Yaşar Kemal’le Söyleşi: Oysa biz biliyoruz ki, Karıncalar filleri mutlaka yenecektir – Erdal Öz

Filler Sultanı ile Kırmızı Sakallı Topal Karınca, Yaşar Kemal’in son romanı. İlk okuyanlardan biri oldum. Şaşkına döndüm. Yaşar Kemal, sayısız kitap yazmış bir ulu yazar. Derim ki, Filler Sultanı ile Kırmızı Sakallı Topal Karınca, Yaşar Kemal’in yazarlık çizgisi içinde doruk noktasıdır…

İşin asıl ilginç yanı da şu: Yaşar Kemal, bu romanını çocuklar için yazdı. Dünyada çocuklar için sayısız kitap yazılmıştır. Ama bu yolda büyük başarı göstermiş yazar sayısı üçü beşi geçmiyor. Çok güç bir iş çocuklar için yazmak. Bana sorulsa, hiç çekinmeden derim ki, Filler Sultanı ile Kırmızı Sakallı Topal Karınca, çocuklar için yazılmış dünyanın en iyi üç beş kitabından biridir. Bu yüzden de bütün dünya çocuklarının olduğu kadar, artık bütün insanlığın da malıdır. Bu romanı yazan Yaşar Kemal, daha iki yıl önce, kendisiyle yapılan bir konuşmada “Çocuk edebiyatına inanmıyorum,” demişti. Bu sözün üzerinden topu topu iki yıl geçti ve Yaşar Kemal birdenbire karşımıza dünya güzeli bir çocuk romanıyla çıktı. Bu konuda kendisini nasıl savunacağı sorulabilirdi. Sordum. Şunları söyledi:

— Doğru, daha önce de söyledim, şimdi de söylüyorum: Çocuklar için ayrı bir edebiyat biçimi düşünemiyorum. Ama bunu derken, çocukların doğa ve insan deneylerinin öteki insanlardan az olduğunu da gözden ırak tutmuyorum. Şöyle düşünüyorum ben: Çocuklar için ayrı ağaç, ayrı deniz, ayrı gökyüzü yapmamış doğa. Hep aynı ağaç, aynı deniz, aynı gökyüzü. Çocuklar bunlardan kendilerince ayrı anlamlar çıkarıyorlar. Ona bakarsan, herkesin ağacı, denizi, gökyüzü başkadır. Doğa, herkesin kendi dünyasına, herkesin kendi kişiliğince giriyor. İşte bu yüzden köylüler için başka roman, kentliler için başka roman, işçiler, aydınlar, çocuklar için başka roman olmaz. Olmaz böyle şey. Başa çıkılmaz bununla.

— Filler Sultanı ile Kırmızı Sakallı Topal Karınca belli ki, öncelikle çocuklar okusun diye yazılmıştı. Büyükler nasıl olsa okuyacaktı. Ama bu romanın ilk ve gerçek okuyucuları çocuklar olacaktı. Yanılıyor muyum?

— Yanılmıyorsun. Bir sanat yapıtını çocukların da anlamasını istiyorsak, yani dünyamızı daha az yaşamış bu az deneyli kişilerin de anlamasını istiyorsak, başka anlatım yolları, başka biçimler aramalıyız. Örneğin, masalların çocuklar için olduğunu ben ilk kez kentlere gelince duydum. Masallar çocuklar içinmiş. Bizim oralarda, Çukurovada köylüler köy odasında masal anlatırdı. Bu masalları çocuklar da büyükler de aynı eşitlik içinde dinlerdi. Köroğlunu ben sekiz yaşındayken dinledim, öğrendim. Osmaniyenin Gebeli köyünden Murtaza Emmi ile Küçük Mehmet, o yörenin en ünlü anlatma ustalarıydı. Durmadan anlatırlardı. Biz çocuklar da, büyüklerle birlikte, geceler boyu bu anlatılan destanları, masalları, halk hikayelerini dinlerdik. Köyde kimse bize, “Siz çekin gidin bakalım, çocuksunuz, bir şey anlamazsınız bunlardan,” demezdi. Sekiz yaşındayken dinlediğim bu Köroğlu hikayeleri bugün de aklımda benim. Ama Köroğlu hikayeleri çocuksu yapıtlar mı? Değil. Hiç çocuksu değil. Öyleyse?

— Yaşar Kemal’in bu söyledikleri, onun gerçek yaşamından gelen doğrular. Ama bana kalırsa, bir sanat yapıtını çocukların da okuyup anlaması olsa olsa bir rastlantıdır. Olabilir, büyükler için yaratılmış bir yapıt, taşıdığı birtakım özellikler yüzünden çocukların da ilgisini çekebilir, çocuklarca da okunabilir, anlaşılabilir. Ama özellikle çocuklar okusun diye, çocuklar anlasın diye yazılmış dünya kadar kitap var şu yeryüzünde:

Yaşar Kemal’in bu son romanı da bunlardan biri. Onun şimdiye kadar yazdıklarından çok değişik. Çocuklar okuyabilsin, anlayabilsin diye bambaşka özellikler taşıyan bir roman.

— Filler Sultanı ile Kırmızı Sakallı Topal Karınca adlı bu yeni romanımı tasarlarken, düşünürken, elbette öteki romanlarımı biçimlendirdiğimden bambaşka bir yöntem uygulamak zorunluğunu duydum. Şimdi bu sözüm, yukarda söylediklerimle çelişkili gibi görünebilir.

— Evet.

— Bir yandan çocuklar için ayrı bir edebiyat yoktur, derken, bir yandan da, çocuklar için bu romanımda apayrı bir yöntem uyguladım diyorum. Çelişki değil bu. Anlatacağım: Ben bu romanı yazmaya hazırlanırken, çocukluğumda dinlediğim o Köroğlu hikayeleri geldi aklıma, Karacaoğlan geldi, Pir Sultan Abdal geldi, Dadaloğlu geldi. Bunları bir çocuk nasıl sevebiliyordu? Bu şiirlerde, destanlarda, masallarda çocuğun da ilgisini çeken öğeler nelerdi? Bu türküleri, destanları, şiirleri dinledikten sonra biz çocuklar, bunları kendi aramızda yineliyorduk. Bu destanlardaki, türkülerdeki, masallardaki ana temalar, bir kere, halkın, insanın doğayla olan ilişkisinin, insanın insanla olan ilişkisinin bize öğrettiği ana temalardı. Azrail gelmiş de can talep eder / Benim can vermeye dermanım mı var diyor Karacaoğlan. Karacaoğlanın bu dizelerinde yaptığı şakayı bir çocuk anlar. Biz çocuktuk ve anlıyorduk. “Öylesine zayıfladım ki, can verecek derman mı kaldı bende” demek istiyordu Karacaoğlan. Anlıyorduk bunu. Çocuk da anlıyordu, büyük de. Üç derdim var birbirinden ayrılmaz / Bir ayrılık bir yoksulluk bir ölüm. Çocuktuk ve anlıyorduk bunları. Sorun, insanlığın ana temaları sorunuydu. Örneğin bir Don Kişotun kişisel sorunu, toplumsal sorunu, bir Hamletin, bir Othellonun sorunu, bir Oidipusun sorunu. Bunlar, insanlığın getirdiği ana temalar, ana sorunlardır. Bu temaları bir sanatçı çıkar da işlerse, o sanatçı da ustaysa, ölümsüzlüğe erişir. Bütün bu klasiklere baktığımızda, o çağa kadar toplumun getirdiği ve sanatçının eline, “Al işte,” diye verdiği sorunları, temaları, sanatçı gereği gibi işlerse, o sanatçının klasiklik düzeyine eriştiğini görüyoruz. Örneğin Hamlet konusu, Shakespeare’den önce var. Don Kişot, bir kişi değil. Cervantes’ten önce de halkın yarattığı yüzlerce Don Kişot olduğu söylenir. Şövalyelik denilen şey tarihten silindiği zaman, Cervantes’ten çok önce, halk, şövalyelerle, şövalyelikle alay etmeye başlamıştır. Kral Oidipus konusunun Sofoklesten daha önce de var olduğu söyleniyor. Her çağda, her ülkede, insanlığın deneylerinin sonucu olarak ortaya çıkmış konuları vardır. Bu konular, sanatçının elinde yapıtlaşır. Bu konuları, bu temaları alıp işlemek gerek. Bu konular, insanlığa öylesine mal olmuştur ki, hava gibi, su gibi bir kültür ortamı yaratılmıştır. Sanatçı bu konuyu işlemeden önce de bu ortam vardır, hazırdır. Onun için, çocuğun da büyüğün de, işçinin de köylünün de, aydının da, herkesin malıdır bunlar. Herkes, bu konuların, bu temaların zaten içindedir. Bunlara herkes aşinadır. Çağımızın da böyle konuları, sorunları, temaları vardır. Bunlar bugün bile insanlığın malıdır. İşte bu romanımı yazarken, öncelikle böyle bir ana konudan, ana temadan yola çıktım.

