FURUĞ’UN ÖYKÜSÜ: EVE DÖNÜŞ – CELAL HOSROVŞAHİ

    Kent, sırtını kırmızı dağların eteklerine vermiş, ovaya doğru uzanmıştı. Kuru bir ırmak yatağı, kentin gövdesini kesen bir yaranın kabuk bağlamış izi gibi tam ortadan geçiyor, ovayla dağın eteklerini birbirinden ayırıyordu. Kentin dağlara yakın olan kesiminin evleri basık, bahçeleri küçük, çoğunlukla çıkmaz olan sokakları dardı. Oralarda insanlar gün batınca uyur, gün doğarken işbaşı yaparlardı. Az öteye kurulmuş tabakhaneler ve sakatat işleyen kirişhanelerde… Daha da ileride bostanlar ve tarlalar vardı. Irmağın ova yönündeki kent kesimine gelince, gidip de dönen pek az sayıda insanın anlattığına göre oralar bambaşkaydı. Söylenenlere göre sinemalar vardı orada. Tiyatrolar, yemekhaneler, mesire yerleri vardı. Saz evleri bile… İnsanlar hep güler eğlenirdi. Oysa dağ yönünde bol bol türbe ve mezarlıklar vardı. Bir de dağın tepesindeki büyük türbe. Cuma günleri yediden yetmişe herkesin o büyük türbeyi ziyaret etmesi gerekirdi. İnsanlar az güler, çok ağlardı. Herkes birbirine kuşkuyla bakardı; sürekli kollayarak.

    İşte bu dağ yönündeki evlerden birinde yaşıyordu çocuk. Çok meraklıydı. Küçük dünyasında her şeyi izler, her şeyi şaşkınlıkla, ilgiyle keşfetmeye çalışırdı. Küçük bahçelerindeki karıncaları, serçeleri ve kedileri; ektikleri sebze tohumlarının toprağı delip çıkışını… Babası ölmüştü. Anasının ise nerede olduğu bilinmiyordu. Yaşlı ninesiyle yaşıyordu. Akşamları, ninesi onu elinden tutarak ırmak kıyısına götürürdü. Herkesle birlikte ırmağın öbür yakasına, ışık ve renk cümbüşü içindeki ova kentine bakarlardı. En büyük eğlenceleri buydu. Bir gün sordu çocuk:

    “Nineceğim, kentin öbür yanma ne zaman gidebileceğim?”

    “Büyüdüğün zaman,” dedi ninesi.

    Böylece sabırsız yıllar geçti. Kentin öbür yakasına geçmek için bekledi durdu çocuk.

    Bir gün okul zamanı geldi çattı. Çocuk küçük bahçesinin karıncalarından, serçelerinden, kedilerinden ve toprağın mucizelerinden ayrıldı. Ve soğuk sınıfların tahta sıralarına geçti. Paslı ve hiç ısıtmayan ve sıcaklık yerine durmadan duman çıkaran sobaları; birörnek ve uykulu sesleri; hasta ve yorgun yüzleriyle öğretmenleri; kesik kesik öksüren, burunlarını çekip duran öğrencileri; soğuktan yarı donmuş ayak parmaklarının birbirine sürtüp duruşlarını; elden ele geçmekten yıpranmış, köşeleri kıvrık, kirli ve tiftinmiş kitapları; ilk derslerin ‘Baba’, ‘Anne’, ‘Baba ekmek getirdi’leri ile okul.

    Çocuk hep çabaladı durdu, bütün bunların ‘ne anlama geldiğini kavramak’ için. Çünkü seziyordu, bir başka okul mutlaka vardı. Sobası tütmeyen, çocukların öksürmediği, üşümediği, öğretmenleri hasta ve yoksul olmayan bir okul. Onu keşfedip bulmak istiyordu. Umutlu bir çocuktu. Bir gün o okulu bulacağına inanıyordu.

    Çocuk büyüyordu. Boyu günden güne uzuyor, bakışları insanların ve eşyaların daha derinine yöneliyordu. Fırsat bulur bulmaz ırmak yatağının kıyısına gidiyor, karşıdaki ışık ve renk cümbüşüne bakarak derin düşüncelere dalıyordu.

    Bir gün artık çocuk olmadığını fark etti. Uzun boylu, merak dolu gözleriyle bir gençti artık.

    Gün batmak üzereydi. Genç adam ırmak kıyısında duruyordu. Kararını vermiş, terk etmişti evini. Evinin duvarlarını, kapılarını, küçük ve kurak bahçesini, çıkmaz sokaklarını, o sokakların basık ve dar olan evlerini, boş gözlerle bakan, hiçbir şey görmeyen insanlarını terk etmişti. Uçmak istiyordu. İşte, büyük keşif yolculuğunu başlatıyordu. Öbür kıyıya ulaşacaktı. Kuru ırmağın gecesinden geçecek, tan yeri ışırken varacaktı oraya. Orada kalacak, görecek, ‘neden’ ve ‘niçin’i öğrenecek, ‘her şey’i anlayacaktı. Sonunda bir gün dönecekti evine, tüm keşfettikleri, öğrendikleri ve topladığı bir kucak dolusu mutlulukla.

    Gün tam batarken kıyıda bir an durdu. Durdu ve kendi içine dalarak düşündü. Yüreğinin sesini dinledi bir an. Sonra kapıp koyverdi kendini yamaçtan aşağı, Bir süre ayaklarının kumlara batıp çıkarken yarattığı hışırtılı sesleri duydu. İnmeye devam etti. Sonra baktı, o kuru ırmak yatağına inerken, karşı kıyının ışıkları da görünmez olmuştu. Gece erken bastırmıştı. Belirsiz bir korku sardı benliğini. Alacakaranlıkta küçük kum tepecikleri belirdi. Onların arasından geçerek yoluna devam etti.

    Kıyıdayken yolun bunca uzun, dönemeçli ve belirsiz olduğunu hiç düşünmemişti. Bir süre bu kum tepecikleriyle çevrili, yer yer çukurlara rastlanan dolambaçlı yolda yürüdü; sonra durdu. Yolu kaybettiğini düşündü. Ne yöne gideceğini kestiremiyordu. Küçük kum tepeciğini aşmaya karar verdi. O tarafa bir adım attı. Ayağı, bileklerine kadar kuma gömüldü. Çıkarmak istedi. Ayakkabısı kumda kaldı. Bir süre kumlarda aradı onu. Güçlükle bulup çıkardı. Kumlarını silkeledi. Ayağına geçirdi, bağcıklarını düğümledi. Yeniden tepeye tırmanmaya çalıştı. Ellerinin de yardımıyla… Birkaç kez denedi. Her defasında kumlarla birlikte yeniden aşağıya kaydı. Kum ve tere bulanmıştı. Sürekli bir kum tadı duyuyordu ağzında ve ince kum tanelerinin dişleri arasında gıcırdadığını işitiyordu. Sonunda tepeye çıkmayı başardı. Baktı. Alacakaranlıkta göz alabildiğine uzanan çukurlarla dolu, dolambaçlı ve dar kum tepeciklerinin arasından geçen bir yoldan başka bir şey göremedi. Az sonra karanlık iyice bastırdı ve inceden bir yağmur başladı. Ortalık neredeyse sessizdi. Yalnızca ince yağmur tanelerinin kumlara çarpmasından doğan tuhaf bir hışırtı işitiliyordu. Geri döndü. Tepecikten aşağı indi yeniden.

    Yolunu yitirmiş, çaresiz, yorgun, karanlıkta durdu öylece. Islanmıştı. Bir an önce eve dönmek istiyordu. Kafasında tek bir sözcük dolanıp duruyordu: dönmek, dönmek, dönmek… Küçük odasını düşünüyordu özlemle. Odasının penceresini, pencereden görünen küçük kuru ırmak yatağını ve uzaklardaki kentin ışıklarını.

    Yaşlı büyükannesini, çıkmaz sokağın her zaman keşif yolculuğu için can atan, ama hiçbir zaman buna cesaret edemeyen ve ona gözüpekliğinden ötürü hayranlık duyan çocuklarını hatırladı. Yeniden umutla doldurdu yüreğini. Öncüydü o. Mutlaka ilerlemesi gerekiyordu. Bu yolu aşması… Yeniden yola koyudu. Ama yol bitip tükenmek bilmiyordu. Dolambaçlı, çukurlarla dolu ve ıslak, sürüp gidiyordu. Yeniden durdu. Çaresiz, yorgun, ıslak ve şaşkındı. Tam o anda bir ses duydu:

    “Afedersiniz! Bir şey arıyorsunuz galiba. Size yardım edebilir miyim?”

    Tok, güven verici, nazik bir sesti. Döndü. Bir adım ötede karanlıkta uzun boylu bir adamın silueti duruyordu. Dikkatle baktı. Başında bir şapka, üstünde uzun bir pardösü vardı. Ellerini pardösünün ceplerine sokmuştu. Yüzünün yönü dikkatini çekti. Sanki kum tepeciğinin altında duran bir başkasıyla konuşur gibiydi. Oysa çevrede kimsecikler yoktu. Bir an duraksadıktan sonra:

    “Bana mı sordunuz?” dedi, sonra çabuk çabuk ekledi: “Ah öyle ya… Tabii… Görüyorsunuz… Yani…”

    Uzun boylu adamın silueti, karanlıkta öylece duruyordu. Yüzünü bile çevirmedi ona. Genç adam bir an durup bir yanıt bekledi ondan. Oysa öbürü orada, kum tepeciğinin altına bakıyor ve kıpırdamıyordu. Sanki genç adamın son sözünü söylemesini bekler gibiydi… Toparlandı ve konuşmasını sürdürdü:

    ‘Yani… yani… ben… ben eve dönmek istiyorum. Dönmek istiyorum. Yolumu kaybettim. Nasıl dönebilirim eve bilmiyorum…”

    Derin bir soluk aldı. Söyleyeceğini söylemişti işte. Evet, evine dönmek istiyordu. Karanlıktaki adam yüzünü ona çevirdi bu kez. İyice görünmeyen yüzünden bir ses geldi:

    “Evet… Olabilir. Anlaşılan siz evinizi kaybetmişsiniz. Önemli değil. Az ileride kayıplar bürosu var. Bu yoldan gidin. Karşınıza çıkacak. Orada yardımcı olurlar size.”

    Başkaca bir şey söylemeksizin dönüp gitti, karanlıkta kayboldu. Genç adam bir an kalakaldı orada. Sonra biraz şaşkın, yola koyuldu. Bir süre yürüdükten sonra tam karşısında, ışıklar içinde büyük bir yapı gördü. Daha doğrusu ışıktan çok bir beyazlıktı bu. Süt rengi ve donuk bir beyazlık. Ön cephede sütunlardan ve küçük bir kapıdan başka hiçbir şey yoktu. Beyaz kapıya yürüdü. Yarı açıktı. Gittikçe artan bir şaşkınlık duygusuyla içeri girdi. Uzun, bembeyaz bir koridor… Bir yana küçük aralıklarla beyaz banklar konmuştu. Öbür yanda ise açma kolu bulunmayan beyaz ve kapalı kapılar… Tavandaki flöresans lambalarının ışığı altında her şey o donuk, süt rengi beyazlığı yansıtıyordu. Uçsuz bucaksız uzanıyordu koridor. Sonu yok gibiydi. Baktığında, ta dipteki beyazlığın, bütün bu donuk rengin kaynağı olduğunu düşündüren bir yoğunlukta çoğaldığını görüyordu. Bir an durup bekledi. Sonra ilk banka yığılıp kaldı. Bir yorgunluk çöktü üzerine. Bacak kasları zonkluyor, gövdesi kırılıyordu. Yorgun, umutsuzdu. Bir şey tıkanmıştı boğazına. Az sonra göz kapakları ağırlaştı, uyuklamaya başladı. Gene de o beyaz renk, kapalı göz kapaklarından sızıyor, içini dolduruyordu; ölü ve beyaz bir mermer heykele dönüşüyordu. Evlerinin bahçesindeydi şimdi. Ama duvarlar yoktu. Bahçe sürüp gidiyordu, ta o tepelere kadar… O küçük erik ağacının arkasında da sonsuza kadar birbiri ardına dizilmiş erik ağaçları vardı. Ürpertici bir şeydi bu. Ağaçlarda olgunlaşmış meyvelerin yerinde küçük, beyaz mermer serçeler vardı. Ya da, çiçekler ve yeşillikler arasında duran mermer bir kedi… Beyazlık her yanı kaplıyordu. Derken bir kadın göründü. O da beyazlar içindeydi. Yüzü pek seçilemiyordu. Bir kazmayla toprağı kazmaya başladı. Kazdığı yerdeki çiçekleri ve yeşillikleri sökerek iki yana fırlatıyordu. Genç adam, yardım etmek ister gibi ona doğru ilerledi.

    Kadının, kazdığı topraktan bir şey çıkardığını gördü. Burnu kırılmış, yüzü aşınmış bir mermer çocuk heykeliydi bu…

    Bir kapının aralandığını duydu; gözlerini açtı. Koridor kapılarından birinden, kucağında bir bebek heykeliyle beyazlı bir kadın çıkmıştı. Dış kapıya doğru yürüdü kadın. Önünden geçerken bir an baktı dikkatle. Kucağındaki bebek, burnu kırılmış, yüzü aşınmış bir heykeldi.

    Ayağa kalktı. Yanlış gelmiş olmalıydı. Kayıplar Bürosu değildi burası. Olsa olsa doğumeviydi. Beyaz giysili kadın ortada yoktu şimdi. Beklemek yararsızdı. Kapıya yöneldi. Az sonra ıslak gecenin ve kum tepeciklerinin içine daldı.

    Bahar gelmişti. Mevsim yağmurları küçük derecikler oluşturarak kırmızı dağdan çağıltılarla akmış, kuru ırmak yatağını doldurmuştu. Birkaç gün canlandı ölü ırmak. Koyu kahverengi sular dönerek ve hızla akıp gitti. Sonra ardı kesildi suların.

    Irmak yatağı gene kurudu ve her şey eskisi gibi oldu. Şurada, burada küçük su birikintileri görülüyordu. Güneşte altın gibi parlıyordu küçük gölcükler. Küçük çocuklar kuru dere yatağının bir köşesinde gürültüyle ve kahkahalarla bir oyunu sürdürüyorlardı. Küçük bir mermer heykelin boynuna ip bağlamış, sürüklüyorlardı onu. Az ötede, mavi gökyüzü altında, arkası kum tepeciklerine, yüzü basık evlere ve kırmızı dağlara dönük yorgun ve yaşlı bir adam oturuyor, bozuk yüzü, bomboş gözleriyle bir heykel gibi çocukları seyrediyordu.

    Ağustos 1988, İstanbul

    Celal Hosrovşahi
    Kaynak: Furuğ’un Öyküsü

    Cevap Ver

    Lütfen yorumunuzu giriniz!
    Lütfen isminizi buraya giriniz