ETIENNE BALIBAR: BURJUVALAR İŞLER YOLUNDAYKEN MİLLİYETÇİ, HATTA YURTSEVERDİRLER

IRKÇILIK VE MİLLİYETÇİLİK

Kuşkusuz abartıyorum, ama çok da değil. Kuşkusuz burjuvalar milliyetçi, hatta yurtseverdirler. Kuşkusuz her türlü etnik olaydan fayda sağlarlar. Ama… daha çok işler yolundayken milliyetçidirler. 18. yüzyılda İspanyollara karşı bağımsızlık savaşı sürdürürken bir yandan da onlara silah satan Amsterdam burjuvalarını unutmayalım.

Irkçı örgütler milliyetçiliği sahiplenerek ve iki kavramın (ırkçılığın ve milliyetçiliğin) birbirine indirgenemeyeceğini ilan ederek en çok da ırkçı olarak nitelenmeyi reddederler. Bu bir gizleme taktiği midir, yoksa ırkçı tutumun doğasında bulunan bir kelimelerden korkma semptomu mudur? Aslında, ırk ve ulus söylemleri bir inkâr biçimi altında da olsa hiç bir zaman birbirinden çok uzak olmamıştır; böylece ulusal topraklarda “göçmen”lerin varlığı “Fransız karşıtı bir ırkçılığın” nedeni olacaktır. Kelimelerdeki bu dalga­lanma bize, milliyetçiliğin belli siyasal hareketlerde örgütlenmesinin, en azından kuruluşunu tamamlamış bir ulusal devlette ırk­çılığı kaçınılmaz olarak gözden sakladığını telkin etmektedir.

Tarihçilerin, en azından bir kısmı, bu noktadan hareketle ırk­çılığın —kuramsal söylem ve kitle görüngüsü olarak— modern çağda her yerde var olan “milliyetçilik zemininde” geliştiği savını öne sürmüşlerdir.1 Şu halde milliyetçilik ırkçılığın tek nedeni değilse de ortaya çıkışının belirleyici koşuludur. Şöyle de diyebiliriz: İktisadi (krizlerin sonucu) ya da psikolojik (kişisel kimlik ya da kolektif aidiyet duygusundaki çelişiklik) açıklamalar milliyetçiliğin sonuçlarını ya da önvarsayımlarını aydınlattıkları ölçüde anlamlıdır.

Kuşkusuz böyle bir sav, ırkçılığın nesnel biyolojik “ırklar”ın varlığıyla hiçbir ilgisi olmadığını onaylamaktadır.2 Bu sav ırkçılığın tarihsel ya da kültürel bir ürün olduğunu, dolambaçlı bir yol­dan olsa da ırkçılığı insan doğasının değişmez bir şartı haline getirmeye yönelen “kültürcülerin” açıklamalarının çeşitli anlamlara çekilebilirliğinden de kaçınarak gösterebilmektedir. Irkçılığın psi­kolojisinin yine tamamen psikolojik olan açıklamalar yoluyla yorumlandığı çemberi kırmak gibi bir avantajı da vardır. Nihayet, sanki ırkçı hareketleri hesaba katmadan, yani bunlara yol açan ve çağdaş milliyetçilikten (özellikle de emperyalizmden)3 ayrılamayacak olan toplumsal ilişkilere dek uzanmadan milliyetçiliği olduğu gibi tanımlamak mümkünmüşçesine, ırkçılığı, milliyetçilik zemininden ayrı bir yere yerleştirmeye özen gösteren diğer tarihçilerin yumuşatma stratejilerine oranla eleştirel bir işlevi yerine getirmektedir. Bununla beraber tüm bu güçlü nedenler, ne ırkçılığın milliyetçiliğin kaçınılmaz bir sonucu olmasını ne de daha ziyade açık ya da gizli bir ırkçılığın varlığı olmadan milliyetçiliğin tarihsel olarak imkânsız olmasını zorunlu kılar.4 Kategorilerin ve eklemlenmelerin belirsizliği süregitmektedir. Bunun her türden kavramsal “saflığı” etkisiz kılan nedenlerini uzun uzun aramaktan çekinmemeliyiz.

Geçmişin Bugündeliği

20. yüzyılın bu son döneminde, yarı resmi tanımlardaki ırkçılık anlayışımızı hangi modellere göre oluşturduk? Bu modeller, kısmen Nazi antisemitizmi, sonra Amerika Birleşik Devletleri’nde Siyahlara karşı (uzun bir kölelik cefası olarak algılanan) ayrımcı­lık ve nihayet fetihlerin, savaşların ve sömürge egemenliklerinin “emperyalist” ırkçılığıdır. Bu modeller üzerine (demokrasi savunusu, insan hakları ve yurttaşlık hakları, ulusal kurtuluş politika­larına bağlı bir biçimde) kuramsal olarak düşünüldüğünde bir dizi ayrım ortaya çıkmıştır. Soyutluklarına rağmen bu ayrımları hatırlayarak başlamak yararsız değil, çünkü bunlar neden arayışlarının yöneldiği doğrultuları göstermektedirler ve az çok ifade edilen bir düşünceye göre sonuçların ortadan kaldırılması nedenlerin ortadan kaldırılmasına kesin olarak bağlıdır.

Karşılaştığımız ilk ayrım kuramsal (ya da öğretisel) ırkçılık ve kendiliğinden ırkçılık (ırkçı “önyargı”) ayrımıdır. Bu ikincisi kimi zaman bir kolektif psikoloji görüngüsü olarak kimi zaman da az çok “bilinçli” bir bireysel kişilik yapısı olarak değerlendirilmekte­dir. Bu konuya daha sonra döneceğim.

Daha tarihsel bir bakış açısından, sömürgeci ırkçılığın tersine, antisemitizmin tek oluşu ya da yine —ABD’de— siyahların ırk olarak ezilmesi ile göçmen “etnik gruplara” yönelik ayrımcılığı farklı yorumlamak gerekliliği, beraberinde az çok idealleştirilmiş bir ayrımı getirmektedir. Bu (ulusal alanda azınlıklaşmış bir nüfusa yöneltilmiş) iç ırkçılık ile (yabancı düşmanlığının bir uç biçi­mi olarak değerlendirilen) dış ırkçılık arasındaki ayrımdır. Bu ayrımın ulusal sınırları verili bir ölçüt olarak varsaydığını ve sınır kavramının diğer yerlerden daha ikircil hale geldiği sömürge sonrası koşullarına ya da (Kuzey Amerika’nın Latin Amerika üzerin­deki egemenliği gibi) yarı-sömürge koşullarına uygun düşmeme tehlikesi taşıdığını kaydedelim.

Irkçı söylemlerin çözümlenmesinde görüngübilimsel ve semantik çözümleme yöntemlerinden yararlanıldığından beri, “öteki”ne atıfta bulunan ya da “ötekinden korkan” bir ırkçılığa karşı, bazı ırkçı tavırları, kendine atıfta bulunan tavırlar olarak nitelemek yararlı gibi görünmektedir. Birinci tip ırkçılar fiziksel ve sembolik şiddet kullanan, kendilerini üstün bir ırkın temsilcileri olarak gör­me önyargısını taşıyan ırkçılardır; bu ikinci tip ırkçılıktaysa, tersine, ırkçılığın ya da daha iyi bir deyişle ırklaştırma sürecinin kurbanları, aşağı ya da meşum bir ırka atfedilenlerdir. Bu nedenle so­run yalnızca ırklar mitinin nasıl oluştuğunu bilmek değil, aynı zamanda ırkçılığın bu mitten ayrılmaz olup olmadığını bilmektir.

Siyasal çözümleme ister güncel olaylara uygulansın ister geçmiş olayların doğuşunu yeniden kurmaya çalışsın, kurumsal bir ırkçılığın ve sosyolojik bir ırkçılığın karşılıklı paylarını tahmin etmeye çalışır. Bu ayrım kuramsal ırkçılık ve kendiliğinden ırkçılık ayrımıyla büyük ölçüde uyum içindedir (nitekim tarihte, öğretisel bir doğrulama olmadan ırksal ayrımcılığı hedefleyen devlet ku­rumları olduğunu düşünmek ya da göstermek güçtür); fakat onun­la kayıtsız şartsız örtüşmez, çünkü hem bu doğrulamalar bir ırk mitolojisi dışındaki kuramsal ideolojilerden ödünç alınabilir, hem de sosyolojik ırkçılık kavramı dikkatimizi ırkçı nitelikteki kolektif hareketlere çekerek önyargı psikolojisinin ilerisine giden dinamik bir konjonktür boyutu taşır. Kurumsal ırkçılık ve sosyolojik ırkçılık alternatifi bizi, devlette ırkçılığın varlığıyla bir devlet (resmi) ırkçılığının kurulmasını ayıran farkları hafife almamamız gerektiği konusunda uyarır. Aynı zamanda bazı toplumsal sınıfların ırkçılıktan etkilenmeye daha yatkın olduklarını ve bunların, belli bir konjonktürde ırkçılığa kazandıracakları biçimleri araştırmanın önemli olduğunu da telkin eder. Ancak temelde bu, özellikle yansıtma ve inkâr stratejilerini dile getiren yanıltıcı bir alternatiftir. Her tarihsel ırkçılık, hem kurumsal hem de sosyolojiktir.

Sonuç olarak Nazizm ile sömürgeci ırkçılığın ya da ABD’deki ayrımcılığın karşılaştırılması, (dışlayıcı) bir imha ya da tasfiye ırkçılığı ile (kapsayıcı) bir baskı ya da sömürü ırkçılığı ayrımını büyük ölçüde dayatmaktadır. Bunlardan ilki toplumsal gövdeyi aşağı ırkların temsil ettiği tehlike ya da pislikten arıtmayı amaçlarken diğeri tersine, toplumu hiyerarşize etmeye, bölümlemeye niyetlidir. Fakat aynı zamanda öyle görünüyor ki, en uç olaylarda bile bu iki biçimden hiçbiri saf bir durumda varolmuyor: Böylelikle Nazizm imha ile toplama kamplarına sürgünü, “nihai çözüm” ile köleliği birleştirmiş; sömürgeci emperyalizm de hem zorunlu çalışmayı, kast rejimlerinin kurulmasını ve etnik ayrımcılığı, hem de “soykırımları” ya da sistematik katliamları uygulamıştır.

Aslında bu ayrımlar ideal olarak saf yapı ve hareket tarzı tiplerini sınıflandırmaya yaramaktan çok tarihsel yörüngeleri bulmaya yarar. Bunların göreli uygunlukları bizi, değişmez bir ırkçılığın değil, açık bir durumlar spektrumu oluşturan ırkçılıklar’ın varolduğu gibi sağduyulu bir saptamaya, ayrıca entellektüel ve siyasal olarak kaçınılmaz olabilecek bir çekinceye götürmektedir. Bu çekince şudur: Belirli bir ırkçı biçimlenmenin sabit sınırları yoktur; o kendi potansiyelinin, aynı zamanda tarihsel durumların, toplum­sal oluşumdaki güç ilişkilerinin olası ırkçılıklar spektrumunda yer değiştireceği bir evrimin bir anıdır. Son noktada ırkçılığın varolmadığı çağdaş ülkeler bulmak (özellikle de egemen kültürün ırkçılığın açıkça ifade edilmesini yasakladığını ya da şiddetli “eyleme geçiş”in adalet aygıtı tarafından şöyle böyle bastırıldığını sapta­mak tatmin edici gelmiyorsa) güçtür. Bununla beraber hiç bir ayrım olmaksızın, hepimizin “ırkçı toplumlarda” yaşadığımız sonucuna varılmayacaktır. Ancak bu ihtiyat bir mazerete dönüşmemelidir. Ve işte tipolojilerin ötesine geçme zorunluluğunun ortaya çıktığı yer burasıdır. Irkçılık, tek bir tip olmaktan ya da biçimsel kategorilerde sınıflandırılacak özel vakaların yan yana getirilmesi olmaktan çok (yol ağızları, gizli evreleri ve büyük çıkışlarıyla) kesinlikle çizgisel olmayan, modern insanlık durumlarıyla bağlantı kurup onlardan etkilenen, bizzat tekil bir tarihtir. İşte bu nedenle Nazi antisemitizminin ve sömürgeci ırkçılığın, hatta köleliğin sembolleri ne şu ya da bu “ırkçı patlamanın” katışıksızlık ve tehlikelilik derecesinin ölçülebileceği modeller olarak ne de tarihte ırkçılığın yerini sınırlayan olaylar ya da dönemler olarak hatırlan­malıdır. Bunlar her zaman etkin, kısmen bilinçli kısmen bilinçsiz ve güncel koşullardan doğan hareket ve tutumları yapılandırmaya katkıda bulunan oluşumlar olarak değerlendirilmelidir. Burada paradigmatik bir olgunun altını çizelim: Güney Afrika’nın apartheid’ı, değindiğimiz üç oluşumun (Nazizm, sömürgecilik, kölelik) çizgilerini birleştirmektedir.

Gerisi iyi biliniyor: Nazizm’in yenilgisi ve kampların imha edildiği haberi yalnızca, günümüz dünyasında, evrensel olduğu iddia edilen kültürün bir parçasını oluşturan bir bilinçlenmeyi (her ne kadar bu bilinç kendi içeriğiyle eşit değilse ve kendi içeriğin­den emin değilse de; kısacası bir bilgiden başka bir şeyse de) hızlandırmakla kalmadı. Aynı zamanda tüm yasaklar gibi iki yönlü sonuçlara yol açan yarı hukuksal yarı ahlaksal bir yasağı da getirdi: Bu sonuçlar çağdaş ırkçı söylemin, Nazizm’in (“dil sürçmeleri” dışındaki) tipik ifadelerini değiştirmesi gerekliliğinden, kendisini Nazizm açısından, ırkçılığın öteki’si olarak gösterme olasılığına ve nefretin Yahudiler’den başka “nesnelere” kaydırıl­masından, Hitlerciliğin kayıp gizlerinin karşı konulamaz çekici­liğine dek uzanmaktadır. Genç “dazlak” çetelerinin zavallı bile olsa Nazi taklitçiliğinin (ki bu görüngü bana hiçbir zaman marjinalmiş gibi görünmedi) “mahşer”den sonraki üçüncü kuşak için günümüz ırkçılığının bağrında, kolektif hafızanın biçimlerinden birini temsil ettiğini, ciddiyetle inanarak belirteceğim; ya da ko­lektif hafızanın, günümüz ırkçılığının güç çizgilerini belirlemeye katkıda bulunma biçimlerinden birini temsil ettiği söylenebilir. Bunun anlamı günümüzde ırkçılıktan, sadece onu bastırma ya da vaaz yoluyla kurtulmaya umut bağlanamayacağıdır.

Kuşkusuz hiçbir tarihsel deneyim yeniden etkin hale gelme gücüne kendinde sahip değildir ve seksenli yıllardaki ırkçılığın, sözlü Nazizm karşıtlığı ile söylenmeyen ve mitsel yeniden üretim arasında gidip gelişlerini yeniden yorumlayabilmek için, hedeflediği kolektiviteleri, onların eylemlerini ve tepkilerini hesaba katmak gerekir. Çünkü ırkçılık, ırkçı kişilerin basit bir hezeyanı değil toplumsal bir ilişkidir.5 Ne ki güncellik geçmişin tekil izlerinde düğümlenir. Böylelikle ırksal nefretin Magrip ülkelerinden gelen göçmenlerde sabitlenmesinin, antisemitizmin klasik çizgilerini ne anlamda yeniden ürettiği sorusu sorulduğunda, ne sadece Avrupa’daki Yahudi azınlıkların 19. ve 20. yüzyılların dönüm noktala­rındaki durumlarıyla bugünün Fransası’ndaki “Arap-İslam” azınlıkların durumları arasındaki analojiye işaret etmek ne de bunları bir toplumun (ya da daha çok onu oluşturan bireylerin) sıkıntılarının ve hüsranlarının yine o toplumun bir parçasına yansıtıldığı soyut bir “iç ırkçılık” modeline atfetmek yeterli olacaktır. Bu nefretin nasıl türediğini, antisemitizmin “Yahudi kimliği”nin ötesinde tekrarlanmasının Fransa’ya özgü nedenlerinden ve Hitler’le öne fırlamasından yola çıkarak sorgulamak gerekir.

