Furuğ Ferruhzad: Neden “Yaralarım Aşktandır”? – Haşim Hüsrevşahi

Furuğ’un şiirinde de kendine özgü bir acı, bir “divanelik” görmek pek zor değildir. Onun şiiri derin bir hasretle, sevecenlikle, adeta tüm insanların çektikleri acı ve içinde yaşadıkları karamsarlıkları algılamakla dolup taşmaktadır.

“Çokmerkezcilik”, esasında kendi formları içinde (siyasal alanda demokratik veya anarşik yadsımalarda olduğu gibi) erklerin “merkezciliği”nin toptan yadsınmasıdır denebilir. Erk odağım reddetmenin bir yolu da, o erki odaklara bölmekten, odakların sayısını sonsuzca arttırmaktan geçer. Dışa dönük hareketi ile bu yol, nihayet erkin tam yıkımına, yok oluşuna varır. Anarşik yadsımanın replasman getirmeksizin kovaladığı mutlakıyetçilik ile maksimum paylaşımcılığın erk odaklarının demokratik yadsıması arasındaki fark da işte buradadır. Biri metafizikle kol kola gezen romantik hiçlikten öte geçemezken diğeri ayakları yerde bir çabanın ürünüdür. Biri fantastik çırpınma ise diğeri somut uğraşıdır. İlki, erki sadece düşüncede yadsıyıp fakat yaşama geçiremediği için boşunalığın komşusu, ikincisi ise bireyler toplumunun özgürlüğünü hedefleyen çağdaş dünya görüşü ve dahası yaşam biçimidir.

Aşka da bu pencereden bakmak mümkün. Bir bakıma denebilir ki aşk, tüm erklerin (“ben”in kendisi de dahil olmak üzere) parçalanıp yıkılması ve sadece “maşuk”un algılanmasıdır. “Ben”in yadsınmasıyla yığınla birey, yığınlaşan bireye dönüşmektir. Burada da, anarşik romantizm ile ayakları yerde maksimum paylaşımcılık birbirinden farklılaşmaktadır; gerçi aşk denince her ikisi de “ben”den, “ben”in erkinden vazgeçmeyi ve “onun” algılanması aşamasını kabullenir. Bu ise, sanki sevgilinin mutlak egemenliğine geçmektir. Ancak burada “maşuk” da tüm sevecenliği ile tam bir yanıtlama ile, varma cilvesinin aynası olmaktadır. “Ben” kendini “o”nda buluyor; yok oluşunda var olup tanılanıyor. Böylece denebilir ki aşk, kendi “ben”inden vazgeçip başka bir varlıkta; maşukta (tanrı, birey insan, toplum insan…) kaybolmaktır. Bu ise bir “delilikdivanelik” tir.

Yedi yüzyıldan beri İran şiirinde ulaşılması mümkün olmayan bir noktadan, Mevlana Rumi şiiri de bu yadsımanın, yıkıp – yıkılmanın, “ben”den vazgeçip “o”nda yok olmanın, yok oldukça varlığının tamlanmasının sesi, ta kendisi olagelmiştir. Rumi şiirinde, akla varan, sonra akim egemenliğini aşan, aştıktan sonra onu bir kenara iten ses, tek sözcükle “aşk”ın sesi olarak duyulmuştur. Mevlana’nın aşkı “mevlası”na giden yolda akla vardıktan sonra onu yadsımıştır. Gerçi Tebriz’li Şems daha da ileri gitmiş ve bu kez maşuku yadsıyarak, ve yeniden ona varmak dur duraksızlığıyla “ben”e dönmüştür. Maksimum paylaşımcı aşkın, akim tekmerkezciliğini bir kenara iterek kendi çokmerkezciliğine varması, esasında Mevlana’nın mevlasına varmadaki sonsuz merkezlerde dağılması, başka bir deyişle “yok” oluşuna benzer. Tüm erklere karşı koymak dağılmayı  getirmiştir.   Tüm   çekiciliklerin  yadsınması, kendinden kopmayı, “ben”in de çekiciliğinden, sevgisinden kopmayı da içermiştir. İnsanın “her şey maşuktur” noktasına varması ve kendinden vazgeçmesi düpedüz “delilik – divanelik”tir. Bu, “divanelik”, sözünü ettiğimiz bilgelik mertebesinde yaşanan acı dolu sevdadır. Kendinden kopma ve yok oluşa parçalanma, aşkın insana sunduğu o büyülü acırım kaynağıdır. Çağdaş maksimum paylaşımcıların o “büyülü sevda”ya varmak için yaşamlarından vazgeçmeleri başka nasıl yorumlanabilir?

Mevlana, kendi “divane”liğine özgü coşkusu ile her gün ömrünün biraz daha azaldığını kendisine müjdelerken, “maşuka” varma sevinci ile dolup taşarken işte o ulaşılması mümkün olmamış olan zirveden yedi yüzyıldır, o yoldaki sevdalı insanlara seslenmiştir. Daha doğrusu o yoldaki sevdalı insanın sesi olmuş, onu duyurmuştur. Başka bir deyişle ve bir bakıma, Mevlana’nın şiiri, toptan inkara aşkın sesinin ta kendisi olmuştur. Hace Hafız Şirazi de Farsça şiirde, gazelin tek ismi olarak aynı aşkın başka şairidir. Şayet Mevlana “bugün de geçti, bir gün daha ömrümden azaldı, maşuka yaklaşıyorum”un coşkusuyla dolup taşıyorsa, Hace Hafız Şirazi de “bugün de geçti maşuka varamadım” ın hasreti ile tutuşup yanmıştır.

Bu bağlamda ve bu nedenledir ki aşkın şiiri, aşık olarım şiiri, tabiri caiz ise, işte bu kopmaktan, vazgeçmekten, parçalanmaktan geçmeye mecburdur. Kendinden vazgeçmemiş olan, aşık değildir daha. Maşukun aynamsı yanıtı yok ise, aşk tamlanmamıştır. Tanılanmamış aşktan aşkın şiiri sürgün vermez. Kendinden kopma ve varılması özlenene varmak için süreğen çırpınmanın acısı işte bu aşk şiirinin gizil dokusunu örer.

Furuğ’un şiiri de akla varıp adım adım onun egemenliğinden uzaklaşarak, onu geride bırakarak, zamanla çokmerkezciliğe, erklerin inkarına yönelmiş, aşka varmıştır. Onun paylaşımcı sevdası göklerde değil, burada, senin ve benim yanımda yaşayan insana doğru olmuştur. Bu nedenledir ki Furuğ’un şiirinde de kendine özgü bir acı, bir “divanelik görmek pek zor değildir. Onun şiiri derin bir hasretle, sevecenlikle, adeta tüm insanların çektikleri acı ve içinde yaşadıkları karamsarlıkları algılamakla dolup taşmaktadır.

ve

Furuğ’un şiirinde tekrarlanan sözcükler, birbirinden kopuk gibi duran dizeler (Mevlana şiirinde olduğu gibi), hızla değişen zaman kipleri… hep bu “divaneliğin işaretleri olmuştur. İşin ilginç yanı da bu “deli”ce tekrarlamalar kopuklukların, Furuğ’un şiirine o masum melodiyi, masum insanın melodisini, insan masumiyetinin melodisini kazandırmış olmasıdır. Aşkı tanrıdan insana, “tanrısal ruhu taşıyan” insana indirebilmek, indirdikçe yüceltebilmek, insan aşkı temelinde çok odakçılığa ve oradan odaksızlığa ve erklerin egemenliğini yadsımaya varabilmek, aklın tek odakçı egemenliği ile yaşamını sürdüren, feodal veya sermayeci türü olsun fark etmez, ererkil yazınsal anlayışların kârı değildir. Cinsel tür, cinsel kimlik ve cinsel rolden bağımsız olarak ererkillik toplumsal bir bakış açısı, kanı ve inanışlar zincirinin tümü birdeni olarak ele alınırsa, denebilir ki, Furuğ’un o korkusuzca seslenişi ancak dişil bir  bakış ve dişil bir “delilik”le olası idi. Fars yazınında bunu  başlatan da Furuğ olmuştur. Bir başka deyişle Furuğ, sadece “güzel” şiirlerin şairi olmakla, şiire “yeni” sözcükler katmakla, geleneksel Farsça şiirden filizlenip ancak ondan ayrıcalaşıp kopmakla kalmamış, daha önce eşi görülmemiş bir pencereye oturmayı, oradan görülebilenleri kendine özgü cesareti ile yeni baştan bize göstermeyi de başarmıştır. Furuğ’un bu tekliği, onun yalnızlığının ve derinden duyduğu yalnızlık hissinin de kaynağı olmuştur.

Furuğ’un şiirini günümüz Farsça şiirinin ve Nima’nın basit bir devamı olarak görmek kanımca eksik olduğu kadar hatalıdır ve büyük ölçüde Furuğ’u tanıyamamanın ötesinde ona yapılan bir haksızlıktır. Haksızlıktır; çünkü o, oturduğu pencereden görülenleri, nasıl görmemiz gerektiğini bize anlatmak için çok acılar çekmiştir. Onun acısı İran kadınının asırlar boyu çektiği acıların tümüdür. Onun acısı İran insanın acısıdır. Onun acısı, ererkil diktatörlüklere, umutsuzluklara, haksızlıklara karşı duyulan acıdır; yaşanması gerekenlerin yaşanamamasının acısıdır. Onun acısı aşkın, insan aşkının acısıdır. Onun şiiri tüm İran insanın acılarının çarmıhını sırtlamış, taşımıştır. Onun yaraları aşktandır, aşktandır, aşktan. İşte tüm bu yeniliğin, yalnızlığın, acının ve toprağa dokunulmuşçasına somutlaşabilen yara bere içindeki “divane”liğin oluşturduğu doku, Furuğ şiirine vurgun olmanın da büyülü dokusudur. Kanımca, İran’da olduğu gibi, Türkiyeli şiir severlerin de Furuğ şiirine gösterdikleri ilgi işte bu büyülü iletişimin sonucunda gelişmiştir.

Haşim Hüsrevşahi
Yaralarım Aşktandır
İkinci  Baskıya Önsöz

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir