Fyodor Dostoyevski: Ne yazık ki gerçek hemen hemen her zaman saçma görünür

İyilik, Kötülük | “Keşke Şeytan Gerçekten  Olsaydı”
-Tüm sağ tarafım tutulmuşken, inleyip ah vah ettiğim bir sırada, ne felsefesi yürütebilirim? Tüm tıp bilimini denedim: Her şeyi mükemmel bir şekilde meydana çıkarabiliyorlar. Tüm hastalığını sanki avuçlarının içindeymiş gibi sana etraflı olarak anlatırlar. Gel gelelim tedavi etmesini bilmezler. Burada heyecanlı bir üniversite öğrencisine rastladım, bana: «Merak etmeyin, ölseniz bile. hiç değilse hangi hastalıktan ölmüş olduğunuzu bileceksiniz!» dedi. Hep de adamı uzmanlara göndermeğe alışmışlar, «Biz ancak olanı meydana çıkarırız, siz ise falanca uzmana gidin, artık o sizi tedavi eder» derler. Sana diyeceğim, eskiden tüm -hastalıkları tedavi eden doktor tipi, artık yok oldu. Şimdi yalnız uzmanlar var, hepsi de gazetelerde kendilerini reklâm edip duruyorlar.
Burnun ağrıdı mı, seni Paris’e gönderirler. «Orada burun tedavi eden Avrupa çapında bir uzman var,» derler. Paris’e gidersin, adam burnunu muayene eder, «ben ancak burnunuzun sağ deliğini tedavi edebilirim, çünkü sol delikleri tedavi etmek benim bilgimin dışındadır. İyisi mi siz Viyana’ya gidin, orada özel bir uzman sol deliğinizi tedavi eder» der. Bu durumda ne yaparsın?

Ben halkın kullandığı çarelere başvurdum. Bir Alman doktor, bana hamama gidip tahtaların üzerine uzanarak, vücudumu bal ve tuzla ovmayı öğütledi. Ben bir kez daha hamama gideyim diye yaptım dediğini: Üstümü başımı kirlettim, hiç bir yararı olmadı! Umutsuzluk içinde Milano’ya, Kont Mattei’ye yazdım. Bana bir kitap, bir de damla gönderdi. Allah iyiliğini versin! Ama düşün bir kez, bana Hoff’un malt tozu iyi geldi! Tesadüfen satın almıştım onu. Bir buçuk fincan içtim, neredeyse dans edebilecektim. Hepsi geçti. Sanki büyü yapmışım gibi.
Gazetelerde Hoff’a muhakkak bir «teşekkür» ilânı yayınlatmaya karar vermiştim. İçimde bir minnet duygusu uyanmıştı. O zaman da bambaşka bir iş geldi başıma: Hangi gazetenin yazı işlerine gitsem, hiç biri teşekkürümü kabul etmiyor «Gerici bir havası olur, kimse inanmaz, le diable R’esiste point!> dediler. «İmzanızı atmadan, anonim bir teşekkür yazın» diye öğüt verdiler. Hiç adımı bildirmeden, teşekkür» yazmak olur mu? Gazetedeki ilân memurlarına güldüm: «Sizin çağınızda Tanrıya inanmak gericilik olur. ben Tanrı değilim ki! Ben şeytanım, bana inanılabilir,»
im. «Tabii, anlıyoruz, şeytana kim inanmaz? Ama gene de bunu yayınlayanlayız, gazetemizin yönüne aykırı olur. Ama isterseniz fıkra olarak yayınlayalım, olur mu?» dediler. Eh, ben de düşündüm ki, fıkra olarak yayınlamak hiç de zekice bir şey olmaz. Senin anlayacağın yayınlamadılar. İnanır mı-sın bu iş hâlâ yüreğimde derttir. En iyi duygular, örneğin minnet bile, sadece sosyal durumum bakımından bana yasaktır.
İvan nefretle dişlerini gıcırdattı.

(*) Ne biçim düşünce (aklına neler de geliyor), anlamında.
(*) Şeytan diye bir şey yoktur, anlamında.

— Gene mi felsefe yapıyorsun?
— Allah korusun! Ama bazen şikâyet etmeden olmuyor, Ben iftiraya uğramış bir insanım. Bak sen her an bana aptal olduğumu söyleyip duruyorsun. Bu sözünden bile genç bir adam olduğun belli. Dostum, iş yalnız akılda değil ki! Ben doğuştan iyi yürekli ve neşeliyim. «Ben de her çeşit vodviller» yazmışımdır. Sen galiba beni saçları ağarmış bir Hlestakov sanıyorsun. Oysa benim çok daha ciddî bir durumum var. Daha zamandan önce var olan, ama benim bir türlü kavrayamadığım bir kurala göre, «her şeyi inkâr etmem» kararlaştırılmış. Oysa, ben içtenlikle iyi yürekliyim ve inkâr etmek benim yeteneklerim dışında olan bir şeydir. «Hayır, ille inkâr edeceksin! inkâr diye bir şey olmasa, eleştiri de olmaz.» Oysa, «eleştiri bölümü» olmayan bir gazete olur mu? Eleştirici olmazsa hersey, sadece bir «hosannah»(*) olur. Ama yaşam için sadece, «hosannah» yeterli değil. «Hosannah’ın bir yığın kuşkunun üstünden geçerek gelmesi gerekir, senin anlayacağın, bunun gibi birçok şeyler daha söylenebilir. «Bununla birlikte, tüm bunlara girmiyorum, eleştiriyi ben yaratmadım ya! Ben yaratmayınca bundan sorumlu da tutulamam. İşte, kendilerine hırslarını alacakları bir varlık bulmuşlar,- ona zorla, «eleştiri» bölümüne yazı yazdırmaya başlamışlar. Böylece hayat meydana gelmiş. Biz bu komediyi çok iyi anlıyoruz: Örneğin ben doğrudan doğruya ve apaçık olarak yok edilmemi istiyorum! «Hayır, sen yaşa, çünkü sen olmasan hiç bir şey olmaz!» diyorlar. Dünyada her şey akla uygun olsaydı, hiç bir olay olmayacaktı! Sen olmazsan hiç bir şey olmayacaktır, oysa olayların meydana gelmesi gerekiyor. İşte ben de yüreğim sızlaya sızlaya, olaylar meydana gelsin diye, uğraşıyor ve bana verilen emre uyarak, akla ay kırı şeyler yapıyorum.
İnsanlar tüm bu komediyi, o tartışma kabul etmez akıllılıklarına rağmen, ciddî bir şey olarak kabul ediyorlar. Bütün trajedileri de bundan ileri geliyor. Tabiî acı çekiyorlar ama… Ne de olsa yaşıyorlar. Gerçekten yaşıyorlar, fantastik birer varlık olarak değil, gerçekten yaşıyorlar, çünkü zaten acı çekmek yaşamak demektir. Eğer acı çekmek olmasaydı, hayatın ne zevki kalırdı? Her sey sonsuz bir dinî tören-halini alırdı: Dinî tören ise, kutsaldır ama, azıcık can sıkıcıdır. Peki, benim durumum ne oluyor? Ben acı çekiyorum, ama benimkisi yaşama olmuyor.

Ben çözülmez bir denklemde bir «X»’im. Tüm sonuçları, tüm başlangıçları yitirmiş bir hayaletim, hatta sonunda kendi kendime nasıl bir ad vereceğimi bile unuttum. Gülüyorsun… Hayır, gülmüyorsun, gene öfkeleniyorsun. Hep de öfkelenirsin, hep de her yerde zekâ belirtisi ararsın. Oysa sana gene tekrar ediyorum, yıldızların ötesindeki tüm o hayatı, tüm rütbeleri ve unvanları tek yedi pudluk(*) bir tüccar karısı haline gelip, Tanrı’ya mum yakayım diye feda ederdin, îvan nefretle:
— Yoksa sen de mi Tanrı’ya inanıyorsun?
— Yani nasıl söyliyeyim?? Eğer gerçekten ciddî olarak soruyorsan…
İvan öfkeli bir ısrarla, gene:
— Tanrı var mı, yok mu? diye bağırdı.
— Yaa, demek ciddî olarak soruyorsun, öyle mi? Vallahi bilmiyorum yavrum. İşte, sana son sözümü söyledim!
— Bilmiyor musun? Tanrı’yı gözünle gördüğün halde bilmiyorsun, demek öyle mi? Hayır, sen ayrı bir varlık değilsin. Sen, «ben»sin. Benden başka bir şey değilsin sen! Sen âdi bir varlıksın, hayalimin yarattığı bir varlıksın!
— Daha doğrusu, seninle aynı felsefe ekolündenim diyelim, daha doğru olur Je pense, done je suis(*”), bunu kesin olarak biliyorum. Geriye kalanlar ise, çevremde bulunan hersey, tüm o dünyalar, Tanrı, hatta iblisin kendisi bile, hepsi benim için ispat edilmemiş şeylerdir. Kendiliklerinden mi vardırlar? Yoksa sadece benim varlığımdan çıkmış, ge-Çici olarak ve tek tek meydana gelmiş şeyler midir?… Her neyse bunları burada kesiyorum. Çünkü galiba şimdi kalkıp beni döveceksin.
İvan, müthiş bir sıkıntı içinde:
— Bir fıkra anlatsan daha iyi olur! dedi.
C) Rus ağırlık ölçüsü. (“) Düşünüyorum, öyleyse varım, anlamında.288

— Bir fıkra biliyorum, hem de bizim ele aldığımız bu konu hakkında. Daha doğrusu bu bir fıkra değil de, öyle bir efsane işte! Bak, sen beni inançsızlıkla suçluyorsun: «Gözünle görüyor ama, hâlâ inanmıyorsun» diyorsun. Ama dostum bir ben öyle değilim ki, bizim orada herkesin aklı karıştı, sizin bu bilimlerinizden. Sadece atomlar, beş duyumuz, bir de evrenin dört unsuru varken, her şey az çok birbirine uyuyordu. Zaten atomlar, eski çağlarda da vardı. Ama sizin, «molekülün kimyasal yapısını, üstelik «protoplazma>yı ve daha bilmem neyi bulduğunuzu öğrenince, bizim orada herkes kuyruğunu kıstı. Düpedüz karıştı ortalık. Asıl önemlisi batıl inançlar, dedikodular başladı. Bizde de, sizde olduğu kadar dedikodu vardır. Hatta belki de biraz daha fazladır. Sonra bizde de ihbarlar yapılır. Bizim de bilmen bazı «bilgileri» toplayan bir dairemiz var. İşte bu efsane acayip bir şeydir. Daha bizim ortaçağda ortaya atılmış… ama sizin ortaçağda değil, bizdeki ortaçağda… Kimse de ona inanmıyor. Bizde bile yedi pudluk tüccar karılarından başka, hiç kimse bu efsaneye inanmıyor. Ama yedi pudluk tüccar karısı derken, gene bizdeki tüccar karılarım kastediyorum, sizinkileri değil. Zaten, sizde ne varsa, bizde de vardır. Böylece artık seninle dost olduğum için, gerçi yasaktır ama, sırlarımızdan birini açıklamış oluyorum.
Bu efsane cennet konusudur. Bir vakitler dünyanızda büyük bir düşünür, bir filozof varmış. «Her şeyi; yasaları, vicdanı, dini, her şeyi inkâr edermiş.» Asıl önemlisi, öbür dünyayı kabul etmezmiş. Ölünce karanlığa gömüleceğini, yok olacağını sanırmış. Bir de bakmış ki, öbür dünyada bir hayat var. Derin bir şaşkınlık ve öfke içinde kalmış: «Bu benim kanılarıma tüm olarak aykırı bir şey!» demiş. İşte bu yüzden kendisini cezaya çarptırmışlar… Bak sana söyliyeyim. beni bağışla: çünkü görüyorsun ki, sadece daha önceden işittiklerimi anlatıyorum, bu sadece bir efsane… kendisine verdikleri ceza şu: Karanlıklarda bir katrilyon kilometre geçecek… (Şimdi bizim orada da kilometre kullanılıyor) an çak bu katrilyon kilometreyi geçtikten sonra, cennetin kaplılarını açacaklarmış ona, o zaman her şeyini bağışlayacaklar mış…
İvan garip bir heyecanla:
289

— Sizin öbür dünyada o katrilyondan başka ne gibi çileler var? diye sordu.
— Ne gibi çileler mi var? Ah hiç sorma: Eskiden, şöyle böyle idi, şimdi ise daha çok moral cezalar başladı, «vicdan azabı» gibi saçmalıklar. Bu da bize sizden bulaştı, sizdeki «ahlâk kurallarının yumuşamasından.» Peki bu işten kim kazançlı çıktı dersin? Sadece vicdansızlar. Çünkü bir adamın vicdanı yoksa, o zaman nerden vicdan azabı çekecek? Buna karşılık hâlâ vicdanları ve namusları olan dürüst insanlar zarar gördüler… İşte, hazır olmayan bir temel üzerine reformlar, üstelik yabancı kurumlardan alınmış yenilikler oturtmak, zarardan başka bir şey getirmez! Babadan kalma ateşte yakma cezası daha iyiydi. İşte o cezaya çarptırılan adam, katrilyonluk yola çıkmış, durmuş, çevresine bakınmış, sonra yolun üzerine enlemesine yatmış. «Gitmeyeceğim işte, prensip bakımından gitmeyeceğim!» demiş. Aydın bir Rus ateistinin ruhunu al, onu üç gün üç gece bir balinanın karnında kalmış olan Hazreti Yunus’un ruhu ile karıştır… İşte sana o yolun üzerine uzanmış olan bilim adamının karakteri!
— Peki, orada neyin üzerine uzanmış?
— Ne bileyim ben? Herhalde orada da uzanacak bir şey vardı. Alay etmiyorsun değil mi?
İvan gene aynı garip heyecan içinde:
— ‘ Aferin adama ! diye bağırdı.
Şimdi artık beklenmedik bir merakla dinliyordu.
— Peki ne oldu sonra9 Hâlâ orada mı yatıyor?
— Asıl sorun da bu işte! Yatmıyor. O şekilde hemen
bin yıl kadar yatmış, sonra kalkmış yürümüş. İvan hâlâ bir şeyler kavramak için kendi kendini zorlugibi, sinirli sinirli gülerek: Amma da eşekmiş! diye bağırdı. Sonsuzluğa dek orada. Mesafeyi yürümek bir milyar yıl alır, öyle değil mi? ~ Hatta daha da fazla sürer. Surda kalem kâğıt olsaydı bunu hesaplayabilirdik. Zaten adam çoktandır yerine varmış fıkra da aslında burada başlıyor.
— Nasıl varmış? Bir milyar yılı nereden buldu ki? ~ Canım sen hep şimdiki dünyamıza göre konuşuyorsun. sizin Şimdiki dünyanız bile belki bir milyon kez tekrar meydana gelmiştir: yani üzerindeki hayat bitmiş, donmuş, çatlamış, toz haline gelmiş, kendisini meydana getiren temel unsurlarına ayrılmış, «gökyüzünü gene sular kaplamış.» Sonra gene bir kuyruklu yıldız olmuş, gene güneş meydana gelmiş, güneşten de gene dünya olmuş… Bu bir oluşumdur. Sonsuzluğa dek tıpatıp, noktası noktasına aynı şekilde tekrarlanabilir. Senin anlayacağın çok yakışıksız, can sıkıcı bir şey işte…
— Peki, peki, adam yerine vardığı vakit ne oldu?
— Kendisine cennetin kapılarını açtıkları anda, içeriye girer girmez, aradan daha iyi saniye geçmeden… hem de bunu saat tutarak, saate göre söylemek gerektir, (gerçi bence, adamın saatinin, daha kendisi yolda giderken cebinde çoktan temel unsurlarına ayrılmış olması gerekirdi), her neyse, daha aradan iki saniye geçmeden, «Bu iki saniye için yalnız katrilyon kilometre değil, katrilyon kere katrilyon kilometre yürünebilir, üstelik bu katrilyon kere katrilyon kilometre, katrilyonuncu bir sayı ile çarpılabilir!» demiş. Yani, senin anlayacağın bir «hosannah- çekmiş, üstelik işi o kadar abartmış ki, orada bulunan ve daha soylu düşünceleri olan kişiler, başlangıçta elini bile sıkmak istememişler: «Pek de çabuk tutuculuğa döndü» demişler. Rus karakteri, ne yaparsın! Tekrar ediyorum. Bu bir efsane. Kaça» aldıysam, sana gene o fiyata satıyorum. İşte bizim orada tüm bu konularda böyle düşünceler dolaşıyor.
İvan sanki sonunda bir şeyi hatırlamış gibi, hemen hemen çocuksu bir sevinçle:
— Yakaladım seni! diye bağırdı. O katrilyon yıl için anlattığın hikâye var ya… Onu ben uydurmuştum! O zaman daha on yedi yaşındaydım, gimnazyada okuyordum.-Bu hikâyeyi o zaman bir arkadaşıma anlatmıştım. Soyadı Korovkin’dir. Bu anlattığım Moskova’da olmuştu… Hikâyenin öyle bir özelliği vardı ki, onu hiç bir yerden almış olamazdım. Neredeyse aklımdan çıkmıştı… Ama şimdi elimde olmayarak hatırladım… Kendiliğimden hatırladım! Sen anlatmış değilsin! İnsan bazen bilinçsiz olarak binlerce şeyi hatırlar, hatta idama götürülürken bile… Bu hikâyeyi rüyamda hatırladım. İşte sen o rüyasın! Sen bir rüyadan baş ka bir şey değilsin, var olan bir şey değilsin!
Centilmen güldü:

— Senin beni bu kadar ateşli bir şekilde inkâr etmenden bile şu kanıya varıyorum ki, herşeye rağmen bana inanıyorsun.
— Hiç de inanmıyorum! Yüzde bir bile inanmıyorum.
— Ama binde bir inancın var. Şunu unutma ki, home-opatik O ilâçların dozları, belki de en şiddetli etkiyi yapan dozlardır. Ne olursun, inandığını söyle, açıkla. Diyelim ki, on binde bir inanıyorsun…
İvan öfkeyle:
— Bir dakika olsun inanmadım! diye bağırdı. Sonra birden garip bir tavırla:
— Bununla birlikte şunu söyleyeyim ki, senin var olduğuna inanmak isterdim.
— Bak hele! Her neyse, bu da açıklama sayılır! Ama ben iyi yürekliyim, sana burada da yardım edebilirim. Dinle, sen beni değil, ben seni yakaladım! Ben sana gene, senin uydurduğun ve artık unuttuğun bir hikâyeyi, mahsus bana inanasın diye anlattım.
— Yalan söylüyorsun! Sen beni var olduğuna inandırmak için karşıma çıktın.
— Tabii ya, ama kararsızlık, huzursuzluk. inanmakla inanmamak arasında bocalama ve savaş, bu bazen diyelim
ı senin gibi vicdanlı bir insan için öyle bir işkencedir ki, intihar etmek bile bundan iyidir. Ben asıl bana birazcık inandığını bildiğim için, sana bu hikâyeyi anlatarak, senin içinde, artık kesin olarak biraz inançsızlık uyandırdım. Ben seni inanmakla inanmamak arasında dolaştırıp duruyorum. Bunda da kendime göre bir amaç güdüyorum. Bu yeni bir metodtur: Çünkü, artık bana olan inancını tüm olarak yitirdiğin anda, hemen gözümün içine baka baka bejoı bir rüya olmadığımı, gerçekten var olduğumu ileri sür-başlayacaksın. Artık seni tanıyorum; işte bunu ileri anda amacıma ulaşmış olacağım! Oysa, benim yüksek bir amacım var. İçine mini mini bir inanç tohumu attım mı, bu tohumdan koca bir meşe ağacı çıkar. hem de öyle bir meşe ağacı ki, üzerine tüneyip, «çölde çile dolduran dedelerden, ya da günahsız kadınlardan» biri ol-isteğini duyarsın. Çünkü, sen bunu gizli gizli çok, hem de pek çok istiyorsun. Çekirge yiyecek, ruhunun selâmeti için çöllerde sürükleneceksin!

(*)’ Bitkilerden yapılan Haçlar.

— Demek sen benim ruhumun kurtuluşu için uğraşıyorsun, öyle mi alçak?
— Hiç olmazsa bir gün iyilik etmek gereklidir, değil mi ya? Gene öfkeleniyorsun, görüyorum ki öfkeleniyorsun!
— Seni soyratı seni! Söyle, o çekirge yiyenleri ve çıplak çöllerde dolaşarak vücutları yosun tutanları hiç baştan çıkarmaya çalıştın mı?
— Yavrum, zaten ömrüm boyunca başka bir şey yapmadım ki! Böyle birine yapıştın mı, tüm dünyayı, tüm yıldızlan unutursun. Çünkü öyle bir ruh, artık çok kıymetli bir elmastır. Böyle bir ruh bazen tüm yıldızlara değer! Bizim kendimize göre bir hesabımız vardır. Böyle bir ruhu yenmek çok değerli bir şeydir! Ama bunlardan bazıları, gelişme bakımından, belki buna inanmazsın ama. senden hiç aşağı kalmazlar. Onların ruhuna da baktığım vakit, bazen aynı anda, öyle bir inanç ve öyle bir inançsızlık uçurumu görürüm ki, bana o insan bir kıl payı kadar daha ileri gidecek olsa, aktör Gorbunov’un dediği gibi, «tepetaklak> aşağı düşecekmiş gibi gelir.
— Peki, sonra ne oluyordu, burnun kırılmış olarak uzaklaşmak zorunda kalıyordun, değil mi?
Misafir, bilgiç bir tavırla:
— Dostum, daha geçenlerde hasta bir marki’ye (herhalde onu da bir uzman tedavi ediyordur) günah çıkarırken din hocası olan bir cizvit papazının söylediği gibi, «bazen büsbütün burunsuz kalmaktansa, biraz burnu kırılmış olarak çekilip gitmek daha iyidir!» Papaz o marki’ye bunu söylerken, ben de yanında idim; Çok tatlı bir şey olmuştu. Hep göğsünü yumruklayıp duruyordu. Peder ise, bin dereden su getirerek, «oğlum, her şey Yaradanın bizim bilemeyeceğimiz iradesine göre olur ve bazen görünen bir felâket, peşinden görünmemekle birlikte, büyük bir iyilik getirir. Eğer acımak bilmeyen kader, sizi burunsuz bıraktıysa, bunda çıkarınız şu dur ki, artık ömrünüzün sonuna kadar hiç kimse sizin İçin «burnu kırıldı» diyemez.» diye karşılık veriyordu. Adamcağız umutsuzluk içinde, «kutsal pederim, bu bir teselli değ» ki!» diye bağırdı. «Ömrümün sonuna dek her gün burnum kırılsaydı, razı olurdum, yeter ki burnum yerinde kalsın !>
Peder içini çekerek ona şu karşılığı verdi: «Oğlum, insan tüm iyilikleri birden istememeli, bu böyle durumlarda bile, bizi unutmayan Tanrıya karşı bir isyandır. Çünkü, şimdi ömrünüzün sonuna dek, burnunuzun kırılmasına memnun olacağınızı söylediğinize göre, istediğiniz hemen o anda yerine getirilmiş oluyor: Çünkü, burnunuz yok olunca, aynı zamanda burnunuz kırılmış gibi oluyor.» İvan:
— Tuh, amma aptalca bir şey!
— Dostum, ben sadece seni güldürmek istiyordum. Bu cisvitlere özgü bir mantık zinciridir ve yemin ederim ki. bütün bunlar harfi harfine sana söylediğim gibi olmuştur. Bu olay meydana geleli çok olmadı, ama beni çok uğraştırdı. Zavallı genç aynı gece eve dönünce, tabanca ile intihar etti; son dakikaya kadar yanından ayrılmadım… Hele cizvitlerin o günah çıkarma kulübeleri yok mu. onlar gerçekten hayatımın hüzünlü anlarında benim en sevimli eğlencelerimdir. Bak. sana bir olay daha anlatayım, daha geçenlerde oldu. İhtiyar bir pedere Normandiya’lı, yirmi yaşlarında sarışın bir kızcağız geliyor. Güzel mi güzel, eti budu yerinde, bir içim su! Eğilmiş, kulübedeki deliğe doğru pedere günahını fısıldıyarak söylüyormuş. Peder:
— Ne diyorsunuz kızım? Gene yeniden mi günaha girdiniz? diye yüksek sesle sormuştu. «Oh, Santa Maria. Neler işitiyorum. Demek aynı adamla değil, iyi ama, bu daha ne kadar devanı edecek?… Siz hiç utanmıyor musunuz?…» Günah işlemiş olan kız derin bir vicdan azabı içinde ağlıyarak: «Ah Mon pere! Ça lui f ait tant de pîaisir et a moi si Peu de peine!»(  Alman şairi Helne’nin dediği gibi…)
Düşün bir kez, öyle bir karşılık vermiş! Artık o zaman ben bile aradan çekildim: Çünkü, onda konuşan Doğa’nın kendi sesiydi. Artık öyle demek gerekiyor. Bu ise, günahsız olmaktan daha iyi bir şey! O zaman ona günah işletmekten hemen orada vazgeçtim, neredeyse çekilip gidecektim. Ama hemen sonra geri dönmek zorunda kaldım. İşitiyorum ki, peder deliğin öbür tarafından kıza o aksanı için randevu veriyor. Oysa ihtiyar, kaya gibi sapasağlam adamdı! O bile bir anda düştü işte! Doğa, Doğa’nın gerçeği ona baskın dı!

Karamazov Kardeşler’lerden bir bölüm

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here