Sömürgeci ırkçılığın devamı hakkında da aynı şeyler söyle­necektir. Etrafımızda bunun her yere sinmiş etkilerini bulmamız güç değildir. Bunun nedeni öncelikle doğrudan Fransız sömür­geciliğinin tümüyle yok olmamış olmasıdır (bazı “topraklar” ve bunların yarı-yurttaş statüsündeki “yerlileri” sömürgelikten kurtulma sürecini atlamışlardır). Daha sonraki neden ise, yeni-sömürgeciliğin bilmezlikten gelinemeyecek büyük bir gerçeklik oluşudur. Ve son olarak günümüz ırkçılığının ayrıcalıklı “nesneleri”, eski Fransız sömürgelerinden gelen işçiler ve onların aileleri, sömürgeleşmenin ve sömürgelikten kurtulmanın ürünleri olarak ortaya çıkmışlar ve böylelikle hem imparatorluk dönemine ait bir horgörünün devamını, hem de bir hayali öç alma sabit fikrini değilse de, yitirilmiş bir egemenliğin yurttaşlarının duyduğu hıncı kendilerinde toplamayı başarmışlardır. Fakat durumun özelliğini belirtmek için bu devamlılıklar yeterli değildir. Bunlar daha geniş tarihsel eğilimlerin ve olayların ulusal zeminde (toplumsal gruplara, ideolojik konumlara göre farklı şekillerde) düşünülmesinin (Sartre’ın deyişiyle) aracılığındadırlar; (Althusser’in deyişiyle) bu düşünmeyle üst-belirlenmişlerdir. Burada da, her ne kadar Nazizm’den tamamen farklı bir kipliğe göre de olsa, bir kopuş yer almıştır. Daha doğru bir deyişle, çok uzun bir tortulaşma ve gö­rece hızlı fakat son derece ikircil bir kopuş.

Sömürgeci ırkçılığın, “dış ırkçılığın” mükemmel bir örneğini oluşturduğu sanılabilir; bu tür ırkçılık, korku ve horgörüyü birleştiren yabancı düşmanlığının uç bir varyantı olup sömürgecilerin, kalıcı bir düzen kurmuş olma iddialarına rağmen bu düzenin tersyüz edilebilecek bir güç ilişkisine dayandığının bilincinde ol­malarıyla yaşatılır. Sömürgeci ırkçılık ve antisemitizm arasındaki birçok antitez, baskı ve (Naziler’in “nihai çözümü”nü retrospektif olarak tüm antisemitizm tarihine yansıtmaya teşvik eden) imha arasındaki farka olduğu kadar bu ayırt edici niteliğe de dayanmaktadır. Böylelikle bağdaşmama eğiliminde olan iki tip olacaktır (ki bu da bazılarının, birazcık Yahudi milliyetçiliğiyle, “antisemitizmin bir ırkçılık olmadığını” söylemelerine fırsat verir): Bir yanda yalnızca “asimile” olmakla kalmayıp başlangıçlarından bu yana Avrupa uluslarının ekonomilerinin ve kültürlerinin tümleyici bir parçasını oluşturmuş olan bir iç azınlığı safdışı bırakmaya çalışan bir ırkçılık; diğer yanda ise zorla kuşatılmış bir çoğunluğu yurttaşlıktan, egemen kültürden, toplumsal otoriteden hem fiili hem de hukuksal olarak dışlamaya devam eden, yani sınırsızca “dış­layan” bir ırkçılık vardır (fakat tersine bu dışlama “paternalizmi”, “yerli” kültürlerin yok edilmesini ve sömürgeleştirilmiş ulusların “seçkinleri”ne sömürgecilerin düşünce ve yaşam biçimlerinin dayatılmasını engellemez).

Bununla birlikte sömürgeleştirmede “yerli” halkların dıştalığı ya da daha ziyade ırksal dıştalık olarak temsili, çok eski “farklılık” imgelerini söylemine alsa ve katsa bile, verili durum ile bağlantılı değildir. Aslında bizzat fetih ve sömürgeciliğin, yönetim, zorunlu çalışma, cinsel baskı gibi somut yapılarıyla yarattığı alanda, yani belli bir içeridelik zemini üzerinde üretilmiş ve yeniden üretilmiş­tir. Bu olmaksızın ne yerlilerin asimilasyonu ve dışlanması gibi ikili bir hareketin çelişikliği, ne de sömürgeleştirilmiş olanlara alt­fedilen alt-insanlığın dünyanın paylaşılması döneminde nasıl sö­mürgeci ulusların kendileri hakkında geliştirdikleri imajı belirleyecek kadar ileri gittiği açıklanabilir. Aslında sömürgeciliğin mirası, sürekli dışlaştırma ile “içsel dışlama”nın oynak bir bileşimidir. Bu, emperyalist üstünlük kompleksinin nasıl oluştuğu gözlenir­ken de saptanabilir. Farklı tabiyetlerden (İngiliz, Fransız, Hollan­dalı, Portekiz vb.) sömürgeci kastlar, uygarlığı vahşilere karşı sa­vunma hedefi ile bir “beyaz” üstünlüğü düşüncesini ortaklaşa uy­durmuşlardır. Bu tasvir —”beyaz adamın omuzlarındaki görev”— modern bir uluslarüstü Avrupalı ya da Batılı kimliği kavramının oluşturulmasına önemli bir katkıda bulundu. Aynı kastların, Kipling’in “büyük oyun” dediği şeyi, yani “birinin” yerlilerinin “diğerinin” yerlilerine karşı ayaklanmasını ve birbirlerine karşı, özel bir insanlığa sahip olmakla böbürlendikleri, ırkçılık imajını rakiplerinin sömürgeci uygulamalarına yansıttıkları oyunu, oynamaya devam ettikleri de daha az doğru değildir. Fransız sömürgeciliği kendini “asimile edici”, İngiliz sömürgeciliği de kendini “kültürlere saygı duyan” diye ilan etmiştir. Öteki Beyaz aynı zamanda kötü Beyaz’dır. Her beyaz ulus, manevi olarak “en beyaz”dır: Yani hem en elitist hem de en evrenselcidir; bu açık çelişkiye daha ileride değineceğim.

Sömürgelikten kurtulma süreci hızlandığında bu çelişkiler de biçim değiştirdi. Sömürgelikten kurtulma, kendi idealleri ile karşılaştırıldığında hem eksik hem de saptırılmış olduğundan başa­rıya ulaşamamıştır. Fakat görece bağımsız diğer olaylarla (dünya çapında iletişim ağları ve silahlanma çağına giriş) kesişince yeni bir siyasal alan yaratmıştır; bu sadece içinde stratejilerin oluştuğu, sermayelerin, teknolojilerin ve mesajların dolaştığı bir alan değil, aynı zamanda pazar yasasına tabi olan halkların tümünün fiziksel ve sembolik olarak karşılaştıkları bir alandır. Böylelikle sömür­gecilerin fetih döneminden beri ırkçılığın yapısal boyutlarından bi­rini oluşturmuş olan ikircil içeridelik-dışarıdalık biçimlenmesi, ye­niden üretilmiş, genişletilmiş ve yeniden etkin hale getirilmiş bir hal aldı. Bu biçimlenmenin eski sömürgelerden ya da yarı sömür­gelerden kapitalist merkezlere göçün ortaya çıkardığı “evdeki üçüncü dünya” gibi sonuçlarına işaret etmek alışılmış bir şey olur. Fakat “ırk” ve “etnik grup” tasvirlerinin üzerinde gittiği çizgiyi çizen bu dışarının içselleştirilmesi biçimi, görünürde antitezsel olan içerinin dışsallaştırılması biçimlerinden ancak soyut olarak ayrılabilir. Özellikle de, sömürgeciler iyi kötü çekilip gittikten sonra, kapitalist burjuvaziler ya da “Batılılaşmış” devlet burjuva­zileri ile bu yüzden “gelenekçiliğe”6 itilmiş yoksul kitleler arasındaki patlamaya hazır düşmanlıklarıyla, dünyamızın o büyük çevre bölgelerinde ulusal olmaya çalışan (ama tam olamayan) devletlerin oluşumunun sonucu olan biçimlerden.
Benedict Anderson üçüncü dünyada sömürgelikten kurtulma­nın, belli bir propaganda tarafından “karşı-ırkçılık” (beyaz-karşıtı, Avrupalı-karşıtı) olarak adlandırılan şeyin gelişmesiyle dile gelmediğini söylüyor.7 Bunun, bizim konjonktürümüzde “yabancı düşmanlığı”ndaki artışa katkısını sorgulamamız gereken İslami “entegrizm”deki son gelişmelerden önce yazıldığını biliyoruz; fa­kat bu her durumda eksik bir saptamadır. Çünkü Afrika’da, As­ya’da ve Latin Amerika’da “üçüncü dünyacı” karşı-ırkçılık yoksa da “uluslar”, “etnik gruplar”, “cemaatler” arasında hem kurumsal hem de kitlesel düzeyde yıkıcı bir ırkçılık bolluğu vardır. Ve kar­şılık olarak, bu ırkçılıkların dünya çapındaki iletişim tarafından çarpıtılan görüntüsü, insanlığın dörtte üçünün kendi kendini yö­netmekten aciz olduğunu öne süren o eski düşünceyi sürdürerek, beyaz ırkçılığın klişelerini beslemekten geri kalmamaktadır. Kuş­kusuz bu taklit etkilerinin geri planında, sömürgeci ulusların ve onların manevra alanlarının (insanlığın geri kalanı) eski dünya­sının yerini, birbirine denk (hepsi uluslararası kurumlarda temsil edilen) ulus-devletler halinde biçimsel olarak örgütlenmiş yeni bir dünya almıştır, fakat bu dünyayı ortak ölçüleri olmayan iki in­sanlığın —sefaletle “tüketim”in, azgelişmişlikle çokgelişmişliğin— sürekli olarak yer değiştiren, devlet sınırlarına indirgenemeyecek olan sınırı böler. Emperyalist hiyerarşilerin ortadan kalk­masıyla, görünürde insanlık yeniden birleşmişti: Aslında böylesi bir insanlık ancak bugün, bir anlamda vardır, fakat bağdaşmama eğiliminde olan kitlelere bölünmüştür. Gerçekten dünya siyase­tine, dünya ideolojisine dönüşmüş bir dünya ekonomisi alanında alt-insan ve üst-insan ayrımı yapısal, fakat fena halde istikrarsız bir ayrımdır. Daha önce insanlık kavramı bir soyutlamadan başka bir şey değildi. Fakat —biçimleri bize son derece sapkın görü­nen— ırkçı düşüncede süregiden “insan nedir?” sorusuna verilen tek bir cevap yoktur ki bu bölünmeye dayanmasın.8
Buradan ne sonuca varmalıyız? Sözünü ettiğim kaymalar, Nietzsche’nin diliyle söylersek, ırkçılığın çağdaş transvaluation’1ları (değerlerin yeniden değerlendirilmesi) olarak adlandırabileceğimiz şeyin parçasıdır. Bu yeniden değerlendirmeler, insanlığın hem tarihinin tahayyülüyle hem de siyasal gruplanmalarının genel ekonomisiyle ilgilidir; yukarıda ırkçılığın tekil oluşu diye adlan­dırdığım, “insanlığın eğitimi” sandığımız şeye aykırı olarak, tipolojileri görelileştiren ve birikmiş deneyimleri yeniden ele alan şeyi oluşturmaktadır. Bu anlamda, bizzat ırkçı ideolojinin en değişmez ifadelerinden birinin kanıt göstermeden öne sürdüğünün aksine, insanların psikolojik ya da biyolojik “hafızası” olan şey “ırk” değildir, fakat modern toplumların tarihsel hafızasının en kalıcı biçimlerinden birini temsil eden şey ırkçılıktır. İnsanlık tarihinin kolektif kavrayışının açığa vurulduğu hayali geçmiş ve güncellik “kaynaşmasını” meydana getirmeye devam eden şey ırkçılıktır.

İşte, durmadan ortaya sürülen, antisemitizmin sömürgeci ırkçılığa indirgenemezliği sorunu bu nedenle yanlış sorulmuş bir sorudur. Bu ikisi hiçbir zaman tamamen bağımsız olmadığı gibi, değişmez de değildirler. Önceki biçimleriyle ilgili çözümlememizi etkileyen ortak bir soyları vardır. Bazı izler durmadan diğerlerini yansıtır, fakat aynı şekilde “söylenmeyen”i de temsil eder. Böyle­likle, ırkçılığın antisemitizmle ve özellikle de Nazizm’le özdeş­leştirilmesi bir mazeret işlevi görmektedir, çünkü göçmenleri he­defleyen “yabancı düşmanlığının ırkçı niteliğinin inkâr edilmesine izin vermektedir. Fakat bunun tersine, bugün Avrupa’da gelişen yabancı düşmanı hareketlerin söyleminde göçmenlere karşı ırkçılığın antisemitizmle bir tutulması (ki görünüşe göre bu “asılsızdır) ne genel bir “anti-hümanizm”in, “öteki”nin dışlanmasını tüm biçimleriyle içeren bir yapının ifadesidir, ne de milliyetçi ya da faşist olarak adlandırılan muhafazakâr bir siyasal geleneğin edilgen etkisidir. Bu, ırkçı düşünceye bilinçli ve bilinçsiz modeller sağlayarak onu daha “sapkın” bir biçimde ve çok daha özgül olarak düzenlemektedir: Nazi “imha”sının tasavvur edilemez karakteri, Türk karşıtı ve Arap karşıtı ırkçılığa da musallat olan imha arzusunu eğretilemek üzere çağdaş ırkçı karmaşığa bu yolla yerleşmiştir.9

M dergisi No. 18, Ocak 1988
Irk Ulus Sınıf
Etienne Balibar, Immanuel Wallerstein


1. Son dönemin en tartışmalı çalışması Rene Gallissot’nun eseridir, Misere de l’antiracisme, Editions Arcantere, Paris, 1985.
2. Ruth Benedict’in Race and Racism adlı kitabındaki amacı buydu (1942, yeniden basımı: Routledge and Kegan Paul, Londra, 1983). Yine de R. Benedict, ulus, milliyetçilik, kültür arasında gerçekten ayrım yapmıyor ya da daha çok ırkçılığın “tarihselleştirilmesi” yoluyla, onu milliyetçiliğin görünümü olarak “kültürelleştirme” eğilimi gösteriyor.
3. Bkz. Raoul Girardet, Encyclopaedia Universalis, “Nation: 4. Le nationalisme” maddesi.
4. Daha önceki bir incelemede savunduğum gibi: “Sujets ou citoyens? -Pour l’egalite”, Les Temps modernes, Mart-Nisan-Mayıs 1984 (L’Immigration maghrebine en France, özel sayı).
5. Irkçı söylemin şiddet ve zulüm senaryoları tasarlayarak gerçek olanı inkâr ediş şekli yüzünden, ırkçı kompleks tanımlanmaya çalışıldığında, heze­yan kategorisi kendiliğinden akla geliyor. Ancak bu kategoriyi düzeltme yap­madan kullanamayız: Bir taraftan ırkçılığın sürekli yürüttüğü düşünce etkin­liğini maskeleme tehlikesi taşıdığı için, diğer taraftan toplu hezeyan kavramı terimler arası çelişkinin sınırında olduğu için.
6. Eski sömürgeci dünyanın “yeni” uluslarının sınıflarının herbiri, böy­lece diğerlerinden toplumsal farklılığını etnik-kültürel anlamda göstermek­tedir.
7. Benedict Anderson, Imagined Communities, Reflections on the Origin and Spread of Nationalism, Verso Editions, Londra, 1983, s. 129.
8. Bence bu kurgusal yapı temeldir: “Azgelişmişler” için “çokgelişmişler” ırkçı horgörüyü her zamankinden daha çok alışkanlık haline getirenlerdir;”çokgelişmişler” için “azgelişmişler” kendilerini özellikle karşılıklı birbirini horgörme şekilleriyle tanımlarlar. Irkçılık herkes için “ötekinde”dir; ya da da­ha doğrusu: öteki, ırkçılığın yeridir. Fakat “çokgelişmişlik” ile “azgelişmiş­lik” arasındaki sınır kontrol edilemez bir biçimde yer değiştirmeye başlamış­tır: Kimse ötekinin kim olduğunu tam olarak söyleyemez.
9. Irkçılık-karşıtı örgütlerin —özellikle de Nazi modelinin manidarlığının soykırımın gizlenmesinden ileri geldiğine inanıyorlarsa— günümüzdeki tehlikeye karşı koymak için başvurdukları “hafıza pedagojisinin tıkanıklık­ları bundan kaynaklanmaktadır. Temelde “revizyonist” girişimler, yadsımanın son derece karşıt anlamlı tarzıyla, sürekli olarak gaz odalarından söz etmenin bir biçimi olduklarından, bu açıdan tam bir tuzak işlevi görmektedir. Gerçek­ten antisemitist olan ırkçıların Nazi soykırımını gizlediklerini ifşa etmek ne yazık ki Yahudi düşmanlığıyla Arap karşıtlığı arasında ortak bir şey olduğu­nun herkes tarafından kabulüne yol açmaya yetmeyecektir. Fakat “şef”ler söylemindeki Nazizm nostaljisinin maskesini düşürmek de sıradan ırkçı “kitle”yi, her gün gerçekleştirdikleri, oysa temelde onların bilgisi dışında gerçek­leşen nesnenin yer değiştirmesi konusunda aydınlatmaya yetmeyecektir. En azından bu kaçınılmaz pedagoji, düşünce sistemi ve toplumsal ilişki olarak tüm bir tarihin özeti olan çağdaş ırkçılığın tam bir açıklığa kavuşturulmasına ulaşana dek yetmeyecektir.

Cevap Ver

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz