Emrah Serbes: O kadar çok man­kafa var ki abartmayınca hiçbir şeyi anlamıyorlar

Emrah SerbesKız kardeşim Çiğdem iyice dokuz yaşındadır, Evliya Çele­bi ilköğretim Okulu 3-A sınıfında okur, derslerinde açık ara birincidir ve el yazısı inci gibidir. Benimkine benzemez, Sümerolog falan olmanız gerekmez ne yazdığını anlamak için. Ayrıca sınıflarında açık ara birinci giden öğrenciler gibi içe kapanık ve bencil değildir, hayli sosyaldir. Sadece arkadaş­larınca da değil, yeryûzündeki bütün canlılarca çok sevilir, mesela yolda kediler köpekler gördüğünde onu, yanından geçerken durup hayranlıkla bir daha bakarlar. Bir seferin­de hiç unutmam, Migros’un açık otoparkında kabuğuna kapanmış bir kaplumbağa görmüşlük, o kederli kaplumbağa bile kız kardeşimi görünce kabuğundan çıkmış, başını tak­dir edercesine öne arkaya sallamıştı.

Bu özelliklerine ek ola­rak kız kardeşim, yaşma göre selvi boylu sayılır, neşelidir ve enerjiktir. Aynı zamanda da ağırbaşlıdır. Yaşı ile örtûşmeyen sevimsiz bir ağırbaşlılık da değildir bu, çocukça saflığını muhafaza eden bir ağırbaşlılıktır. Bir yerlere gideceği zaman dimdik yürür, oklava gibi zannetmeyin, gayet zarif ve asaletlidir yürüyüşü, onu otuz metre öteden görseniz, işte asil bir kadın yaklaşıyor,’ dersiniz. Kadınlarda asaletin yaşı olmaya­cağını farz ederek söylüyorum bunu.

Kız kardeşimi bir tamsanız var ya, gülüşüyle, bakışıyla, sesiyle ve sessizlikleriyle öyle bir büyü yaratır ki üzeriniz­de; yanaklarını, alnını, saçlarını ve boynunu bir milyon se­fer de öpseniz doyamazsınız. Her öpüşünüzde kokusunu içinize çekmenize rağmen. Ona baktıkça kardeş olduğumu­za inanmakla bile güçlük çekiyorum bazen, sırf bu yüzden gözlerimin dolduğu oluyor. ‘Sen de biraz abarttın,’ diyecek­siniz. Evet, abarttım. Çünkü bu dünyada o kadar çok man­kafa var ki abartmayınca hiçbir şeyi anlamıyorlar. Kız karde­şimin güzelliğinin ve bazı meziyetlerinin ise bir an önce an­laşılması gerekiyor.

Kız kardeşimin başlıca meziyetleri arasında, salonun orta­sında bacaklarını yüz seksen derece açıp oturmak ve insan denen canlının en doğal duruş biçimi buymuş gibi rahat ta­vırlarla gözlerinizin içine bakmak gelir. Ayrıca hentbol to­punu ayağında yüz elli sefer sektirebilir. Bunları bile gölge­de bırakan en doğaüstü meziyeti ise moonwalk’tur.

Geçen kış sadece tekniğini göstermiştim ona, ‘Ayağının birini yere tam bas, diğerini burnunun ucuyla bas, sonra iki ayağının konumlarını benzer biçimde değiştirerek geriye yürü, elini kolunu da koordineli biçimde hareket ettirmeyi unutma,’ demiştim. Kız kardeşim safi yetenek olduğundan tekniği aldı yürüdü, fizik kurallarına meydan okurcasına kaymaya başladı evin parkelerinde. Akabinde ldefix’ten si­pariş ettiğimiz Moonwalker filminden ve Youtube’taki video­lardan faydalanarak bununla uyumlu dans figürlerini geliş­tirmeye başladık. Bir ay içinde görenlerin hayranlıkla karşı­ladığı beş dakikalık bir performansa çevirdik olayı. Bununla da yetinmedik, o güne kadar sadece kot pantolon paçalarını yaptırmak için uğradığımız Merkez Terzi Orhan’a beyaz ta­kım elbise diktirdik, on beş gün boyunca çarşı pazar dolaşıp eli boş döndükten sonra GittiGidiyor’dan beyaz kravat bul­duk, Markafoni’den mavi gömlek sipariş ettik, KIPA Alışve­riş Merkezi’ndeki bütün mağazaları gezip en bol tokalı, en cafcaflı deri kemeri aldık, dedemin eski beyaz şapkalarından birine siyah şerit çektik, kız kardeşimin beline uzanan güze­lim kestane saçlarını sıkı sıkı topuz yapıp o şapkanın içine sığdırdık ve 18 Mayıs 2013 Cumartesi günü saat 14.00 su­larında, Uludağ Ûniversitesi’nin konferans salonunun kuli­sinde, 21. Michael Jackson olarak sahne sıramızı bekleme­ye başladık.

O kadar çok Michael Jackson’ı bir arada görünce insanın ister istemez siniri bozuluyor. Bizden sonra bile sahneye çı­kacak altı Michael Jackson vardı. Kız kardeşim gibi büyük yetenekler değildi tabii hiçbiri, takım elbiseyi şapkaya uydu­ran gelmişti. Diğer Michael Jackson’la ra baktıkça ‘Keşke da­ha özgün bir şeyler öğretseydim kız kardeşime’ diye kendi kendimi yiyordum.

Bana da dayım olacak it öğretmişti bu moonwalk denen naneyi. Kim bilir ona da kim öğretmişti yüz yıl evvel. Ben moonvvalk yapmaya başladığım zamanlar, kimsenin moonwalkerlık gibi bir merakı yoktu. 80’li 90’lı yıllara damgası­nı vurmuş, Michael Jackson’ın kariyerindeki ve özel hayatın­daki sıkıntılarla beraber 20001i yılların ortalarına doğru unu­tulur gibi olmuştu, ben de o zaman başlamıştım işte. Ama ne zaman ki Michael Jackson 2009 yılında öldü, bir zamanlar ona, vitiligo hastası değilmiş gibi, ‘Siyahlığından utandığı için rengini açtırmış’ diyenler, kendisi de her daim çocuk ruhlu olduğundan çocuklara yürekten bağlı değilmiş gibi ‘Çocukla­ra çükünü gösteriyormuş affedersiniz’ diyenler, her türlü ifti­rayı atanlar, birden çark edip ‘Efsanemiz öldü arkadaşlar ef­sanemiz gitti dostlar* diye öyle bir yaygara kopardılar ki, on­dan sonra da ister istemez yeni bir moonwalk furyası başla­dı. Ben tabii, sınıf arkadaşlarından görüp özenen kız karde­şime moonwalk öğretirken bir gün işin bu noktaya varacağı­nı tahmin etmemiştim. ‘Michael Jackson klasiktir, hiçbir za­man hiçbir ortamda modası geçmez,’ diye düşünmüştüm. Mademki özenmiş, o da öğrensin istemiştim.

Velhasıl, şu anda adını bile anmak istemediğim, bölüm başına 375 euro verseler dahi bir bölümünü seyretmeyece­ğim yetenek yarışmalarından birinin seçmelerine katılmak için bekliyorduk orada. Dediğim gibi, o kadar çok Micha­el Jackson vardı ki, onları diğer yeteneklerden, bütün o si­hirbazlardan, hesap makinelerinden, cam yiyenlerden, tuğ­la kıranlardan, lobut atıp tutanlardan, ateş yutanlardan, break dans gruplarından falan ayırarak seyretmeye karar vermişlerdi. O tipleri de uzaktan uzağa gördükçe, ‘ne işimiz var burada’ duygusu iyice tavan yapmaya başlamıştı bende. Kız kardeşimi elinden tutup havaya ateş açarak uzaklaşmak istiyordum oradan. Tabii bu ruh halimi de ona çaktırmamaya çalışıyordum. O güne kadar kız kardeşimin performan­sını seyreden konu komşu, hısım akraba, dost arkadaş kim varsa, sanki yaşadıkları o canlı performans deneyimine bir türlü inanamamışlar da, inanmaları için İllâki bir kez de te­levizyonda seyretmeleri gerekiyormuş gibi, her Allah’ın gü­nü, kız kardeşimi nerede görseler, ‘Mutlaka katılmalısın, ka­tılmalısın, katılmalısın dedim anlıyor musun mutlaka katıl­malısın! diye ısrar ettikleri için oradaydık. Kız kardeşim de onların ısrarlarına daha fazla dayanamayıp katılmak istemiş­ti yarışmaya. Eğer kız kardeşim, işleri güçleri televizyon sey­relmek olan bu pasifist manyakların gazına gelip bu kadar istemeseydi orada bulunmayı, böyle bir rezaletin parçası ol­masına asla müsaade etmezdim.

Sırtımızı kulisin siyah paravanına yaslamış beklerken “Çağlar,” dedi kız kardeşim. Çünkü bana her zaman, ‘Çağ­lar’ der, hiçbir zaman ‘ağbi’ dedirtmedim kendime. İşte, “Çağlar,” dedi yine, “acaba,” dedi, “dansa başlamadan ön­ce. gözlerimi her zamanki gibi kapalı tutmasam da açık mı bıraksam?”

“Neden?”

“Biraz bulanık görüyorum da… Galiba heyecandan. Göz­lerim açık olsa da ayaklanma baksam, zaten şapka öne eğik durduğundan gözlerim gözükmüyor başta.”

“Gözlerinin gözükmediğini biliyorum aşkım,” dedim. “Ama her zamanki yöntemden asla vazgeçme. Gözlerinin kapalı durmasının nedeni konsantrasyon içindir. Bütün dünyanın seni seyretmeye hazırlandığını ve birazdan o kü­çük insanlara büyük bir mesaj vereceğini rahatça düşünebi­lirsin böylece. Gözlerini açtığın zaman da Mayki’nin ruhunu tam kalbinde hissedersin ayrıca.”

“Haklısın Çağlar,” deyip gülümsemeye çalıştı ama hâlâ te­dirgin olduğu da kaygılı bakışlarından ve stresle ayağını sal­lamasından belliydi. Yaldızlarla kaplı deri eldivenlerinin üs­tünden, sahibinden.com’da 84 TL’ye vardı bir tane, biz al­dık, ellerini tuttum, narin parmaklarını okşadım cesaret ver­mek için. İşin en zor, en meşakkatli kısmını hallettikten sonra, böyle küçük detaylarda bocalamak, vazgeçecek gi­bi olmak, bütün büyük yeteneklerin ortak özelliğidir. Me­sela, bizim dâhi bir arkadaş vardı yedinci sınıftayken, böyle TÜBİTAK’ın düzenlediği okullar arası bir proje yarışmasın­da mı ne dereceye girmişti, ertesi yıl Amerika’ya gönderdi­ler. bu ülkeye fazla diye, işte o herif, o maloğlumal, çekirdek­lerini ayıklayamadıgı için karpuz yiyemezdi. Sen on kiloluk karpuzu pazardan taşı getir, kes önüne koy, itoğlu it çekir­deklerini ayıklayamasın. Ama o bir dâhi. Belki de şu an pro­fesör olmuştur Amerika’da, karpuz çekirdeği ayıklama ma­kinesi yapmıştır, Alabama’daki evinin sofrasına koyup başı­na oturmuştur, çok mutludur, bizi düşünüyordur, yedinci sınıftaki arkadaşlarını, bilemezsin, asla yargılama!

Kız kardeşimin ellerini tutmuş cesaret veriyordum ona. Biz öyle el ele tutuşmuşken, sahneden en son inen Michael Jackson göründü kulisin ucunda. Ağır adımlarla yaklaştı, bir sandalyeye oturup şapkasını dizlerinin üstüne koydu. Şa­kaklarından çenesine doğru süzülen ter damlalarını dikkat­le inceledim. Gözlerinde yabani bir pırıltı vardı, o pırıltının neden kaynaklandığını çözemiyordum bir türlü ama gözle­rimi de o çocuktan ayıramıyordum. İnsana en sıradan şeyle­rin bile anlam yüklü geldiği zamanlardan biriydi. Sahneden gelen müzik, kimi zaman yükselip kimi zaman alçalıyor, ki­mi zamansa ağır bir sessizliğe bırakıyordu yerini. Öyle an­larda da kulisin göremediğimiz karanlıklardan kısa, kesik bir kahkaha duyuluyor, ama kim atmış o kahkahayı, neden atmış, bilemiyorduk. Bazen de bir heyecan dalgası kaplıyor­du ortalığı, siyah tişörtlerinin önünde, katıldığımız progra­mının adı ve logosu bulunan iki-üç görevli, kulisin bir tara­fından gelip diğer tarafına koşturuyorlardı. Neden koşturu­yorlardı, neyin hazırlığıydı bu? Herkes merakla onlara bakı­yor, ama o siyah tişörtlülerden hiçbiri, ufacık da olsa bir bil­gi verme zahmetine girişmiyordu. İşte o anlarda ben bile he­yecandan, telaştan ve bekleme geriliminden ötürü çevrem­dekiler! biraz bulanık görmeye başlıyordum. Kim bilir kız kardeşim ne haldeydi, kim bilir onun o küçük, temiz kalbi nasıl çarpıyordu?

Baktım, kız kardeşim heyecandan daha fazla yerinde duramayacak, dayım olacak ite dedim ki, çünkü o da bizimle birlikteydi o gün, “Dayı,” dedim. “Git de bir bak bakalım ka­çıncı Mayki’yi almışlar? Bize ne zaman sıra gelir bir sor.” Da­yım olacak it, o esnada yere eğilmiş, kız kardeşim için Fatih Kundura’da özel olarak yaptırdığımız siyah beyaz ayakkabı­ları, iş yapıyor gibi görünmek için, nereden bulduğu belli ol­mayan bir bezle siliyordu. Ben tabii o günlerde, dayım ola­cak ilin o kadar it bir insan olduğunu bilmiyordum. Bir ta­kım kusurları, kepazelikleri olduğunu elbet biliyordum ama o kadar it bir insan olduğunu bilmiyordum. Bunlar başka, it­lik başkadır; demek ki dayım olacak itin ne kadar it bir in­san olduğunu bütünüyle anlayabileceğimiz şartlar henüz or­taya çıkmamıştı o zaman.

“Tamam, ben bir bakayım o zaman,” diyerek gitti. Umur­samaz adımlarla kulisin derinliklerine yol alırken arkasın­dan baktım. Bahsetmeden edemeyeceğim şimdi, biliyorum yine tepemin tası alacak, onun portresini çizmeye çalışırken yaptığım enerji sarfiyatına yazık olacak, ama ne yapalım, başladık bir kere, en iyisi tarafsız bir gözle anlatmaya çalış­mak onu: Dayım iti olan insan, bizim Kıyıdere’nin belediye başkanıdır. Bizim oralardaki herkes de sever sayar kendisi­ni. Tabii yüzeysel bir sevgi saygıdır bu, içyüzünü bilseler in­san içine çıkamaz. Gerçi içyüzü bilinse kim insan içine çıka­bilir ki, o da ayrı bir mesele. Dayımın fırça bıyıkları geçen ay çıkmaya başlamış gibi gayet sevimli durur. Güneş gözlüğü de her daim ceketinin ön cebindedir. Belediye başkanı oldu­ğundan beri lakım giyip kravat takmak zorunda hissediyor kendini ama kravatı hep biraz yana kayıktır. Her sabah bağ­lamasına rağmen, benim okullar açılırken bir sefer bağlatıp bütün sene taktığım kravata benzer. Onu yolda görseniz me­sela, aklınıza gelecek en son şey bir ilçede belediye başkanlı­ğı yaptığı olur. İnsanlar seçimle değil de tiple iş başına geti­rilse kesin kaybederdi.

Zaten 2009 yerel seçimlerinde, Dedemi Kanser Eden Parti’ye gidip adaylık için başvurduğunda da istemediler onu, kendi adamları varmış. Bunun üzerine ilçenin tanınmış si­malarından, sikkafalılarla dolu bir heyet. Dedemi Kanser Eden Parti’nin yetkilileriyle görüşmeye gitti, “Yapmayın et­meyin, bizim Altan’ı aday gösterin,” dediler. “Bu adamın hem merkezde hem de köylerde herkesle ahbaplığı dostlu­ğu vardır, hısımlığı akrabalığı, selamı sabahı, çayı çorbası, hoşgeldini beşgittini, senedi sepeti, alacağı vereceği, girdisi çıktısı, eski kırığı yeni platoniği vardır, aday göstermezseniz başka yerden aday olur, sizin oyunuz da düşer. Ya Kime Ve­receksiniz Mecbur Bize Partisi aradan sıyrılıp belediyeyi alır Allah muhafaza,’ dediler, yine de dinletemediler. Öbür ada­yın hakikaten sağlam yerden tanıdıkları varmış. Ama son­ra ne oldu, dayım gitti, Kimsenin İplemediği Atların Partisi diye bir parti buldu kendine, oradan aday oldu, seçim süre­cinde de bütün ilçede zilini çalmadığı tek ev, tokalaşıp çayı­nı içmediği tek esnaf, başını okşamadığı tek çocuk, pisi pisilemediği tek kedi, kuçu kuçulamadığı tek köpek kalmadı; bütün köylere, köylerdeki kahvelere, evlere, ahırlara, man­dıralara kadar gitti, kendisini tanıyanlara bir kez daha hatır­lattı, tanımayanlara uzun uzun anlattı, ‘Bana inanmıyorsanız gidin şunlara şunlara şunlara da sorun’ diye güvence verdi, özelle bizim Kıyıdere’de nefes alan ne kadar canlı varsa hep­sinin ağzından girdi burnundan çıktı, türlü lürlü yalakalık­lar yaptı, herkesi bıktırdı, bezdirdi, şu seçimler bitsin de bir sussun artık diye ‘ya sabır’ çektirtti arkasından, 35 oy farkla da kazandı seçimi, hem de sabaha karşı, 20 oy farkla kazan­dığı ilk sayıma itiraz edildiği için, ikinci sayımda.

İnanmayan varsa Yüksek Seçim Kurulu’nun internet si­tesinden Kıyıdere İlçesi 2009 yerel seçim sonuçlarına baka­bilir. Kimsenin İplemediği Atlar’ın Genel Merkezi ndekiler de inanamamıştı çünkü ilk anda bu seçim zaferine, Haki­katen mi kazandık?’ diye kaç sefer cepten aramışlardı dayı­mı, ben açıp ‘Valla billa kazandık,’ demiştim, zira dayım ce­naze işleriyle uğraşıyordu o ara. Seçimi kazandığı sabah de­dem ölmüştü. Bir yanda sevinç, diğer yanda keder, hayatının en karmaşık sabahıdır herhalde. Çok da öğretici olmuştur muhtemelen. Diyelim ki Honda Civic’le Lamborghini Aventador’u geçmişsin, götün tavan yapmış özgüvenden, ama bu dünya gelip geçicidir, hepimiz dört kolluyla gideceğiz so­nunda diye tevekküle dalmışsın o atmosferde.

Neyse işte seçimlerden sonra, Kimsenin iplemediği Atlar’da eziklenmekten bıkan bir grup at kafası, Dedemi Kan­ser Eden Parti’ye transfer olurken dayıma, “Sen de gel,” de­diler. Dayım da, yok ben istemiyorum, yan cebime koyun ayakları çekti. Dedemi Kanser Eden Parti’nin Merkez İl­çe Başkanı da, “Gel,” çağırışı yaptı ama aynı havalan koru­du. Genel merkezden birileri arasın diye bekliyordu aslın­da, seçimden önce, ‘Seni tanımıyoruz yürü git lan,’ demiş­ler ya buna, gururu kırılmış, onlar arasın tribi yapıyor. Ara­dan bir sene geçti, kimse aramadı, dayım da artık, ‘Aramaya­caklar mı acaba?’ diye kudurmak üzereyken, binlerinin ak­lına geldi herhalde, sonuçta koskoca ilçeden bahsediyoruz, çağırdılar bunu. Ben hayatımda böyle bir sevinç ve böyle bir sevincini gizleme gayreti görmedim. Haberi aldığı gün, hiç­bir şey olmamış gibi, “Yann Ankara’ya gidiyorum Çağlar,” dedi. “Babamı Kanser Eden Parti’nin Genel Merkezi’nden çağınyorlar, dertleri nedir acaba?” Ertesi sabah altıda, sanki her gün genel merkezlere gidermiş gibi kendinden emin bir edayla gitti Ankara’ya. Aynı gün içinde, Meclis’teki grup top­lantısında da yakasına o paninin rozetini taktırdı, yirmi se­kiz yeni transferle beraber, toplu sünnet törenindeymiş gibi.

Rahmetli dedem ben çocukken derdi ki hep, “Çağlar,” derdi. “Artık kocaman adam oldun. Şu tasu tarağını sikti­ğimin dünyasında sakın ha, yosmalar içinde kepaze olma…

Emrah Serbes
Kaynak: Deliduman

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
“Hızla değişebilen insanlar gerçek acı ve üzüntüyü algılayamazlar!” Narsisizm ve Kimlik – Arno Gruen

Bizimki gibi bir toplumda, "doğru" ve "yakışık alır" davranmak üzere yetiştiriliriz. Ama sonuçta geçerli olan doğru ve yakışık alır olmak...

Kapat