Durum “Feci Ama Ciddi Değil!” – Slavoj Zizek

Birinci Dünya Savaşı’nın ortalarında bir zaman, Alman ve Avusturya ordu karargahları arasında cereyan eden bir telgraflaşmaya dair bir anektod nakledilir. Almanlar, “Bizim cephede durum ciddi, ancak feci değil,” diye bir mesaj gönderir; Avusturyalılar da cevap verir: “Bizim cephedeyse durum feci, ama ciddi değil.”

Çoğumuz, en azından gelişmiş ülkelerde yaşayanlar, içinde bulunduğumuz global felakete gittikçe bu gözle bakmıyor mu? Hepimiz, eli kulağındaki –ekolojik, toplumsal– yıkımın farkındayız, ama bu yıkımı ciddiye alamıyoruz, bir türlü. Psikanalizde bu tutuma fetişist yarılma denir: Gayet iyi biliyorum ki … (ama inanmıyorum). Böylesi bir yarılma, gördüğümüz, işittiğimiz şeyi yok saymamıza neden olan ideolojinin maddi gücünün de açık bir göstergesidir.
Peki, böyle durum niçin ortaya çıkar? Bir kural olarak, söz konusu yarılma, şeyler bir sıfır noktasına yaklaştığında ortaya çıkar – Ed Ayres’in tanımı şöyle: “Kolektif deneyimimizin öylesine katıksızca dışında kalan bir şeyle karşılaşıyoruz ki, orta yerde tartışılmaz delilleri bile olsa, o şeyi görmüyoruz, artık. Bizim durumumuzda bu ‘bir şey’, bizi yaşatan Yeryüzü üzerindeki muazzam biyolojik ve fiziksel başkalaşmaların bombardımanıdır.” Ayres, jeolojik ve biyolojik katmanda, asimptotik bir fonksiyonu takiben sıfır noktasına yaklaşan dört adet “ani voltaj yükselmesi” (ivmeli hareket) sıralıyor. Söz konusu sıfır noktasına ulaştığında nicel genişlemesi, kendi tükenme noktasına da ulaşacak ve bir başka niteliğe dönüşmek zorunda kalacak dört ivmeli hareket: nüfus artışı, kaynakların tüketilmesi, karbon gazlarının emisyonu, türlerin kitlesel olarak nesillerinin tükenmesi. Bu tehditle başa çıkabilmek için kolektif ideolojimiz, örtbas etme ve kendini kandırma mekanizmalarını seferber ediyor, hem de olup biteni iradi olarak ve dolaysızca yok sayma noktasına varıncaya dek: “Tehdit altındaki insan toplumlarının genel bir davranışsal örüntüsü de, başarısızlığa uğradıkça, krize daha bir odaklanmak yerine at gözlükleri takmaktır.” Feci, ama ciddi değil…

Peki, sıklıkla, özellikle de bir felaket başgösterdikten hemen sonra, duyageldiğimiz kıyametçi sesler var – bunlar ne olacak? Buradaki temel paradoks, aşırıya kaçan kıyametçiliğin (şu dünyanın sonu yakın mantrası) bir savunma şekli, gerçek tehlikeyi ciddiye almaktansa onu karartmanın bir yolu olmasıdır. Bu nedenledir ki, bizi eli kulağındaki tehdit konusunda ikna etmeye çalışan bir çevreciye verilecek en iyi karşılık, umutsuz iddialarının gerçek hedefinin kendi inançsızlığı olduğunu söylemektir – öyleyse, ona “Boşuna kaygılanma, felaketin gelmesi zaten kaçınılmaz!” makamında bir cevap vermeliyiz. Felaket gerçekten de geliyor – olmaz dediğimiz şeyler her bir tarafta vuku buluyor. Bunu tespit etmenin yolu, imkansızın normalizasyonu mekanizmasına odaklanmaktır, ki bu da devlet güçlerinin ve sermayenin kutuplardaki buz tabakasının erimesi gibi ekolojik tehditlere karşı tutumunda açık seçik görülebilir. 27 Ocak 2008’de büyük medya, Boulder’daki (Colorado) Ulusal Kar ve Buz Data Merkezi’ndeki bilimcilere referansla, Kuzey Buz Denizi’nin tahmin edilenden çok daha hızlı eridiğini bildirdi: Kuzey Kutbu bu yılın Eylülünde tamamen buzdan arınmış olabilirmiş. Yakın zamanlara kadar benzer haberlere verilen tepki, ağırlıkla, afet tedbirleri alınması için yapılan malum çağrılardan oluşurdu: Hayallere sığmayacak bir felaket yaklaşıyor, derhal bir şey yapmazsak bir daha hiç yapamayacağız… Ancak son zamanlarda, bizi global ısınmaya daha bir sıcak bakmaya davet eden sesler duymaya başladık. Bize, kötümser tahminleri, daha dengeli bir bağlama yerleştirin, deniyor. Doğru; iklim değişikliği, kaynak rekabetini artıracak, sahil bölgelerini su altında bırakacak, arktik bölgelerdeki sürekli donu eriterek altyapıyı tahrip edecek, bölgenin hayvan türlerini ve yerli kültürlerini strese tabi tutacak, bunlara ek olarak etnik şiddet, sivil kargaşa ve yerel çetelerin hakimiyeti gibi sonuçlar yaratacak. Ancak şunu da akılda tutmak gerekiyor ki, iklim değişikliği, yeni bir kıtanın şimdiye dek gizli kalmış hazinelerini de açığa çıkaracak, kaynaklarını ulaşılır kılacak, topraklarını insan yerleşimine uygun hale getirecek. Çok değil bir yıl içinde, şilepler kestirme bir kuzey rotasından yararlanabilecek, böylelikle yakıt tüketimi ve karbon emisyonlarında düşüş olacak… Zaten büyük iş çevreleri ve devlet güçleri yeni iktisadi fırsatların peşinde koşmaya başladı bile. Tabii bu fırsatların konusu, sadece (ve hatta başlıca) bir “yeşil endüstri” kurmak değil, basit ve dolaysız bir biçimde, iklim değişikliğinin açığa çıkardığı tabiat parçalarının sömürülmesi. Daha düne kadar global ısınmanın yarattığı korkulara, bunlar eski Komünistlerin soyunduğu bir çeşit kıyametçi korku tellallığı, ya da en azından, yetersiz bulgulardan çıkarılmış prematüre sonuçlar diyerek burun kıvıran; bize, paniğe mahal yok, temelde her şey aynı kalacak diye güvenceler veren aynı politikacı ve idareciler, bugün birden bire, global ısınmaya basit bir olgu, “her şeyin aynı kalmasının” bir şekli muamelesi yapmaya başladı. Temmuz 2008’de CNN “Grönland’ın Yeşillenmesi” adlı bir haberi tekrar tekrar göstererek buzun erimesinin Grönlandlılar için yarattığı fırsatları göklere çıkarttı – daha şimdiden açıkta sebze yetiştirebiliyorlarmış, falan… Bu haberdeki utanmazlık, global bir felaketin minnacık bir yararına odaklanmasından ibaret değil; bunun üstüne tüy dikmek üzere haber, gündelik dilde “yeşil” kelimesinin taşıdığı ikili anlamdan (nebatat anlamında “yeşil” ve çevreci kaygılar anlamında “yeşil”) istifade ederek global ısınma nedeniyle Grönland topraklarında daha fazla sebze yetiştirilebiliyor olmasını ekolojik bilincin yükselmesiyle ilintilendirmektedir… Bu türden fenomenler, Shock Doctrine adlı eserinde global kapitalizmin, felaketleri (savaşlar, politik krizler, doğal afetler) “eski” sosyal kısıtlardan kurtulmak ve felaketin sildiği karatahtaya kendi yeni gündemini yazmak için istismar ettiğini söylerken, Naomi Klein’in ne kadar haklı olduğunu göstermiyor mu?1 Kim bilir, belki de eli kulağındaki felaketler, kapitalizmin kuyusunu kazmak şöyle dursun, ona ivmelerin en büyüğünü kazandıracak.

Böylelikle, ufukta da yeni bir Soğuk Savaş’ın hatları belirmeye başlıyor – bu kez, bu savaş, sözün bildik anlamıyla, son derece soğuk koşullarda verilecek. 2 Ağustos 2007’de bir Rus ekibi, Kuzey Kutbu’ndaki buz tabakasının altına içinde bir Rus bayrağı taşıyan bir titanyum kapsül yerleştirdi. Rusların Arktik bölgeler üzerindeki işbu hak iddiasının altında yatan, ne bilimsel amaçlardır ve ne de politik ve propaganda amaçlı bir gövde gösterisi. Bu hareketin gerçek amacı, Arktik bölgelerdeki dev enerji hazinelerini Rus-ya’ya kazandırmaktır: bugünkü tahminlere göre, dünyanın el dokunulmamış petrol ve gaz rezervlerinin neredeyse bir çeyreği Arktik Okyanusu altında yatmaktadır. Rusya’nın hak iddiasına, muhtemelen, Arktik bölgelere sınırı olan şu dört ülke itiraz edecektir: ABD, Kanada, Norveç ve (Grönland üzerindeki egemenliği nedeniyle) Danimarka.
Bu tahminlerin doğruluğunu kestirmek mümkün gözükmese de, bir şey kesin: Cereyan etmekte olan, sıradışı bir sosyal ve psikolojik değişimdir – imkansız mümkün hale gelmektedir. Önceleri imkansız ancak gerçek olmayan bir olgu diye yaşantılanan (ne denli olası olduğunu bilsek de gerçekleşeceğine inanmadığımız ve böylelikle imkansız diye görmezden geldiğimiz ama yaklaşmaya devam eden felaket ihtimali), şimdi, gerçek ancak artık imkansız olmayan bir nesne haline gelmiştir (felaket bir kere vuku buldu mu, “yeniden-normalize” edilecek, dünyadaki normal akışın parçası olarak, daima ve zaten mümkün bir nesne olarak algılanacaktır). Bu paradoksları mümkün kılan şey, bilgi ve inanç arasındaki açıklıktır: Ekolojik felaketin mümkün, ve hatta muhtemel, olduğunu biliyoruz; ancak gerçekten vuku bulacağına inanmıyoruz.

Peki bugün, gözlerimizin önünde cereyan eden şey işbu felaketin ta kendisi değil de ne? Bir on yıl önce, işkence ya da neo-Faşist partilerin Batı Avrupa hükümetlerinde boy göstermesi imkansız bir etik facia olarak, “gerçekten olamayacak” bir şey olarak akıllardan uzak tutulurdu; ama bir kere vuku bulduktan sonra derhal bunlara alıştık, onları aşikar olaylar olarak algılamaya başladık. Ya da 1992’den 1995’e dek süren meşum Saraybosna kuşatmasını hatırlayalım: Yarım milyon nüfuslu “normal” bir Avrupa şehrinin kuşatılması, açlığa mahkum edilmesi, düzenli olarak bombalanması, şehirde yaşayanların keskin nişancıların açtığı ateşle terörize edilmesi, …ve bütün bunların üç yıl sürmesi, 1992’den önce, muhakkak ki, hayal edilemeyecek şeyler olarak görülürdü. Ne de olsa, Batılı güçler için kuşatmayı kırmak ve şehre ulaşmak üzere küçük, güvenli bir koridor açmak son derecede kolay bir işti. Kuşatma başladığında, Saraybosna’da oturanlar bile, bunun kısa sürecek bir olay olduğunu düşünmüş, çocuklarını “bu rezalet sona erinceye dek, bir ya da iki haftalığına” güvenli bir yerlere göndermeye çalışmıştı. Ve sonra kuşatma, büyük bir hızla “normalize” edilmişti…

Slavoj Zizek
Antroposen’e Hoşgeldiniz

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
“Felaketimizin kaynağı kültür yokluğu…” Kitap – Cemil Meriç

Dostoyevski, “Avrupa’yı kendimizden çok daha iyi tanıyoruz”, diyor. Biz ne kendimizi tanıyoruz, ne Avrupa’yı. Tarihimiz mührü sökülmemiş bir hazine. Sosyologlarımız...

Kapat