenik çıkması ve başkenti olan İstanbul’un işgal edilmesi durumu değiştirdi. Mustafa Kemal ekibinin ister istemez saltanatı dışlayan bir çözüm arayışına girişmesini beraberinde getirdi. ve Osmanlıyı yeniden inşa etmenin tek yolu, saltanatın tasfiye edilmesinden, monarşiye son verilmesinden ve dolayısıyla cumhuriyetten geçiyordu.
    Gerçektende Atatürk’ün Nutuk kitabına basitçe bir göz atılırsa, Erdoğan’ın şimdi yaptığı alavere dalaverelerin benzerlerinin, o zamanın çeteler örgütlenmesini yapan M. Kemal’de görürüz. M. Kemal bir İngiliz görevlisi olarak Anadolu’ya gitti. Fırsatları uygun bulduğu an kendi çıkarları için çalışmaya başladı. AKP rejimi dünyanın yeni patronu ABD tarafından lanse edildi. Şimdi Erdoğan, Irak petrollerine el koymanın şartlarını görünce, M. Kemal gibi Makyavelistlik yaparak, Kürdistan – Kürtler gibi kelimeler kullanmaya başladı. Petrol dollarlarını görünce görev sahasının biraz dışına çıkan AKP büyük patrondan ihtarlar almaya başladı. ABD, Türkiye’ye yeni bir vali arama peşindedir.
     
    1924 Anayasasıyla kurgulanan Türkiye Cumhuriyeti; sivil ve askeri bürokrasinin oluşturduğu tek parti diktası tarafından yönetilen, diktacı bir devlet yapılanmasıdır. İttihat ve Terakki’den CHP’ye evrilen ideolojik akım, Kemalizm olarak formüle edilmiş ve TC ideolojik bir devlet halini almıştır.
    I. Meclis’in açılış töreninin nasıl yapılacağı ve tüm yurtta kutlamaların nasıl yapılması gerektiği bizzat M. Kemal tarafından bir bildiriyle açıklanmıştı. Buna göre, “vatanın istiklali, yüce Hilafet ve Saltanat makamının kurtarılması” görevini yapacak olan Meclis’in açılışı için bilinçli olarak Cuma günü tespit edilmişti. Tüm vekillerle birlikte Cuma namazı kılınarak Kur’an okutulacak ve onun “nurundan feyz alınacak”tı. Ardından “Sakal-ı Şerif” ve “Sancak-ı Şerif” alınarak Meclise gidilecek, Meclis kapısında dualar okunarak kurban kesilecekti. Meclis’in açılacağı güne kadar her ilde hatim indirilecek, “Halifemiz, Padişah efendimizin yüce varlıklarının, şanlı ülkesinin ve bütün tebaasının bir an önce kurtulmaları” için dualar okunacak, vaazlar verilecekti. Tüm bunlar harfiyen yerine getirildi… Benzer dini törenler, İslam dinine atıflar vb. ilerleyen yıllarda da devam edecekti. Oysa 1908’de II. Meşrutiyet Meclisi açılırken bu tür dini törenlerin hiçbiri sözkonusu olmamış, övgüler Hilafet ve Saltanat makamına değil, Anayasaya yapılmıştı.
    Cumhuriyetin ilanından bir ay önce Mustafa Kemal’in kurduğu Halk Fırkasının program niteliğindeki dokuz maddelik bildirisinin ikinci maddesinde, “Hilafetin en yüksek dini makam olarak korunacağı” yazılıydı. Bu madde 1927 yılına kadar değiştirilmedi. Laiklik ilkesinin çok daha sonraları icat edildiğinin en bariz göstergesi, 3 Mart 1924’de halifelik kaldırılmış olmasına rağmen, Nisan ayında yürürlüğe giren 1924 Anayasasının ikinci maddesinde “Türkiye Devletinin dini İslamdır” ibaresinin yer alıyor oluşudur. Üstelik bu madde 1928’e kadar yürürlükte kalmıştır! Halifeliği kaldıran düzenlemeyle birlikte, Diyanet İşleri Başkanlığı kurulmuş, din eğitimi ya da dinsel temellere göre eğitim veren gayri resmi okullar kapatılıp resmi imam-hatip liseleri kurulmuş, din dersleri resmi devlet okullarında da zorunlu ders olarak verilmeye başlanmıştı. Böylelikle gerek din eğitimi, gerekse de dini ibadetler devletin denetimi altına alınarak resmileşiyordu. Bu durum anayasal bir devlet dininin varlığıyla da birleşince, kesinlikle laik olmayan bir devlet anlamına geliyordu. TC’de ortaya çıkan bu durum aslında Osmanlı’nın son döneminde oluştuğu şekliyle devletin dinsel alan üzerindeki egemenliğinin devam ettiği anlamına geliyordu. Şimdiki AKP sisteminin bir benzerini, TC nin kuruluş döneminde görüyoruz. M. Kemal, TC yi, Kürtleri bu şekilde kandırarak kurmuştur. Kafirlere karşı Müslümanların birliği teması, M. Kemal tarafından kullanılmıştır. Atatürk, cahil kitleleri kandırmak için, halka hilafeti ve padişahlığı koruyacağız diye hitap etmiştir. Esas amaç olan TC kurma hedefi açıkça belirtilseydi hiç bir Kürt onu desteklemeyecek ve TC kurulamayacaktı!
    Tek dil (Türkçe), tek din (Sunni İslam), tek millet (Türk), tek ideoloji (Kemalizm) ile şekillendirilen devlet 1945’e kadar tek parti olan CHP ile yönetilmiştir. 1945’ten sonra Kemalizm, üç ana damar üzerinden yoluna devam etmek zorunda kalmıştır. Laikçi damar CHP’de, Sunni damar Demokrat Parti ve sonrasında Adalet Parti’si, şimdi ise AKP de, katı ırkçı damar da MHP’de toplanmış ve 1980’lere kadar bu şekilde gelmiştir. Ancak bu ana üç damarın ortak özellikleri, Kemalizm’den asla kopmamaları ve tekçi zihniyeti devam ettirmeleridir.

    Dolayısıyla Sunni damardan olan Erdoğan’ın burada ki Kürdistan veya Kürt halkına yönelik sözlü değinmeleri tamamıyla Kemalistlerin 1920 lerdeki hareketlerine göndermedir. Yani sahtedir. TC yönetimi, Kürtleri içtenlikle kabul ve ciddi anlamda değer verseydi, Türkiye’de şimdi resmi bir Kürt otonomisinin olması gerekirdi. Çünkü Kemalistler 90 sene evel bunu, liderlerinin, tanrı diye taptıkları Atatürk’ün ağzından defalarca kere vaat etmişlerdir. 2 yıl boyunca BMM tutanaklarına geçen, Kemal’in nutuk kitabında vurgulanan bu otonomi nerde kaldı? Bu anlamda ilk kurulan meclisin adı BMM yani T siz olarak lanse edilmiş, Kürdistan otonomisi gerçek olacakmış imajı verilmiştir.
    Muhalefete göz açtırılmadığı, farklı siyasal parti kurmanın yasak olduğu, söz, basın ve örgütlenme özgürlüğünün bulunmadığı koşullarda huzursuzluk kendisini geleneksel kanalların dışında ifade edemez hale gelir. İşte daha TC’nin kuruluşundan itibaren yaşanan da tam bu olmuştur. Çeşitli iç isyanların ve en önemlisi de Şeyh Sait’in önderlik ettiği Kürt isyanının İslami motifleri de içinde barındırmasının nedenlerinden biri bu idi. Geleneksel dini toplanma yerlerinde giderek yükselen huzursuzluğun dışa vurulması, devlet tarafından uygulanan baskının daha da artmasına yol açmış, Takrir-i Sükûn yasası ve İstiklal Mahkemeleriyle bir terör dönemi başlamış idi.
    Devlet içinde etkisini giderek daha fazla hissettiren sivil-askerî bürokrasi “devleti değiştirme/dönüştürme rolüne” aday olurken farkında olmadan padişahın “çobanlık” görevine de aday oldu.
    Atatürk’ün başta  Kürtleri ve diğer halkları sistem içinde eritmeye çalışırken ileri sürdüğü Türk İslam kardeşliği, misakı milli, sınırların değişmezliği, ortak vatanda, ortak paydalarda beraber yaşama dair argümanlar -ne yazık ki- bugün Kürd siyasiler tarafından dile getirilerek devlet olma şansı bir daha ertelenmektedir.
    TC sahipleri, kimi tarihçilerin ifade ettiği gibi kuruluşundan itibaren iddiaların aksine çağdaş, özgür ve müreffeh bir toplumu değil halkını ezen, adaletsiz, ülke kaynaklarını bir avuç azınlığa peşkeş çeken despot bir devletin tarihini yazmıştır. Bu despotizmin en yakıcı etkileri, Ermeni-Rum ve Kürt halkları üzerinden olmuştur. Buna solcuları, Aleviler ve gayrimüslimleri de ekleyebiliriz.
    Kürtlerin kimlikleri inkâr edilmiş, “Kürt yoktur” denilmiş, “kart-kurt” hokkabazlığı ile bu halk aşağılanmıştır. Keza Alevilik ve Aleviler görmezden gelinmiş, ciddiye alınmamış, en ufak bir insani talepleri bile zorbalıkla karşılık bulmuştur. Gayrimüslimleri ülkeden kaçırtmak için her türlü baskı ve yıldırma uygulanmış, mallarına el konulmuştur. 
    Her Kuzeyli Kürt, Türk dilinde eğitim görmektedir, Kürdlerin yüzde doksanı Türk dilini bilmekte, yarısından fazlası sosyal yaşamda Türkçe konuşmaktadır. Bunun ismi Türkçeleşmektir. Son yetmiş yılda doğan Kuzeyli Kürdün yüzde doksan dokuzunun ismi Kürtçe değildir, yüzde yüzünün soy ismi Türkçedir.
     

Yorum yapın

Cafrande.org’u

‘ta BEĞENda TAKİP Et

Yereli yaşa, evrensel düşün!.. www.cafrande.org

Önceki yazıyı okuyun:
Fyodor Mihaylov Dostoyevski: Benim aklım yalnız bu dünyayı kavrayabilecek bir akıldır

- Şaka ediyormuşum! Dün de dedenin yanında iken şaka ettiğimi  söylediler. Bak yavrum, on sekizinci yüzyılda bir günahkar vardı: Şöyle...

Kapat