— Gerçekten de Yaşar Kemal, bu romanında, çağımızın en büyük sorunlarından birini işliyordu: Sömürü ve sömürgecilik. Ve bunun karşısında dünyamızda büyük boyutlara ulaşan kurtuluş ve bağımsızlık kavgası. Tarih boyunca gelişip gelen ve çağımızda en son aşamasına varan bu tema, gerçekten de insanlığın ana temalarından biriydi. Ama yalnızca bu mu? Bu romanda çok başka nitelikler de vardı.

— Yalnızca bu olur mu? Bu romanı düşünürken benim için önemli olan bir başka sorun da anlatım sorunuydu, biçim sorunuydu. Nasıl ederdim, hangi biçimde yazardım da, bu romanımla anlatmak istediklerimi, bütün insanlara, büyük küçük, köylü kentli herkese, aynı biçimde, aynı etkinlikte derdimi anlatabilirdim? Benim için zor olan da buydu. Çünkü bizden önce gelenlerin ne yaptığını biliyordum. Örneğin Homerosun bir anlatış biçimi vardı. Masalların, türkülü hikayelerin, Dede Korkutun, Köroğlunun ve daha nicesinin birer anlatım biçimleri vardı. Öyle ki, o çağlardan bu çağlara gelerek, büyüklü küçüklü herkesin, bütün halkların kolayca anladığı bir özellikti, bir biçimdi bu. Öylesine düz, öylesine yalın bir anlatım ki, bütün insanların bu yapıtları anlamamalarına olanak yok. Müthiş bir şey. Bu, gerçekten, bir anlatım tekniği sorunudur. Ben de denedim bunu. Daha önce. Bu son romanımdan çok daha önce denedim. İnce Memedin birinci cildini, köylü de, kentli de, çocuk da, herkes anlayabilir. Bunu Fransada, bir Fransız eleştirmeni, Anne Philipe de çok iyi anlamış ki, şöyle dedi: “İşte bir roman ki, köylü de, kentli de, çocuk da, aydın da aynı ölçüde anlayabilir ve tat alabilir.”

Öncelikle sorun, anlatımın yalınlığı sorunudur. Nedir bu yalınlık? Büyük klasik yapıtlarda, halk yapıtlarında, epopelerde bir tek sözcük, bir tek gereksiz betimleme bulamayız. Hepsi, her şey, hikayenin içindedir. Sanatçı hepsini hikayesine yedirmiştir. Ben bunu Köroğlundan öğrendim. Nasıl mı öğrendim? Şimdiki modern romanlarda olduğu gibi, durup dururken bir betimleme yoktur onlarda. Eğer bulutu anlattıysa yağmur mutlaka yağacaktır, ya da “yağmadı yağmur, bizi aldattı gitti bulut,” diyecektir anlatıcı. Her anlattığının mutlaka ve mutlaka bir işlevi olacaktır hikayede. Hep biliriz: Köroğlunu Bolu Beyi yakalatır hikayede. Köroğlu, çoban kılığına girmiştir. “Ben bir çobanım, Köroğlu değilim,” der. Bolu Beyinin adamlarından, Köroğlunu tanıyan biri, ısrarla bu adamın, bu çobanın Köroğlu olduğunu söyler. Tartışma uzun sürer. Çoban, “ben Köroğlu değilim,” der. Bolu Beyinin adamı, “Bu çoban Köroğludur,” der, diretir. Sonunda Bolu Beyi, adamına der ki: “Bu çobanın Köroğlu olduğunu kanıtla öyleyse,” der. “Peki,” der Beyin adamı. “Bir ekin tarlası bulalım, bu adamı tarlaya bırakalım, eğer Köroğlu ise ekine basmaz, direkler kalır oracıkta; değilse çiğner geçer.” Ve ilk kez, anlatıcının coşkunluğa kapıldığını gördüm bu hikayede. Birdenbire, “göcek olmuş ışığa batmış bir ekin tarlası çıktı önlerine,” diye başlar anlatıcı. Önlerine çıkan ekin tarlasını uzun uzun anlattıktan sonra, sözü şöyle bağlar: “Ve Köroğlunu bıraktılar, adamı bıraktılar ekin tarlasına, tarlanın ortasına bir adım atamadı, tarlanın kıyısında direkledi kaldı. Köroğlu olduğu anlaşıldı. Kollarına zinciri vurdular,” der.

— Bu biraz da sözlü edebiyatın bir özelliği. Çocuk edebiyatının en büyük özelliklerinden de biri. Bana öyle geliyor ki, çocuk edebiyatı ile sözlü edebiyat arasında büyük yaklaşımlar var. Çocuk, anlatılandan hoşlanıyor. Öyle ki, okuduğunu bir başkasına da anlatabilsin. Ama çağdaş, modern roman, çok başka boyutlara ulaştı. Yazılı edebiyatın geçirdiği aşamalar ve dünyada ulaştığı noktalar, elde ettiği büyük sonuçlar var.

— Bugünkü dünya romanında, çağdaş yazar, bir dağın karşısına geçti mi, oturup kırk sayfa anlatabiliyor dağı, yahut kapıyı. Balzac, Flaubert, Şolohov, hatta Faulkner. Ben de bunların içindeyim. Demirciler Çarşısı adlı romanımda oturup beş sayfa Düldül Dağını anlatıyorum. Bu bir gereksinmedir. Çağımız insanının bir gereksinmesidir. Ancak, bu gereksinme, anlatım sanatında, anlatım ustalığında daha çok yenidir, hamdır. Bundan önceki sözlü edebiyatın geleneksel destanları, halk hikayeleri, masalları, bütün bu eski klasikler, suyun altında kırk bin yıl kalmış, arınmış, düzleşmiş çakıltaşları gibidir. Elbette bizim yeni roman da zamanla bunlar gibi arınacaktır.

— Bu genel açıklamalardan sonra sözü artık Filler Sultanı ile Kırmızı Sakallı Topal Karınca’ya getirebildik.

— Tamam. Şimdi, bu Filler Sultanı ile Kırmızı Sakallı Topal Karınca adlı romanımda işlediğim ana tema, ana konu, ana sorun, çağımızın yarattığı ve alabildiğine geliştirdiği, artık bütün halklara, bütün insanlığa mal olmuş büyük bir sorundur, büyük bir temadır. Sömürülenlerle sömürücüler arasındaki büyük çelişki, çağımızdaki kadar hiç bir çağda böylesine belirgin hale gelmemiştir. Bunu anlatıyorum ben bu romanımda, bu korkunç çelişkiyi.

— Bu büyük çağdaş çelişkiyi Yaşar Kemal bu romanında fillerle karıncalar arasında geçen amansız bir savaş biçiminde simgeliyor. Fakir Baykurt, çocuklar için yazdığı Sakarca adlı romanında, eski bir halk masalını alıp işlemişti. Yaşar Kemal de, filleri karıncaları anlatan böyle bir halk hikayesinden yola çıkmış olabilirdi.

— Bu romanımda fillerle karıncaları anlatıyorum. Karıncalarla filler hikayesi, elbette halkın yarattığı bir hikayedir. Küçük bir hikaye. Ben bu hikayeyi aldım işledim. Belki bu hikaye çağlar önce Anadoluda uydurulmuştu. Bir küçücük hikaye olarak günümüze kadar geldi ve benim elime geçti. Çünkü sömüren güçlü azınlıkla, sömürülen ve güçsüz sanılan çoğunluk, her çağda vardı. Ama bu çelişki, günümüzde alabildiğine yoğunlaştı, keskinleşti, somutlaştı. Çok yürekten söylüyorum, bu konuyu alıp işlemeseydim, mutlaka bir başka sanatçı çıkıp bu konuyu yazacaktı. Şimdi ben bu konuyu yazmakla bir başyapıt yazdığımı söylemek istemiyorum. Her yiğidin bir yoğurt yiyişi olduğu gibi, her sanatçının da bir işleyiş biçimi vardır. Örneğin Faustu önceden çok kişi yazmış, ama ancak onu Goethe adında bir usta sanatçı yazdıktan sonra Faust olmuştur. Böyle söylemekle, bu konuyu kötü işlediğimi de söylemek istemiyorum.

— Bu romanda çok önemli bulduğum bir başka özellik de, anlatımda varılan yalınlıktı. Yaşar Kemal’in Demirciler Çarşısı gibi, Yusufçuk Yusuf gibi, içinde bin türlü anlatım ustalığı olan büyük soluklu romanlardan sonra birdenbire bu kadar yalın, süsten, betimlemelerden, ince ayrıntılardan bu kadar arındırılmış bir anlatıma döneceğini, sözlü edebiyat geleneğine bu kadar yaklaşacağını doğrusu düşünemezdim. Çocuklar için yazılan soylu yapıtların en büyük özelliklerinden biri bu olmalıydı. Alabildiğine yalın bir anlatım. Bu romanda olduğu gibi.

— Bu romanımı yazarken, yukarıda söylediğim destanların, halk hikayelerinin anlatım biçimini seçtim. Ayrıntıları, betimlemeleri hikayeye yedirdim. Tıpkı yukarıda Köroğludan verdiğim örnekte olduğu gibi, hikayenin anlatımının dışında kalmış hiçbir öğeyi, anlatımıma sokmadım. Bir su nasıl akarsa, unsursuz, başka öğesiz nasıl akarsa, hikayemi öyle anlatmaya çalıştım. Bunu başardığımı sanıyorum. Bu tür anlatımla, çok eski deneylerim var. Gençliğimde ben de bir anlatıcıydım. Modern romanla tanışınca, elbette kafamda ve anlatış biçimimde birtakım değişmeler oldu. Ama gereksinince, epik biçime rahatça geçebildiğimi sanıyorum. Aldığım konu ve işleyiş biçimimden dolayı, bu son romanımı, köylüsü de kentlisi de, aydını da, herkes anlayacaktır. Özellikle çocuklar çok iyi anlayacaktır.

— İnce Memed’in özellikle ilk cildi de yine böyle çok açık, çok yalın bir anlatımla yazılmıştı. Yaşar Kemal’in en çok satılan, okunan, sevilen kitabı da bu oldu. Başka dillere de yanılmıyorsam en çok bu kitap çevrildi.

— İnce Memedde, modern romanla epik roman biçimini bağdaştırmaya çalıştım. Bu romandan bir sonuç aldım, Türkiyede ve bütün dünyada; bu romanımın Türkiyedeki satışı üç yüz binin üstünde. İngiltere, Fransa, İsveç, Finlandiya, Norveç gibi ülkelerde ‘best seller’ oldu. Bu yıla, daha yoğun bir biçimde dönmek zorundaydım. Ve çağımızın en korkunç çelişkisini bu epik yolla işlemek zorundaydım. Doğanın en büyük hayvanı olan fili sömürücü olarak aldım. Benden önce halk, bu zavallı garip hayvanı, ona düşmanlığından değil, sırf iri gövdesinden ötürü, sömürücüye simge olarak almış. Salt sömürücünün iriliğini göstermek için. Sömürülenlerin çokluğunu, çalışkanlığını, yaratıcılığını göstermek için de halk karıncayı almış. Bu benim için dehşet bir şeydi. İyi anlatılabilirse, çocuklar da, büyükler de, bu iki hayvanın çelişik görünüşünden, çağımızın en büyük, en korkunç çelişkisini kolaylıkla anlayabilirdi. Neye üzülüyorum biliyor musun, bu kitabı okuduktan sonra, özellikle de çocuklar, filleri belki hiç sevmeyecekler. Bu bana çok dokunuyor. Ne yapabilirdim ki? Oysa filler, bugünkü sömürücüler kadar ne korkunçtur, ne zalimdir, ne özgürlük düşmanıdır, ne de işkencecidirler. Eğer insan soyunun bu en zaliminin simgesini, benzerini hayvanlar arasında arayacak olsaydım, belki timsahları bulurdum, boa yılanlarını bulurdum. Yok yok, sanmıyorum ki, yer yüzünde bu zalimleri simgeleyecek korkunçlukta bir hayvan türünü bulabilelim. Halk, karıncayla fili uygun görmüş, ben de onların simgeleyişlerini bozmadım.

— Çocuklar için yazılan yapıtların, öncelikle ilginç olması da gerekiyor. Benim sözüm değil bu. Ama yürekten katıldığım bir yargı. Çocuğa çok ilginç yapıtlar vermedikçe, onun ilgisini uyanık tutmadıkça, hiçbir şeyi ona okutamayız sanıyorum.

— Yalnız çocuklar için yazılan yapıtlar değil, büyükler için yazılanlar da çok ilginç olmalıdır. Dünyada her şey ilginçtir aslında. İlginç olmayan şey var mı? Şimdi, bir kere, konudan gelen ilginçlik var. Bunun yanında bir de, konudaki çelişkiler sorunu var. Örneğin bir fille bir karıncayı ele alırsak, bunların arasında da bir savaş olursa, bu daha da ilginçtir. Örneğin bugün dünyamız sömürücüleri çok güçlü, sömürülenleri, çalışanları çok güçsüz görüyor. Oysa biz biliyoruz ki, karıncalar filleri mutlaka yenecektir. Bu çelişkiyi ortaya koyunca bunu anlamayacak kimse yoktur yeryüzünde. Zaten halk da bu çelişkiyi fil-karınca çelişkisi biçiminde bizden çok önce koymuştur ortaya. Halk, ilginç olanı bulmuştur.

— Bu roman fillerle karıncaların savaşını anlatıyor. Asıl anlatılmak istenense sömürenlerle sömürülenlerin savaşı. Anlatılan bir şeyle bir başka şey simgeleniyor, dile getiriliyor. Alegorik bir roman. Anlatılan olaylara günümüzde çok rastlıyoruz. Özellikle Türkiye’de.

— Bu romanda, karıncaların kişiliklerini, yaratıcılıklarını ellerinden alabilmek için filler önce karıncalara özdillerini unutturmaya çalışıyorlar. Fil okulu açıyorlar. Karıncaları filleştirme okulu. Romandaki bu görüntünün benzerini Türkiyede her zaman görebiliriz. Türkiyede de az mı karıncayı fil yapma okulu var? Emperyalizmin baş amacı da insanları kendi kendilerine karşı yabancılaştırmaktır. Karıncayı fil yapma, onlara kendi özdillerini bile unutturma çabaları. Karıncayı filleştirme okulları, borazanlar, kitle haberleşme araçlarıyla beyin yıkayıcı her türlü yayın yapılıyor ama sonunda bütün bunlar karıncaları gene de özbenliğinden koparamıyor ve karıncalar sonunda filleri yenilgiye uğratıyor. Biz de inanıyoruz ki, çağımız insanlığı, kendisini kendisine karşı yabancılaştırmaya çalışanlara yenilmeyecektir. İnsanlığı insanlıktan çıkarmak için çağımızda öylesine çabalar harcanıyor ki, şöyle ilk bakışta karanlık, korkunç, umutsuz bir duvarla karşılaşıyoruz. Ama biliyoruz ki, bunun yıkılışı yakındır. Öyle sanıyorum ki, çağın bu en korkunç, bu en büyük sorununu bu romanımda oldukça simgeleyebildim.

— Peki, bu romanı okuyan çocuklarda, bu romandan kalan ne olacaktı?

— Yukarıda söylediğim gibi, üzüldüğüm gibi, çocuklar yine de fillerin kişiliklerine düşman olmayacaklardır bence. Filleri bu çağdaş canavarların simgesi yaptım diye filleri gerçekten birer canavar olarak görmeyeceklerdir sanırım. Benim burada attığım taş, dediğim kuşu mutlaka vuracak gibime geliyor. Çocuklar neyin değişmesi, kimlerin ortadan kaldırılması gerektiğini açık seçik bilecekler ve sonunda fillere haksızlık ettiğimi anlayacaklardır. Bu konuda çocuklara çok güveniyorum.

— Yaşar Kemal’in özellikle son yapıtlarına bakılacak olursa, çocuğun önem kazandığı, birdenbire öne geçtiği görülür. ‘Çocuklar insandır’ adlı röportajda çocuklardı anlatılan. Yılanı Öldürseler ve Al Gözüm Seyreyle Salih adlı son iki romanda da bütün olaylar çocukların çevresinde geçer. Bu son roman ise özellikle ve bütünüyle çocuklar için yazılmış bir roman.

— Bütün dünyada insanlar, bugünkü eğitimin, artık insanları eğitmeye yetmediğini çok iyi biliyor. Yeni bir eğitim biçimi arıyor insanlarımız. Sömürü düzeninin eğitimi, yıktı bitirdi insanlarımızı. Biliyoruz, görüyoruz ki bu eğitim, insanları koşullayan bir eğitimdir. Özgürlük çağının eğitimi ise bambaşka olacaktır. Biz bir değişen çağın eşiğindeyiz. İnsanın gerçeğine varma çabamız gittikçe yoğunlaşırken, insan kısmının çocuk takımını nedense çok ihmal etmişiz. Beni deli eden bir davranış var: İnsanlarda; analarda, babalarda, öğretmenlerde gördüğüm bir davranış bu: Çocuklara ayrı yaratıklarmış gibi bakıyorlar. Şimdiye kadar da hikayede, romanda, masalda, şiirde, çocuk gerçeğine eğilmek gereğini çok az kişi duymuş. Daha önce de söylemiştim, benim için çocuk-büyük ayrımı söz konusu değil. Benim çabam, daha çok, çocukların anlayacağı bir roman türü geliştirmek değil, asıl çocukları araştıran romanlar, hikayeler yazmaktır.

— Böyle düşündüğüne göre, Yaşar Kemal’in çocuklara yönelik başka tasarıları, çalışmaları da olmalıydı.

— Elimde yine çocuklar üstüne düşünülmüş bir roman var. Bunu da çocukların anlamasını çok istiyorum. Eğer çocukların kolaylıkla anlayacağı bir roman yazamıyorsam, bu olsa olsa benim yazarlık güçsüzlüğümdendir. Yahut da çağımız anlatım sanatının bu düzeye erişmediğindendir. Ayrıca Kimsecik adlı yarı otobiyografik bir romanım daha var elimde. Belki hepsini tasarladığım sıra içinde yazamam, bilmiyorum, ama şu anda kafamda çocuklar üstüne tasarlanmış beş roman konusu hazır. Türk Edebiyatının birçok değerli yazarının da bu konuya eğilmelerini çok isterim.

— Şu son iki yıldır, çocuk edebiyatımız konusunda oldukça önemli atılımlar, girişimler var. Birçok usta yazarımız çocuklar için kitaplar yazıyorlar.

— Birçok yazarımızın bu konuya eğilmeleri benim için mutluluktur. İnsanlık çocuk sorununu çözümlemeden varabileceği hiçbir yere varamayacaktır. Örneğin, yaşayarak eğitimi gerçekleştirmek, eski eğitim düzenine karşı böyle bir eğitim düzenini kurmak, insanlığın birçok sorununu, daha baştan çözmek demektir. Onun için, çağımızda her yazarın çocuk sorununa eğilmesi gerekir. Romanları, hikayeleri okuyunca, filmleri, tiyatroları görünce, kendimizi çocuksuz bir dünyada sanıyoruz. Her şey var bunlarda, ama çocuk yok. Sanki bu yazarların hiçbiri çocuk olmamış gibi. Oysa ben hiçbir insanın çocukluğundan kurtulabildiğini sanmıyorum. Ben, çocuk sorununa bütünüyle eğilelim diyorum. Al Gözüm Seyreyle Salihi de, Yılanı Öldürseleri de çocukların okuyabileceğini pek sanmıyorum. Ve şimdi bunu, bu romanlarımın eksikliği olarak görüyorum. Ama gene de içimde bir umut var. Ben de koşullanmış olarak söylüyorum bu sözü, ve diyorum ki, çocuklara götürebilsek, belki çocuklar da anlardı bu romanları. Yani demek istediğim şu: Her derdimizi, psikolojik olsun, sosyolojik olsun, en çapraşık sorunumuzu bile çocuklara ve insanlara anlatabiliriz. Buna inanıyorum. Bu bir çaba işidir, ustalık işidir, insanlık işidir.

17.01.1977

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir