ERICH FROMM: ÖNEMLİ OLAN UMURSAYIP UMURSAMAYAN ARASINDAKİ AYIRIM

0
239

TEKNOLOJİ TOPLUMUNUN İNSANLAŞMASI: RUHSAL-TİNSEL YENİLENME

Gerçekten de, insan aynı zamanda bir hayvan olduğundan, her şeyden önce maddi isteklerinin karşılanmasını gereksinir; ancak insanın tarihi, resim ve heykel, mitoloji ve drama, müzik ve dans gibi varoluş-üstü gereksinmelerinin dile getirilmesi arayışları içinde bulunduğunu göstermektedir. İnsan varoluşunun bu yönlerini bir araya toplayan tek sistem, din olmuştur.

“Yeni bilim”in gelişmesiyle, geleneksel din biçimleri, giderek etkisini yitirmiş, Avrupa’da, dinsel değerlerin yitirilmesi tehlikesi başgöstermiştir. Dostoyevski bu korkuyu şu ünlü tümcesinde dile getirmiştir: “Tanrı yoksa, her şey mümkündür.” Onsekiz ve ondokuzuncu yüzyıllarda, birkaç kişi, geçmişte dinin temsil ettiği şeyin yerini alacak yeni bir şey yaratmanın gerekli olduğunu görmüştür. Robespierre, yapay bir yeni din yaratmaya çalışmış ancak kaçınılmaz bir başarısızlığa uğramıştır; bunun nedeni, ünlü devrimcinin maddeci bir geçmişe sahip olması ve gelecek kuşaklara taparcasına inanması, dolayısıyla yeni bir din ortaya atmak (bu mümkün olamazdı gerçi ama) için gerekli temel öğeleri görememesiydi. Aynı şekilde Comte da yeni bir din ortaya atmayı düşündü, ancak olgucu (pozitivist) bir düşünür olması, doyurucu bir sonuca ulaşmasına engel oldu. Ondokuzuncu yüzyılda Marx’in sosyalizmi — dünyasal bir çerçeveye oturtulmuş olmasına karşın — en önemli popüler dinsel hareketi oluşturmuştu.

Dostoyevski’nin, artık Tanrıya inanılmadığında bütün ahlaksal değerlerin bozulacağı tahmini, kısmen gerçekleşmiştir. Çağdaş toplumda yasa ve geleneklerin genelde kabul ettiği özel mülkiyete saygı, bireyin yaşamına saygı ve diğer bazı ilkeler gibi ahlaksal değerler aynen korunmuştur. Ama toplumsal düzenin gerekleri kapsamına girmeyen insansal değerler, gerçekten de ağırlıklarını ve etkilerini yitirmişlerdir. Ancak Dostoyevski, çok daha önemli bir açıdan yanılmıştır. Son on yıl, özellikle de beş yıl içinde Avrupa ve Amerika’nın dört bir yanında görülen gelişmeler, hümanist geleneklere daha çok değer verme yönünde çok güçlü bir eğilim sergilemiştir. Bu yeni anlamlı bir yaşam arayışı küçük ve soyutlanmış kümelerde ortaya çıkmakla kalmamış, Katolik ve Protestan kiliselerde olduğu gibi, tümüyle farklı toplumsal ve siyasal yapılara sahip ülkelerde de büyük bir harekete dönüşmüştür. Bu yeni harekete inananlar da inanmayanlar da, bir noktada birleşmektedirler: eylemler ve insan davranışları yanında kavramlar önemsiz kalır.

Bir Hasid öyküsü bu sözlerimizi açıklayacak örneği oluşturabilir: Bir Hasidci ustanın müridine sorarlar: “Neden gidip üstadla konuşuyorsun? Onun özlü sözlerini dinlemek için mi?” Müridin yanıtı şöyle: “Hayır canım, ayakkabılarını nasıl bağladığını görmeye gidiyorum.” Söylenmek istenen açıkça ortada. Bir kişinin kabul ettiği fikirler ya da görüşler önemli değildir, çünkü çocukluğundan beri bu fikirlerle yoğrulmuştur ya da çünkü bunlar alışılagelmiş düşünce kalıplarıdır; asıl olan insanın kişiliği, davranışları, fikir ve inançlarının kökleridir. Büyük Diyalog, paylaşılan ilgi, kaygı ve deneyimin, paylaşılan kavramlardan daha önemli olduğu fikrine dayanmaktadır. Bu, burada sözü edilen çeşitli grupların kendi kavram ve fikirlerini terk ettikleri, ya da onları önemsiz gördükleri anlamına gelmez. Söylenmek istenen, bu grupların hepsinin de, paylaşılmayan kavramların onları birbirinden ayırdığı, paylaştıkları kaygıların, paylaştıkları deneyimlerin, paylaştıkları edimlerinse onları ortak bir noktada birleştirdiği inancına vardıklarıdır. Abbe Pire, bu olguyu çok yalın ve güçlü bir dille anlatmaktadır: “Bugün önemli olan, inananlarla inanmayanlar arasındaki ayrım değil, umursayanlarla umursamayanlar arasındaki ayrımdır.” Bu yeni yaşam biçimi, daha açık olarak şu ilkelerde dile getirilebilir: İnsanın gelişmesi için kendi ben’inin dar duvarlarını, hırsını, bencilliğini, türdeşlerinden ayrı olma durumunu, yani temel yalnızlığını aşması gereklidir. Dünya ile ilişkili ve onun bir parçası olmak, etkilenebilir nitelikte, ama kimlik sahibi ve bütünlük içinde bulunmak, canlı olan her şeyden zevk duymak, yeteneklerini çevresindeki dünyaya boca etmek, “ilgili bir insan” olmak, ancak ve ancak bu aşma’nın gerçekleşmesiyle olanaklıdır; kısacası, sahip olmak ve kullanmak değil de olmak için, hırsı ve egomaniyi yenmek gerekir.

Konuya tümüyle değişik bir açıdan bakan radikal hümanistler, her şekil ve biçimdeki putçuluğu yadsıma ve onunla savaşma ilkesini benimsemişlerdir. Buradaki putçuluk, kişininin kendi ellerinin ürününe tapma ve dolayısıyla insanı şeylerin kulu haline getirme ve bu süreç içinde insanın da şey’e dönüşmesi anlamında alınmıştır. Eski Ahit Peygamberlerinin karşı olduğu putlar, taştan, ağaçtan yapılma putlar, ya da ağaçlar, tepelerdi; günümüzün putlarıysa liderler, kurumlar, özellikle de devlet, ulus, üretim, yasa ve düzen ile insanın ürettiği her şeydir. İnsanın Tanrıya inanıp inanmadığı, putları yadsıyıp yadsımadığı sorunu yanında önemsiz kalmaktadır. Yabancılaşma kavramı, Kutsal Kitaptaki putçuluk kavramıyla aynıdır. Her ikisi de, insanın kendi yarattığı şeylere ve kendisinin oluşturduğu koşullara boyuneğmesi anlamına gelir. Tanrıya inananlarla inanmayanları ayıran şey ne olursa olsun, ortak geleneklerine bağlı insanları birleştiren tek bir şey vardır: putçuluğa karşı savaş ve hiçbir şeyin ve hiçbir kurumun Tanrının yerini alamayacağı inancı, ya da Tanrıya inanmayan kişinin ağzıyla söylersek, hiç-birşeye ayrılmış olan o boşluğun yerini hiçbir şeyin alamayacağı inancı.

Radikal hümanistlerin paylaştığı diğer bir görüş de, konuya üçüncü bir boyut getirmektedir. Buna göre bir değerler hiyerarşisi vardır; aşağı düzeydeki değerlerin en yüksek değere göre belirlendiği bir sıralamadır bu; bu değerler, bireysel ve toplumsal yaşantının bağlayıcı ve zorlayıcı ilkelerini oluştururlar. Tıpkı Hıristiyanlık ya da Budacılıkta, manastır yaşantısı sürenlerle sürmeyenler arasında ayrım olduğu gibi, köktencilikte de, kişinin bu değerleri kendi yaşamında uygulamasını onaylayanlar ve onaylamayanlar ya da değişik ölçülerde onaylayanlar olabilir. Ancak bazı değerlerden ödün verilemeyeceği ilkesi yanında bu farklılıklar önemsiz kalmaktadır. İnsanların On Emir’i ya da Budacıların Sekiz İlke’sini yaşamlarını yönlendiren ilkeler olarak gerçekten kabul etmeleri halinde, bütün kültürümüzde dramatik bir değişikliğin gerçekleşeceği doğru olabilir; ama bu noktada uygulanması gereken değerlerin ayrıntıları üzerinde tartışmanın anlamı yoktur, çünkü asıl önemli olan, bir ideolojiye boyun eğme’yi değil de uygulama ilkesini kabul edenleri bir araya toplamaktır.

Çok görülen bir diğer ilke de, bütün insanların dayanışma içinde olması ve belli bir gruba değil de, yaşama ve insanlığa bağlılık ilkesidir. Aslında bunu bu şekilde dile getirmek bile yanlıştır. Bir başka kişiye karşı duyulan gerçek sevginin özel bir niteliği vardır: Ben, o kişide yalnızca o kişiyi değil, insanlığı sevmiş olurum, ya da bir Hıristiyan ya da Musevinin görüşüyle söylersek, o kişide Tanrıyı sevmiş olurum. Aynı şekilde, ülkemi seviyorsam, bu sevgi, aynı zamanda insana ve insanoğluna karşı duyduğum bir sevgidir; eğer böyle değilse, kişinin bağımsız olma yeteneğinden yoksun bulunmasından kaynaklanan bir bağlılık, ve son çözümlemede, putçuluğun bir başka anlatımıdır.

Asıl önemli olan bu yeni-eski ilkelerin nasıl yürürlüğe konacağıdır. Dine bağlı olanlar, dinlerini, hümanizmi tam anlamıyla uygulayacak bir şekle dönüştürmeyi umuyorlar, ama bir çoğu da bunun nüfusun bazı bölümleri için geçerli olabileceğini, diğer bir bölümünse, bilinen nedenlerden ötürü, bu yeni-eski ilkelerle ayırd edilemeyecek kadar içice geçmiş

dinci kavramları ve kuttörenleri kabul edemediğini bilmektedir. Nüfusun yaşayan Kilisenin saflarına bile katılamayan bölümü için bir umut var mıdır?

Kutsal Kitaplardaki ya da herhangi bir mitolojide bulunan türden öncüllere dayanmayan yeni bir din kurulabilir mi?

Dinlerin, somut, tarihsel sürecin doğasıyla, belli bir toplumun, toplumsal ve kültürel koşullarının anlatımı olduğu açıktır. İlkeleri bir araya getirmekle bir din kurulamaz. Bir “din olmayan” Budizm bile, temelde hiçbir mitolojiye dayanmamasına ve usçu ve gerçekçi düşünceyle çatışan öncüllere sahip olmamasına karşın, Batı dünyasında kabul görememiştir. Dinler genellikle olağanüstü zeki, az rastlanır, karizmatik kişilerce kurulur. Gerçi, doğmadığını varsaymak için bir neden yoktur ama, böyle bir kişilik, günümüz ufkunda henüz belirmemiştir. Ama bu arada yeni bir Musa ya da yeni bir Buda bekleyemeyiz; elimizde olanlarla yetinmek zorundayız; aslında, belki de tarihin bu anında yeni bir dinî liderin bulunmaması daha iyidir, çünkü bu lider de gereğinden daha kısa sürede puta dönüştürülecek, ve insanların yüreklerine ve zihinlerine sızma fırsatı bulamayacaktır.

Bu durumda elimizde kala kala birkaç genel ilke ve değer mi kalmış oluyor?

Sanmıyorum. Sanayi toplumunun yapısında bulunan, ancak ölümcül bir bürokrasiyle, yapay tüketimle ve özellikle yaratılmış can sıkıntısıyla boğulmuş olan yapıcı güçler, yeni bir umutluluk duygusuyla, bu kitapta tartışılan toplumsal ve kültürel dönüşümle harekete geçirilirse; eğer birey özgüvenini yeniden kazanırsa; ve eğer insanlar kendiliğinden oluşan gerçek bir küme yaşantısında birbirleriyle iletişim kurabilirlerse, yeni ruhsal-tinsel yaşantı biçimleri ortaya çıkacak, gelişecek ve zaman içinde bu yaşantılar birleştirilerek toplumsal geçerliliği olan tümel bir sistem oluşturulacaktır. Daha önce tartıştığımız diğer noktaların çoğunda olduğu gibi burada da her şey bireyin tam anlamıyla canlı olma ve kendi varoluşu sorununun çözümlerini, yanıtları bürokratların vermesini beklemeden arama yürekliliğini göstermesine bağlıdır.

Hatta bazı kuttören biçimlerinin yaygın olarak ve anlamlı bir şekilde kabul edilmesi bile beklenebilir. Bu sürecin başladığı, “We Shall Overcome” (Aşacağız) gibi bir ezgi olmakla kalmayıp, yaşayan birer kuttören haline gelen şarkılarda görülmektedir. Quaker mezhebine bağlı olanların ayinlerinde yaptığı gibi herkesin bir süre sessiz kalması şeklinde uygulanan bir kuttören, geniş kitleler tarafından benimsenebilir; her önemli toplantının başlangıcında ya da bitiminde insanlara düşünme ve bir konuda yoğunlaşma olanağı sunan beş ya da on beş dakikalık bir sessizlik ya da saygı duruşu gelenek haline gelebilir.

Ayrıca güvercin gibi, bir insan figürünün çizgileri gibi simgeleri de barış ve insana saygı simgeleri olarak benimsemiş bulunuyoruz.

Kilise yaşantısı dışındaki yaşantılarla ilgili diğer ortak kuttören ve simgelerin geliştirilmesi olasılığı konusunda daha ayrıntılı görüşler dile getirmenin anlamı yok, çünkü bunlar ortam hazır edildiğinde doğal olarak ortaya çıkacaklardır nasılsa. Yalnız şunu eklemek isterim ki, sanat ve müzik alanında sayısız yeni kuttörensel ve simgesel anlatımlar yaratma olasılığı vardır.

Ortaya çıkabilecek yeni ruhsah-tinsel sistemler ne olurlarsa olsunlar, dinsel bilgilenmeyi ideolojiye, Tanrıyı ise bir tapıma dönüştüren çeşitli dinlere meydan okusalar da, dinle

“savaşıyor” olmayacaklardır. “Yaşayan Tanri’ya tapanlar kendilerini “dinsizler”den ayıran şeylerin, birleştirenlerden daha az olduğunu kolayca görebileceklerdir; tapımlara tapmayan ve dindarların “Tanrının iradesi” dedikleri şeye uymaya çalışanlarla dayanışma içinde olduklarını hissedeceklerdir.

“İnsanın yeni ruhsal-tinsel gereksinmelerinin belireceği umudu’ burada dile getirildiği biçimiyle birçok kişiye çok muğlak gelecek, bu gereksinmelerin ortaya çıkacağı umudunu yeşertmeye yetmeyecektir. Herhangi bir umuda bağlanmak için kesinlik ve kanıt arayanlar, konuya olumsuz yaklaşmakta haklıdırlar. Ancak şu anda elimizde sadece tufanın sona erdiğini belirten, ağzında zeytin dalı tutan bir güvercin olmasına karşın, henüz doğmamış

olanın gerçekliğine inanalar, insanoğlunun yaşamsal gereksinmelerini dile getirmenin yeni biçimlerini bulacağına daha yürekten inanacaklardır.

YAPABİLİR MİYİZ?

1. Bazı Koşullar

Geride bıraktığımız bölümlerde önerilen değişiklikler, yirmi yıl sonrasının düzeninde yapılması istenen köktenci değişikliklerdir. Buradaki temel soru, bütün bu önerilerin, varolan iktidar yapısı çerçevesinde, varolan demokratik yöntemlerle ve günümüz kamuoyu ve düşünme biçimiyle yaşama geçirilip geçirilemeyeceğidir. Elbet bunlar gerçekleştirilemezlerse, birer dua ya da idealist düşler olmaktan öte geçmeyeceklerdir.

Öte yanda, sorunun, istatistiksel bir olasılık sorunu olmadığı da açıkça anlaşılmalıdır. Daha önce de belirttiğim üzere, — bireysel ya da toplumsal — yaşamla ilgili konularda, değişiklik oranının yüzde 51 ya da yüzde beş olması önemli değildir. Yaşam kararsız ve tutarsızdır, yarının neler getireceği bilinemez; yaşamı yaşamanın tek yolu, onu, mümkün olduğunca ve elden geldiğince korumaktır.

Demek ki burada, “Bu değişiklikleri gerçekleştirebileceğimiz kesin mi?” ya da “Bu değişiklikler olası mı?” sorularını değil, “Olanaklı mı?” sorusunu sormamız gerekiyor.

Gerçekten de, Aristoteles’in sözleriyle, “Olası olmayanın gerçekleşmesi, olasılığın sınırları içindedir.” Asıl önemli olan, Hegelci bir deyişle, “gerçek olanakh-lık” sorunudur. “Olanaklı” burada soyut bir olanakhhk değil, mantıksal bir olanaklılıktır, varolmayan öncüllere dayalı bir olanaklıhk-tır. Gerçek bir olanaklıhk demek, nicelikleri değilse de, varolmaları değişiklik olanağına temellik edebilecek psikolojik, ekonomik, sosyal ve kültürel etmenler var demektir. Bu bölümde, daha önceki bölümde önerilen değişikliklerin gerçekleştirilmesinde gerçek olanakları oluşturan çeşitli etmenler ele alınacaktır.

Bu etmenleri tartışmaya geçmeden önce, istenen yöndeki değişikliğin gerçekleşmesi koşulu olarak kesinlikle olanaksız olan bazı yollara dikkat çekmek isterim. Bunlardan ilki, Fransız ya da Rus devrimleri gibi hükümetin zorla devrilmesi ve iktidarın devrimci liderlerin eline geçmesi anlamına gelen şiddet hareketleri ve devrim yoludur. Bu çözüm, birkaç nedenden ötürü olanaklı değildir. Her şeyden önce böyle bir devrim için gerekli kitle tabanı yoktur. Zenci militanlar da içinde olmak üzere bütün köktenci öğrenciler böyle bir devrimden yana olsalar bile — ki değiller — bu kitle tabanı yeterli olmayacaktır; çünkü bu insanlar Amerika nüfusunun yalnızca küçük bir azınlığını oluşturmaktadır. Küçük, çaresiz bir grup bir isyan başlatmayı ya da bir çeşit gerilla savaşına girişmeyi denese, ardından kaçınılmaz olarak baskı ve askeri diktatörlük gelecektir. Kentlerde siyahların beyazlara-karşı yürüttüğü gerilla savaşını örnek gösterecek olanlar, Mao Tse-tung’un, gerillaların ancak ve ancak kendilerini destekleyen bir çoğunlukla birlikte çalışmaları halinde başarıya ulaşabilecekleri görüşünü unutuyorlar demektir. Gerçek koşulların bu durumun tam tersi olduğunu belirtmeye gerek bile yoktur. Dahası, sözü edilen iki etmenin varolması halinde bile şiddet içeren bir devrimin başarıya ulaşacağı kuşku götürür. Geniş bir usta yöneticiler ve yönetim bürokrasisi tabanına sahip olan Birleşik Devletler gibi son derece karmaşık bir toplum, aynı ölçüde uzman kişilerin, şu anda sanayi makinasını işletenlerin yerini almaması halinde işlevlerini yürütemez. Ne öğrencilerde ne de zenci kitlelerde bu türden uzman kişilerin sayısı fazla değildir. Dolayısıyla, “başarıya ulaşmış bir devrim”, onu bastıracak devlet güçlerini bir kenara bıraksak bile, Birleşik Devletlerin sanayi makinasının çökmesine yol açacak ve kendi kendisini yenilgiye uğratacaktır. Veblen, The Engineers and the Price System (Mühendisler ve Fiat Sistemi) adlı kitabında, bu noktaya kırk beş yıl önce işaret etmişti. “Amerika’da, kazanılmış hakları geri alma yönündeki bir hareketin geçici olarak bile başarıya ulaşması için, bu hareketin, ülkedeki üretim sanayiini bütünüyle devralacak ve onu ta baştan kazanılmış hakların şu anda izlenmesine olanak verdiği plandan daha yetkin bir plana uygun olarak yönetebilecek yeterlilikte bir örgüt tarafından yürütülmesi gereklidir.” Yazar, sabotaj ve gerilla savaşıyla devrim yapma konuşmalarının sürdüğü günümüzde özellikle önem taşıyan şu gözlemi de dile getiriyor: “Amerika’da ve Avrupa’daki iki üç sanayileşmiş bölgede olduğu gibi makina sanayiinin belirleyici rol oynadığı durumlarda, topluluk öylesine kıt kanaat geçiniyor ki, canlılığı tümüyle sanayi sisteminin günlük çalışmasına bağlı. Bu durumda, dengeli üretim sürecinin bozulması ve dengesiz hale getirilmesi kolaydır, buysa, kaçınılmaz olarak topluluğun büyük bölümleri için ani güçlükler yaratır. Aslında bu durum, yani sanayi düzeninin kolayca bozulması ve halkın güçlükler içinde kalması, Amerika İşçi Federasyonu gibi partizan örgütlerin arayıp da bulamadığı şeydir. Böyle bir durumda sabotaj yapmak kolaylaşır, etkili olur ve derinlik kazanır. Ama sabotaj devrim değildir. Öyle olsaydı. İşçi Federasyonunu, Dünya Sanayi İşçileri Birliğini, Şikago Konserve İşçilerini ve de ABD Senatosunu devrimciler arasında saymak gerekirdi.”

Ayrıca şunları söylüyor yazar: “Herhangi bir devirme hareketinin etkili olması ve kendi ayaklan üzerinde durması için, topluluğun maddi selametinden sorumlu olan sanayi sisteminin üretkenliğinin yeterli düzeyde tutulması; ve ürünlerle hizmetlerin topluluk içinde ustaca dağıtılması sağlanmış olmalıdır. Aksi halde, varolan sınai koşullar altında, geçici bir huzursuzluktan, zorlukların daha da ağır-laştığı geçici bir sıkıntı döneminden başka bir şey elde edilemez. Sınai sistemi iyileştirme yolunda geçici bir başarısızlığa uğrandığında bile, bu başarısızlık, gelişmiş sanayi ülkelerindeki yönetimi devirme hareketini anmda başarısız kılacaktır. Bu noktada tarihten alacağımız bir ders yoktur, çünkü şimdiki sanayi sisteminin ve bu sistemin zorunlu kıldığı içice toplum yaşantısının eşi, geçmişte görülmemiştir.”

İçinde bulunduğumuz 1968 yılının sanayi toplumun teknik yönleriyle, 1917 yılındaki Rus toplumunun, ya da hatta 1918’deki Alman toplumunun teknik nitelikleri arasındaki ayrımı dikkate almak gerekir. Bu toplumlar şimdiki topluma kıyasla çok daha az karmaşıktı; ve gerçekten de, hükümet mekanizmasını da, sanayi mekanizmasını da devralma yeteneğine sahip zeki ve yetkin kişiler vardı. Ama 1968 Amerika’sı, 1917 Rusya’sından çok farklıdır.

Burada gene şiddet sorununa değinmiş oluyoruz. Şiddet, uluslararasi ilişkilerde termonükleer silahların varlığı nedeniyle, devlet içindeyse yapısının karmaşıklığı nedeniyle mantıklılığını yitirmektedir; bununla birlikte, küçük bir azınlık bile olsa birtakım grupların şiddeti bir çözüm olarak görmesi çok şaşırtıcı bir paradokstur. Şiddetin bu denli popüler olması, ruhsal ve tinsel çaresizliğin ve boşluğun ve bunların sonucu olan yaşamdan nefret etme duygularının bir anlatımıdır. Bu popülerlik, insanı, kendisinde doğuştan varolan ve nerdeyse denetlenmesi olanaksız bir yıkıcılık güdüsüyle şiddete itilen bir varlık olarak betimleyen yazılarla da desteklenmekte ve artırılmaktadır.

Öte yanda bir toplumu değiştirmek için, değişimi savunan kitaplar yayımlamak ya da fikirleri, yetenekleri konuşmacılar aracılığıyla yaymak da yeterli değildir. Bu fikirler belli tasarılar ve edimler şeklinde ortaya konulmadığı sürece, birkaç kişinin ilgisini çekmek, desteğini kazanmakla kalacaktır; üstelik bu insanlar, destekledikleri fikirlerin gerçeklik üzerinde hiçbir etkisinin bulunmadığını gördüklerinde daha da büyük düş kırıklığına uğrayacaklardır.

Nedir öyleyse “gerçek olanak”ın dayanabileceği temel? Genel olarak ya da kaba çizgilerle, bu gerçek olanak, çok yalın bir şekilde tanımlanabilir: Gerçek olanak demek, kamuoyunu, yasama ve yürütme organlarının karar verme süreçlerinde kendini hissettirecek ölçüde

“harekete geçirme”nin olanaklı olması demektir; kamuoyunun etkisiyle şu anda yürütülmekte olan politikaların daha da gelişmesinin engellenmesi; hareketin giderek seçmenlerin büyük çoğunluğunun desteğini kazanması; ve sonuç olarak yeni hareketin fikirlerini temsil eden kişilerin ülkenin siyasal liderleri haline gelmesi demektir.

Bu sonuca ulaşmada gerçek olanağı oluşturacak koşullar nelerdir? Her şeyden önce, epeydir artmakta olan ve McCarthy kampanyasında daha da belirgin hale gelen bazı psikolojik koşullar vardır. Bununla bütün sınıf ve yaş gruplarındaki insanlarda yaygın olarak görülen doyumsuzluğu, yani can sıkıntısını ve sevinçsizliği anlatmak istiyorum. Ama olumlu bir diğer koşulun varlığı söz konusu olmasaydı, yani yeni yönlere duyulan özlem, değerlerin yeniden belirlenmesi, insanlıktan çıkarılmış bürokratik yönteme son verme, yeni bir ruhsal-tinsel yönselime kavuşma istekleri — daha önceki bölümlerde ayrıntılarıyla tartıştığım özlemler olmasaydı, bu olumsuz psikolojik koşul çok daha az etkin olacaktı.

İkinci koşul, demokratik sistemimizin işleyişini sürdürmesidir. Demokratik sistem verdiği sözleri tutmasa da, kamuoyundaki büyük dalgalanmalara karşı duyarsız değildir.

Profesyonel siyasal bürokrasimiz bile — çoğu üyelerinin yalnızca kendi çıkarını düşünmesine karşın — yeniden seçilmek istemektedir ve bu yüzden halkın düşünce ve isteklerini dikkate almak zorundadır. Bu durumda amacımıza ulaşmada ilk somut koşul, elimizde bulunan bu minicik demokratik yapıyı korumak ve demokrasinin tehlikeye düştüğü durumlarla kıyasıya savaşmaktır.

Amerikan yaşamına yeni bir yön vermek isteyen yeni bir seçmen kitlesi vardır. Bu seçmenler, özellikle tek bir siyasal partinin, tek bir sosyal sınıfın ya da yaş grubunun üyesi olmamaları, Amerikan nüfusunun tutuculardan köktencilere dek geniş bir bölümünü kapsamaları nedeniyle büyük bir potansiyel güce sahiptir.

Ancak bu bölüm — McCarthy kampanyasının ve bir ölçüde de Kennedy kampanyasının etkilerini dikkate alırsak, tutucu bir varsayımla — Amerikalıların yüzde yirmi beşini oluştursa bile, politikamızda köklü bir değişiklik gerçekleştirmeye yetecek güce sahip değildir. Öyleyse asıl soru, gereksinmemiz olan diğer yüzde yirmi beşi kazanma şansımızın olup olmadığıdır. Basının, iletişim sisteminin, eğitim sisteminin ve geniş kapsamlı beyin yıkamanın gücünü dikkate alırsak, varolan azınlığın çoğunluğa dönüşmesini beklemek, Donkişotluk olur, denebilir. Ama on yıl önce bu yüzde yirmi beşin bile hayal olduğu düşünülürse, bu karşı koyma pek de yerinde sayılmayabilir. On yıl önce, adı ulus çapında reklam edilmemiş, parasız, halkla ilişkiler uzmanlarının çoğu kez kesinlikle gerekli olduğunu savundukları yapay çekiciliklerden yoksun bir senatörün, California, New York, New Hampshire ve Oregon gibi birbirinden farklı eyaletlerde Demokrat Parti listesinin başında olabileceğini düşünmek Donkişotluk olurdu.

Ama gene de, bu verdiğim örnek etkileyici olmakla birlikte, Birleşik Devletlerde bir çoğunluk kazanmada gerçek bir olanak oluşturmaz elbet.

Yeni bir yönselimin utkuya ulaşmasını gerçekten olanaklı kılacak koşullar arasmda, orta sınıfın artık dinlemeye ve harekete geçmeye başladığı olgusu da bulunmaktadır. Bunu birkaç unsur olanaklı kılmıştır: maddi bolluk, orta sınıfın, daha çok tüketimle mutluluğa ulaşılmayacağım anlamasma yolaçmıştır. Eğitim düzeyinin yükselmesi, insanları yeni fikirlerle karşı karşıya getirmiş ve onları akılcı tartışmalara daha duyarlı hale sokmuştur.

Rahat ekonomik durumları, çözemedikleri birçok kişisel sorunların farkına varmalarına yol açmıştır. Kafalarının bir yanında, çoğu kez bilinçsiz olarak şu soru bulunmaktadır: Bir insanın isteyebileceği her şeye sahip olan bizler neden mutsuz, yalnızlık içinde ve kaygılıyız? Yaşama biçimimizde, toplumumuzun yapısında ya da değer sisteminde yanlış olan bir şeyler mi var? Daha başka ve daha iyi seçenekler var mı?

Ayrıca bir önemli etmen daha var: Gençlerin ana-babalarıyla ilişkisi. Son yıllarda örneklerini tekrar tekrar gördüğümüz üzere, on iki ile yirmi yaşlan arasındaki gençler, ailelerinin öğütlerinin içtenliği ya da yapılanların anlamı konusunda ana-babalarını sorgulamaya başladılar, çok sayıda aile çocuklarından etkilendi. Ana-babaların, ne yetkici bir değere ne de ilerici bir değere bağlı olmamalarının üzücü bir işaret olduğu söylenebilirse de, bu inançsızlık hiç değilse şimdi, çok olumlu bir işlev görmektedir: Düşkınklığına uğramış ama henüz yapaylığa ve anlamsızlığa bürünmemiş olan çocuklar, kendi yaşamlarındaki büyük çelişkileri ana-babalarıyla tartışmakta, çoğu kez onların gözünü açmakta, onları uyarmakta ve dünyaya daha içten, ve daha umutlu bakmalarını sağlayacak şekilde onları harekete geçirmekte, değiştirmektedirler. İçlerinde daha önce yanma yaklaşmadıkları siyasal etkinliklere ilgi duymaya başlayanlar bile vardır.

Belki de toplumsal değişiklik için gerçek bir olanak temeli oluşturan etmenlerin en önemlisi, genel tartışmamız çerçevesinde üzerinde yeterince durmadığımız bir etmen, yani fikirlerin gücüdür. Fikirler ile ideolojiler arasındaki ayrıma işaret etmek burada gerekli olabilir. İdeolojiler, halk tarafından tüketilmek üzere ortaya atılmışlardır; kişinin, iyi ya da olumlu görünen bir şeyden yana davrandığına inanmakla suçluluk duygusundan kurtulmasını sağlayan, bu yoldaki bir gereksinmeyi karşılayan fikirlerden oluşurlar.

İdeolojiler, basın tarafından, konuşmacılar, ideologlar tarafından yayılan, hazır halde sunulan “düşünce-metaları”dır; halk kitlelerinin, o ideolojiyle hiçbir ilişkisi olmayan çoğu kez de ideolojinin tam tersi amaçlar doğrultusunda saptırılmasına yararlar. Bu türden ideolojiler kısa bir süre yaşamak üzere tek bir amaç için — örneğin bir savaşı özgürlük savaşı olarak tanımlayarak popüler kılmak üzere üretilirler; ya da bazen bağlı oldukları dinin gerçek fikirleriyle tam bir karşıtlık içinde olmak pahasına siyasal statükoyu ussallaştırmada kullanılan dinsel ideolojiler üretilir. İdeoloji, doğası gereği etkin düşünceye de, etkin duyguya da çekici gelmez. İnsanı ya heyecanlandıran ya da uyutan bir hap gibidir. Hitler, Mein Kampfda (Kavgam’da) halkı toplayıp galeyana getirmek için en elverişli zamanın, insanların yorgun ve etkilenmeye açık olduğu akşam saatleri olduğunu söylerken bu noktayı açıkça gördüğünü belirtiyordu.

Öte yanda fikir, gerçek olanla ilgilidir. Gözleri açar. İnsanları uyuşuk durumdan uyanık duruma geçirir. Onların düşünmelerini ve etkin bir şekilde hissetmelerini, daha önce görmedikleri bir şeyi görmelerini sağlar. Fikirde, o fikirle karşı karşıya gelen kişileri uyandırma gücü vardır; ancak bunun için fikrin insanın mantığına ve daha önceki bir bölümde “insansal deneyimler” diye tanımladığım tüm diğer özelliklerine seslenmesi gerekir. Eğer fikir insanlara seslenebilirse, en güçlü silahlardan biri haline gelir, çünkü onlarda heves, adanmışlık yaratır, insan enerjisini artırır ve yönlendirir. Önemli olan fikrin bulanık ve genel değil, özgül, aydınlatıcı ve insanın gereksinmelerine uygun olmasıdır.

Statüko’yn savunanların fikirden yoksun olmaları halinde fikirlerin gücü daha büyük önem taşır; işte, içinde bulunduğumuz durum tam anlamıyla böyledir. Bürokrasimizin yapısı gereği, ve de destek verdiğimiz düzenimizin biçimi gereği, en iyi olasılıkla bürokrasiyi etkin kılan öğeler elde ediyoruz, ama fikirler değil. Eğer içinde bulunduğumuz durumu on dokuzuncu yüzyıl ortalarındaki durumla karşılaştırırsak, on dokuzuncu yüzyıl romantiklerinin ve gericilerinin — fikirlerin vaadettiği amaçların dışında kullanılmış olsalar da — çoğu kez köklü ve çekici fikirlerle dolu olduğu olgusunu yadsıyamayız. Ancak bugün, statüko’yn savunanlara yardımcı olacak fikirler yoktur. Statüko, serbest teşebbüs, birey sorumluluğu, yasa ve düzen, ülkenin onuru vd. gibi bazıları gerçekliğe düpedüz zıt düşen, bazılarıysa bulanık ideolojilerden başka bir şey olmayan eski formülleri yineliyorlar.

Bugün, yeni fikir üretenlerin hemen hemen tümüyle statüko’da temel bir değişiklikten yana olan kişiler, bilim adamları, sanatçılar ve ileri görüşlü iş adamlarıyla ileri görüşlü politikacılar arasından çıkması ilginçtir. Yeni bir yönde ilerlenmesini isteyenlerin en büyük şansı, kendilerinin ellerinde fikirlerin bulunması, onlara karşı olanlarınsa, insanları susturabilecek ama enerjilerini uyarma ve artırma gücünden yoksun yıpranmış ideolojileri savunmalarıdır.

Peki ya kitle iletişim araçları? Yeni fikirlerin yayılmasına engel olacaklar mı? Kitle iletişim araçları kurulu düzeni destekledikleri için, kökten bir değişimi öngören fikirlerin yayımlanmasına engel olacaklar diye düşünmek işi baraz fazla basitleştirmek olur. İletişim araçları kurulu düzenin parçalandır gerçi ama, alıcıya gereksinmeleri vardır, dolayısıyla basın, haberleri yayımlamak durumunda olduğu gibi insanları çekecek yeni fikirleri de yayımlamak durumundadır, buna gereksinmesi vardır; ayrıca yeni haber ve tartışma kaynaklarından gelen rekabeti de dikkate almak zorundadır. Kitle iletişim araçlarının, yeni fikirlerin yayılmasında kesin engelleri oluşturduğunu sananlar, çok soyut ve kuramcı bir yaklaşım benimsiyor ve Birleşik Devletler gibi bir ülkede televizyon, radyo ve basın, iş dünyalarının somut gerçekliklerini hesaba katmıyorlar demektir. Kitle iletişim araçlarının tümüyle devletin denetiminde olduğu bir ülke için geçerli olanlar, ürünlerini satmak gereksiniminde olan kitle iletişim araçları için aynı ölçüde geçerli değildir.

Neyse ki, fikirlerin yayılması, yalnız ve yalnız kitle iletişim araçlarının keyfine kalmış

değildir. Karton kapaklı kitap yayımlama yöntemleri büyük ölçüde değişmiştir. Yayıncıların pek çoğu, bazen salt fikri beğendikleri için, çoğu kez de kitap satma isteğiyle —bütün bir,okur kitlesi içinde küçük bir azınlığı oluştursa da— yeterli sayıda okur bulabilecek fikirleri yayımlamaya hazırlar artık. Altmış sentlik bir kitap, ekonomik açıdan bir dergi kadar çok sayıda kişiye ulaşabilir ve dikkat çekmesi, metnin ilginç olması koşuluyla fikirleri yaymada bir araç olabilir.

Büyük ölçüde kullanılmış ama gene de yaygınlaştırılabilecek bir diğer fikir yayma yöntemi de, yayımlanması ve belli sayıda kişiye gönderilmesi görece olarak ucuz olan haber bültenleri yöntemidir. Bazı radyo istasyonları di, yeni ve ilerici fikirleri yaymada etkin olduklarım göstermişlerdir. Genelde, yeni teknik etmenler, yeni fikirlerin yayılmasını kolaylaştırmaktadırlar. Çeşitli ucuz baskı teknikleri gelişmekte, pahalı olmayan yerel radyo istasyonları kurulabilmektedir.

Fikirlerin güçlü olabilmesi için, somut olarak ortaya çıkmış olması gereklidir, bireyin ve de grupların harekete geçmesine yol açmayan fikirler — o da elbet özgün ve uygunsa — en iyi olasılıkla bir kitabın paragraflarından biri ya da bir dipnot olarak kalırlar. Kuru bir ortamda korunan tohum gibidirler. Fikrin etkili olması için, toprağa ekilmesi gerekir, ve burada toprak, insanlardır, insan gruplarıdır.

Bu işin ideal olanı, devletin ve kilisenin toplumsal ve dinsel fikirleri oluşturmasıdır. Ama bu yalnızca çok sınırlı bir anlamda geçerlidir. Bu örgütler, en iyi olasılıkla, açıkladıkları fikirlerin enazını somutlaştırırlar. İşte özellikle bu nedenden ötürü, savundukları değerlerin gelişmesinde ve gerçekleştirilmesinde bireye yardım etme işlevini yerine getirmezler. Bugün siyasal partiler, devletten daha özgül değer ve fikirleri dile getiriyorlar ancak bürokratik yapıları ve ödün verme gereksinmeleri sonucu yurttaşa zihinsel ve ruhsal olarak rahat edebilecekleri, bürokratik işlevleri yerine getirmek dışında etkinlikte bulunabilecekleri bir ortam sağlamayı başaramıyorlar. Bu görüş, siyasal partiler içindeki etkinliklerin önemini yadsımak şeklinde anlaşılmamalıdır; söylemek istediğimiz, bu etkinliğin, bireye katılma fırsatı vermede, kendisini rahat hissetmesinde ve fikirlerinin, herkes tarafından paylaşılan ve ortak edimlerle dile getirilen ortak bir yaşam biçimini temsil ettiğinin farkında olma fırsatını vermeye yetmediğidir.

Dahası, bir önceki bölümde betimlenen katılımcı demokrasi biçimlerinin, gerekli değişiklikleri gerçekleştirmede yeterli olduğu kanısında da değilim. Yukarıda anlattığım karşılıklı konuşma ya da oturum grupları, sorunlara yeni bir ruhla ve yeni fikirlerle yaklaşmalıdır, ama bu fikirler grupları etkileyecek şekilde geliştirilmeli ve yayılmalıdır.

Erich Fromm
Umut Devrimi

Cevap Ver

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz