Doğu Toplumları ve Ütopya – Demir Küçükaydın

Demir KüçükaydınFas ve Cezayir, bugün Batılı denen birçok ülkeden çok daha batıdadırlar coğrafi olarak, ama onlar tarihsel ve sosyolojik olarak, ta Fenikelilerden beri, pre-kapitalist uygarlıklar çemberine girdiklerinden doğuludurlar. Özetle, Doğu demek, sosyolojik olarak, pre-kapitalist uygarlık demektir.

Doğu Toplumları ve Ütopya ilişkisini anlamak için önce “Doğu Toplumu” ve “Ütopya” kavramlarını netleştirmek gerekmektedir. Çünkü bu kavramlar, sanıldığının aksine, tarihin burjuva uygarlığınca geliştirilmiş metafizik bir kavranışına bağlı olan zaman ve mekân kavramlarına dayanırlar. Doğu nedir? Coğrafi olarak güneşin doğduğu yön demektir. Birçok dilde doğu zaten güneşin doğduğu ülke ya da taraf anlamına gelen sözcüklerle karşılanır. Bizzat Anadolu sözcüğü de böyledir. Eski çağın Grekleri için güneş küçük Asya yarımadasından doğduğu için, buraya “Güneşin Doğduğu Yer” diyorlardı.

Ama dünya yuvarlaktır. Bu demektir ki, dünyanın her yeri doğudur. Amerika’nın Uzak Batı’sı da Uzak Doğu’daki Japonya’ya göre Uzak Doğu’dur. Demek ki doğu sözcüğü, ancak bulunulan yere göre bir anlam taşımaktadır. Bu da bir yön olarak değil, ama bir yer olarak Doğu’nun ancak belli bir koordinat sistemine göre var olabileceğini gösterir.

Bugün dilimize yerleşmiş Doğu ve Doğu Toplumu kavramları, çok açıktır ki, Avrupa’da doğup gelişen kapitalist burjuva uygarlığının kavramlarıdır.
Doğu, Orta Doğu, Uzak Doğu, Batı, Orta Batı, Uzak Batı gibi coğrafi adlandırmaların hepsi, özünde batı Avrupa’nın Koordinat sisteminin bakış açısından kullanılan birer mekân adlandırılmasıdır ve coğrafi bir kavram olarak bile nötral adlandırmalar değil, coğrafyanın Avrupa merkezli bir kavranışını içerirler. Doğu kavramı, coğrafi bir kavram olarak bile masum, tarafsız bir kavram değildir.

Ama doğu, sadece coğrafi bir kavram değil, aynı zamanda sosyolojik ve tarihsel bir kavramdır. Bütün kapitalizm öncesi uygarlıklar, Çin, Hint, Pers, Doğu Akdeniz uygarlıklarının hepsi, Kapitalizmin doğduğu Batı Avrupa’ya göre doğuda olduğu için, doğu sözcüğü aynı zamanda, bu uygarlıkların tarihinden gelen, bu uygarlıklara ilişkin anlamında da kullanılır.

Bu uygarlık alanları, tam da pre-kapitalist uygarlık alanları oldukları için daha sonra kapitalizm karşısında geri kalıp sömürgeleştiğinden, doğu sözcüğü aşağılayıcı bir anlama da sahiptir. Daha sonra kurtuluş savaşlarının yükselişinin bir yansıması olarak, buralarda yaşayan halkların dilinde Doğu, bu sefer, var olan durumda pek övünülecek bir yan olmadığından, eski uygarlık beşiği geçmişe bir gönderme içerir ve olumlu bir anlam yüküyle kullanılır olmuştur.

Bu değer yüklü anlamlardan soyutladığımızda, Doğu, pre-kapitalist uygarlıkların yayıldığı yerler anlamına gelir. Ne var ki, bunun yerine Doğu sözcüğünün kullanılması, sık sık anlam kaymalarına ve karışıklıklara yer açar. Coğrafi doğu kavramı, bu sosyolojik Doğu kavramının yerini alır.

En tipik örnek Japonya’dır. Japonya, coğrafi olarak Doğu’nun doğusundadır, ama sosyolojik ve tarihsel olarak bir “Doğu Toplumu” değildir. Çünkü Japonya, tıpkı Britanya Adaları gibi uygarlığa çok geç girmiş, Doğulu olma fırsatı bulamamış ve tam da bu sayede Doğulu olamadığı için batılı olmuş bir ülkedir.

Yirmici yüzyılın başında, Japonya’nın Çarlık Rusya’sına karşı kazandığı askeri zaferi, Doğu’nun Batı’ya karşı bir zaferi olarak selamlayan Lenin gibi Marksistler bile, ezilenlere sempatilerini belirtmek için bu coğrafi ve sosyolojik anlamlar arasında kayma yaptıklarını fark etmezler. Japonya’nın Rusya’ya karşı zaferi, Doğu’nun Batı’ya değil; yine Batı’nın Doğu’ya karşı; Kapitalizmin Asyalılığa karşı bir zaferiydi. Çarlık Rusya’sı, coğrafi olarak daha Batıda olmasına rağmen; sosyolojik olarak, Japonya’ya göre çok daha Doğulu ve Asyatik bir ülkeydi ve de tam bu nedenle yenilmişti Japonya karşısında.

Fas ve Cezayir, bugün Batılı denen birçok ülkeden çok daha batıdadırlar coğrafi olarak, ama onlar tarihsel ve sosyolojik olarak, ta Fenikelilerden beri, pre-kapitalist uygarlıklar çemberine girdiklerinden doğuludurlar. Özetle, Doğu demek, sosyolojik olarak, pre-kapitalist uygarlık demektir.

* * *
O halde soruyu şöyle koymak gerekir: pre-kapitalist uygarlıklarda ütopya var mıydı?

Ama bu soruda açıklanmayı bekleyen bir de ütopya kavramı bulunmaktadır. Çünkü ütopya kavramının kendisi de bizzat tarihin çok özel bir dönemine ilişkin bir tarih ve zaman kavrayışını yansıtan bir kavram olarak doğmuştur ve bizzat kendi burjuva uygarlığının ve toplumsal mücadelelerin gidişi içinde değişmiştir ve değişmektedir.

Ütopya kavramı günümüzde genellikle, gerçekleşmesi mümkün görülmeyen, ayakları yere basmayan, gerçeklikle bağını yitirmiş anlamlarında, siyasi veya toplumsal programları ve projeleri tanımlarken kullanılmaktadır.
Bu kullanımda büyük ölçüde gerçekçinin zıttı gibi olumsuz bir anlamı vardır.

Reel politik dilde devrimci ve köklü değişiklere dayanan bir mücadeleyi aşağılamanın bir aracıdır bu kavram bu anlamıyla.

Ama ütopya aynı zamanda, bir program, kendisi için mücadele edilmesi gereken ve edildiğinde ulaşılabilecek bir hayal anlamında da kullanılır olmuştur son yıllarda. Bu anlamda, kendisine ulaşılamasa bile uğruna mücadele edilmeye değer, yol gösterici bir hedef anlamına sahiptir. Bu anlamda, umutsuz “Zeitgeist”ın bir dışa vurumudur.

Ütopya ayrıca, sosyalist gelenekte, insanı arıdan ayıran, yapacağı şeyi önceden kafasında tasarlaması olduğundan, insan olmanın ve eylemin olmazsa olmaz koşulu olarak, yapılacak bir şeyin hayalini kurmak, onu kafada canlandırmak anlamında da kullanılmaktadır. Burada vurgu gerçekliği değiştirmeye yöneliktir, gerçeklikle bağın kaybı, ya da onun değiştirilemeyeceği gibi bir ima yoktur.
Bu anlamda hayal kurmanın savunusunun en klasik ve güzel örneklerinden, vülger Marksizm savunucu ve eleştiricilerini şaşırtacak biri, Lenin’in Ne Yapmalı’daki
şu satırlarında görülebilir:
“İşte biz bunun rüyasını görmeliyiz!
‘Rüya görmeliyiz!’ Bu sözcükleri yazıyorum ve birdenbire bir korkudur beni alıyor. Kendimi “Birlik Konferansı”nın bir oturumunda görüyorum ve karşımda Raboçeye Dyelo’nun editörleri ve yazarları oturuyorlar. Martinov yoldaş ayağa kalkıyor ve bana dönerek sertçe şöyle diyor: ‘İzninizle şunu sorayım, özerk bir yazı kurulunun, daha önce parti komitesinin görüşünü almadan rüya görmeye hakkı var mıdır?’ Onun ardından Kriçevski yoldaş dikiliyor (Plehanov yoldaşı çoktan beri derinleştirmiş olan Martinov yoldaşı, felsefi bakımdan daha da derinleştirerek) daha da sert bir tonla: ‘Daha ileri gideceğim’, diyor, ‘size soruyorum: bir marksistin, Marks’a göre insanlığın kendisine her zaman çözebileceği görevler yüklediğini ve taktiğin partiyle birlikte büyüyen parti görevlerinin büyümesinin bir süreci olduğunu bile bile, rüya görmeye hakkı var mıdır?’

Ütopyanın bu anlamda kullanılışına bağlı olarak, son yıllarda, solun ve sosyalistlerin bir ütopyasının olmadığından, bir ütopyaya ihtiyacı olduğundan söz edildiğinde, ütopya kavramı, onların bir programı olmadığı anlamında kullanılmaktadır.

Ama ütopya, tam bu anlamıyla da, son yıllarda, özellikle post-modern düşünürler arasında olumsuz bir anlam kazanmıştır. Bu kullanımda ütopyaların gerçekleşemezliklerinden söz edilmemektedir artık. Hayır, onlar gerçekleşebilirler, ama gerçekleştikleri takdirde, toplumu ve insanları bir cendereye sokarak, büyük acılara ve haksızlıklara neden olurlar denmektedir.
“Büyük anlatıların sonu” deyişi, bu tür bir ütopya, hayal ya da toplum tasavvuru kavranışına dayanmaktadır. Burada, artık toplumu düzeltmek için, modeller, programlar, hayaller kurmanın kendisi kategorik olarak yanlış bulunmaktadır.

Elbette bunlar felsefi bir elbise giymiş yüzeysel ve ideolojik açıklamalardır. SSCB ve diğer devletlerdeki rejimlerin açıklamasını toplumsal ve tarihsel koşullarda değil, fi kirlerde ve hayallerde gördüğünden; ciddi tarihsel ve sosyolojik analizler yerine; kestirmeden düşüncelerin varlığı belirlediği türden bir tarih anlayışıyla sözde bir açıklama sunmayı ifade ederler.

Bu korkunç soruları düşünmek bile beni titretiyor, ve bir tek şeyi düşünüyorum: nereye saklanacağımı. Pissarev’in arkasında siper alsam nasıl olur?

Rüya ile gerçeklik arasındaki ayrılık konusunda Pissarev şöyle yazar: ‘Ayrılık vardır, ayrılık vardır. Benim rüyam, olayların doğal akışının ötesine geçebilir ya da olayların doğal akışının hiç bir zaman gitmeyeceği bir doğrultuya sapabilir.
Birinci halde, rüyadan hiç bir kötülük gelmez; çalışan insanın enerjisini destekler, güçlendirir bile. … Böyle rüyalarda çalışma gücümüzü çarpıtacak ya da felce uğratacak hiç bir şey yoktur. Tam tersine, eğer insan böyle rüya görme yeteneğinden tamamen yoksun olsaydı, ara sıra zihni ilerilere atlayarak ellerinin henüz biçim vermeye başladığı ürünün tam ve eksiksiz tablosunu gözünün önünde canlandıramasaydı, o zaman insani, sanat, bilim ve pratik çaba alanında büyük ve zahmetli işlere girişmeye ve tamamlamaya hangi itici gücün sürükleyeceğini düşünemem bile. … Eğer rüya gören kimse, rüyasına ciddi olarak inanırsa, yaşamı dikkatle gözler, gözlemlerini gökte kurduğu şatolarla kıyaslarsa (sayfa: 208) ve eğer, genel olarak söylemek gerekirse, rüyasının gerçekleşmesi için bilinçli olarak çalışırsa, rüya ile gerçek arasındaki ayrılığın hiç bir zararı olmaz. Rüyalarla yaşam arasında bir bağ varsa, her şey yolundadır.’

Ne yazık ki, bizim hareketimiz içinde, bu türden rüya görme çok azdır. Ve bun dan en çok sorumlu olan kimseler, aklı başında görüşleriyle, ‘somuta’ ‘ya kınlık larıyla’ öğünenler, legal eleştiriciliğin ve illegal ‘kuyrukçuluğun’ tem silci leridirler.”

Ne var ki, bu anlamda ütopya, ister kategorik olarak reddedilsin, isterse insani ve politik eylemin ayrılmaz koşulu olarak ele alınsın, daima gizli bir varsayım olarak gelecekle ilişkilidir. Ütopya ile gelecek arasında zorunlu ve ayrılmaz bir bağ varmış gibi düşünülür.

Ama ütopyanın şimdiye veya geçmişe değil, geleceğe ait olduğu gizli varsayımı, daha genel bir gizli varsayıma dayanır. Bir gelecek olduğu ve bu geleceğin bugünkünden daha farklı olduğu ve olacağı.

Ama bu iki kabul de oldukça yenidir.

Bir gelecek düşüncesi, bütün toplumlarda ve her zaman olmamıştır.

Örneğin Batı Ortaçağı’nda insanlar, büyük ölçüde zamanın sonunda yaşadıklarını düşünüyorlar ve sürekli kıyameti bekliyorlardı. Böyle bir zaman tasavvurunun olduğu bir dönemde ütopyalar var olsa bile, bunlar ile gelecek arasında zorunlu bir bağ olması bir yana bunlar birlikte bile düşünülemez.

Ama geleceğin şimdiden ve geçmişten farklı olduğu ve olacağı düşüncesi de son derece yenidir. Bu doğrusal, geçmişten gelip geleceğe giden zaman tasavvuru, kapitalizm ve Aydınlanma ile birlikte gelişip zihinlerde egemenliğini kurmuştur. Ondan önceleri, zaman doğrusal değil, dairesel; değişen değil, tekrarlayan; akan değil, dönen bir zamandı.

İnsanlar doğup, büyüyor ölüyorlardı; doğada hep aynı mevsimler tekrarlanıyordu. İnsanlar gibi medeniyetler ve devletler de kuruluyor, gelişiyor, olgunluğa eriyor, çürüyor ve yıkılıyorlardı. Hâsılı devran dönüyordu.

Dolayısıyla geleceğin geçmişteki geleceklerden daha farklı bir gelecek olabileceği yönünde bir tasavvur da bulunmuyordu.

Geleceğin farklı olacağı tasavvuru bütünüyle kapitalist geniş yeniden üretim yordamına ve ona bağlı olarak ortaya çıkan, doğrusal ve değişken bir zaman tasavvuruna bağlıdır.

Dolayısıyla tıpkı Doğu kavramı gibi ütopya kavramının kendisi de, en azından bugünkü yaygın kullanımlarında Burjuva Uygarlığı’na aittir. Her ikisi de burjuva uygarlığı ile birlikte ortaya çıkmışlardır.

O halde, doğu toplumları ve ütopya ilişkisini, bu kavramların tarihsel ve burjuva uygarlığına bağlı, o uygarlığın ideolojik egemenliğinin aracı olmaları niteliklerini göz önüne almadan, bir sorun, bir konu olarak ortaya koymanın kendisi bizzat, burjuva uygarlığının ideolojisinin yaygınlaştırılmasının bir aracıdır. İsterseniz, böyle bir kavrayış içinde, Doğu’yu savunun, savunduğunuz sadece içi dışına çevrilmiş biçimiyle burjuva uygarlığı ve onun ideolojisi olmaktan öteye gitmez.

Demir Küçükaydın
Geleceği Geçmişten Geçmişi Gelecekten Kurtarmak – Denemeler | Köksüz Yayınlar

Yorum yapın

Cafrande.org’u

‘ta BEĞENda TAKİP Et

Yereli yaşa, evrensel düşün!.. www.cafrande.org

Önceki yazıyı okuyun:
“Fanatiklik ve halkı aldatma üçkâğıtçıların, yalancıların işi oluyor hep” Kafka’nın Mesajı – Sadık Hidayet

Ona göre bizim anlamsız ve değersiz hayatımız, içinde çırpınıp durduğumuz sonsuz bir boşlukta uçmaya çalışmakta ve üç günlük ömrümüz kesin...

Kapat