Demokratik Ülkünün Başarısızlığı – Friedrich A. Hayek

Yoksa dünyanın ne kadar az akılla yönetildiğini bilmiyor musun oğlum? -Axel Oxenstjerna (1648)

Giderek daha fazla sayıda düşünceli ve iyi niyetli insanın, bir zamanlar kendileri için ilham verici demokrasi ülküsü olan şeye inançlarını yavaş yavaş kaybettiklerini görmezlikten gelmek artık imkansızdır.

Bu, aynı zamanda, demokrasi ilkesinin uygulanmakta olduğu sahanın sürekli bir genişlemesi ve belki de kısmen  bu genişlemenin bir sonucu olarak meydana geliyor. Fakat artan şüpheler, açıkçası siyasi bir ülkünün bu aşikar suistimalleri ile sınırlı değildir: onun hakiki özüyle alakalıdırlar. Kendilerine uzun süre rehberlik eden bir ümide güvenlerini yitirmeleriyle rahatsız olanların çoğu, akıllı bir şekilde ağızlarını kapalı tutuyor. Ancak bu durum hakkındaki korkum beni konuşturuyor.

Bana öyle geliyor ki, pek çok kişinin tecrübe ettiği hayal kırıklığı bizatihi demokratik ilkenin bir başarısızlığı yüzünden değil fakat bizim onu yanlış biçimde denemiş olmamızdandır. Gerçek ülküyü içine düşmekte olduğu itibar kaybından kurtarmak istediğim içindir ki yaptığımız hatayı ve demokratik usulün müşahede ettiğimiz kötü sonuçlarını nasıl önleyebileceğimizi anlamaya çalışıyorum.

Hayal kırıklığına uğramaktan kaçınmak için, tabii ki, herhangi bir ülküye temkinli bir anlayışla yaklaşmak zorundayız. Özellikle demokrasi örneğinde, kelimenin yalnızca muayyen bir hükumet usulüne atıfta bulunduğunu unutmamalıyız. Başlangıçta siyasi kararlara ulaşmak için belirli bir yol olmaktan öte bir anlamı yoktu ve bize hükümletin hedeflerinin ne olması gerektiği hakkında hiçbir şey söylemez. Ancak, insanların şimdiye kadar keşfettiği biricik barışçı hükumet değişimi metodu olarak, [demokrasi] kıymetli ve uğrunda savaşılmaya layıktır.

‘Pazarlıkçı’ Bir Demokrasi

Mamafih, mevcut biçimiyle demokratik sürecin neticesinin, hükümetin çoğunluğun görüşleriyle yönlendirilmesi gerektiği ilkesine inananları niçin acı bir biçimde hayal kırıklığına uğrattığını görmek zor değildir.

Bazıları şimdi bunun sözkonusu olduğunu iddia etseler de dikkatli kişileri aldatmak hiç mi hiç doğru değildir. Gerçekten de, tarih boyunca, hükümetler asla bugünün hükümeti kadar sayısız özel menfaat guruplarının belirli arzularını tatmin etme mecburiyeti altında olmamıştı. Mevcut demokrasinin eleştiricileri ‘kitle demokrasisi’nden bahsetmeyi severler. Fakat, demokratik hükümet gerçekten de kitlelerin üzerinde mutabık kaldıklarıyla kayıtlı olsa idi, itiraz edecek çok az şey olurdu.

Şikayetlerin sebebi hükümetlerin çoğunluğun kararlaştırdığı bir görüşe hizmet etmesi değil, ama sayısız guruplardan oluşan bir kümenin pek çok çıkarına hizmet etmeye mecbur olmalarıdır. Otokratik bir hükümetin kendi kendini sınırlandırması, muhtemel değilse de, en azından kavranabilir bir şeydir; fakat her şeye kadir bir demokratik hükümet bunu yapamaz. Yetkileri sınırlanmamışsa, kendini yalnızca seçmen çoğunluğunun mutabık kalınmış görüşlerine hizmet etmeye hasredemez. Her biri, başka guruplara bahşedilen özel lütuflara ancak kendi özel çıkarlarının da eşit derecede gözönüne alınması karşılığında rıza gösterecek olan çok sayıda çıkar gurubunun taleplerini tatmin etmek suretiyle bir çoğunluğu biraraya getirmeye ve birarada tutmaya zorlanacaktır. Böyle bir pazarlıkçı demokrasinin demokrasi ilkesini haklılaştırmak için kullanılan kavramlarla hiçbir ilgisi yoktur.

Grup Çıkarlarının Oyuntopu

Burada demokratik hükümetin sınırlandırılması gerekliliğinden veya daha kısası sınırlanmış demokrasiden bahsettiğimde, tabii ki, sadece hükümetin demokratik olarak idare edilen kısmının sınırlandırılmasını değil, eğer demokratikse, bütün devletin sınırlandırılmasını kastediyorum. Bunun sebebi, şayet sözde her şeye kadir ise, sınırsız yetkilerin bir sonucu olarak demokratik hükümetin giderek zayıflayıp çoğunluk desteğini elde etmek için tatmin etmek zorunda olduğu bütün farklı çıkar guruplarının oyuncağı haline gelmesidir.

Bu durum nasıl meydana gelmiştir?

İki yüzyıldır, mutlak monarşinin sona ermesinden sınırsız demokrasinin doğuşuna değin anayasal hükümetin büyük hedefi devlete ilişkin tüm yetkileri kısıtlamak olmuştur. Bütün keyfi iktidar uygulamasını önlemek üzere tedricen tesis edilen temel ilkeler kuvvetler ayrılığı, hukuk devleti veya hukukun üstünlüğü, hukuka bağlı hükümet, özel ve kamu hukuku arasındaki fark ve yargı güvencesi kuralları idi. Bütün bunlar, hangi şartlar altında bireylerin zorlamaya tabi tutulmasının kabul edilebilir olduğunu tanımlamaya ve sınırlamaya hizmet etmiştir. Zorlamanın yalnızca genel çıkar için haklı olduğu ve yalnızca herkese eşit şekilde uygulanabilir yeknesak kurallara uygun olan zorlamanın, herkesin çıkarına olduğu düşünülmekteydi.

Hükümetin demokratik denetiminin, iktidarın keyfi kullanımına karşı diğer herhangi bir tedbiri gereksiz kıldığına inanılmaya başlandığı zaman, bütün bu büyük liberal ilkeler ikinci plana atılıp yarı yarıya unutuldular. Eski ilkeler, onlarda kullanılan anahtar kelimelerin tedrici bir değişimi sonucu anlamdan yoksun hale gelen geleneksel şifahi lafzi ifadeleri kadar unutulmuş değildir. Klasik liberal anayasa formüllerinin anlamının bağlı olduğu çok önemli terimlerin en önemlisi ‘Kanun’ terimidir; ve bu terimin muhtevası değiştirilirken bütün eski ilkeler de manalarını kaybettiler.

Emirlere Karşı Kanunlar

Anayasacılığın kurucuları için ‘Kanun’ tabirinin çok kesin dar bir anlamı vardı. Yalnızca bu anlamdaki kanunla hükümeti sınırlandırmaktan, bireysel hürriyetin korunması bekleniyordu. Ondokuzuncu yüzyılda hukuk filozofları nihayet onu, bilinmeyen sayıda gelecek durumlara uygulanabilir ve bütün kişilerin ve örgütlü gurupların korunmuş alanının sınırlarını çizen (fakat tabii ki belirlemeyen) yasaklamaları kapsayan, kişilerin başkalarına karşı davranışını düzenleyen kurallar olarak tanımladılar. Özellikle Alman hukukçuların sonunda ‘maddi anlamda kanun’ olarak adlandırdıkları bu tanımı etraflıca mülahaza ettikleri uzun tartışmalardan sonra, bu nihayet artık neredeyse komik bir itiraz olarak görünmesi gereken bir şey için aniden terkedildi. Bu tanıma göre bir anayasanın kuralları maddi anlamda kanun olamazdı.

Tabii ki bunlar yönetim kuralları değil, devletin organizasyonuna ilişkin kurallardır ve bütün kamu hukuku gibi, özel (ve ceza) hukuku devamlılık gösterirken, sıklıkla değişmeye mütemayildirler.

Kanundan beklenen haksız davranışı önlemek idi. Adalet herkese eşit olarak uygulanabilir ilkelere işaret etmekte ve muayyen fert ve guruplara atıfta bulunan bütün özgül emir veya ayrıcalıkların zıddı olduğu düşünülmekteydi. Fakat bugün hala kim, ikiyüz yıl önce James Madison’un inanabildiği gibi, Temsilciler Meclisinin ‘toplumun büyük kitlesi gibi kendileri ve dostları üzerinde de tam olarak işlemeyecek kanun’ yapamayacağına inanır?

Demokratik ülkünün görünüşteki zaferi ile vuku bulan şey, kanunlar koymak yetkisi ile hükümete ait emirler çıkarmak yetkisinin aynı meclislerin eline verilmesidir. Bunun etkisi, zorunlu olarak, yüksek hükümet otoritesinin zamanın belirli amaçlarını en iyi şekilde elde etmek için, hangi kanun işine yarıyorsa onu çıkarmakta serbest hale gelmesidir. Fakat bu zorunlu olarak hukuka tabi hükümet ilkesinin sonu anlamına geldi. Yalnızca gerçek yasamanın değil fakat aynı zamanda hükümet tedbirlerinin de demokratik usullerle belirlenmesini talep etmek yeterince makul idiyse de, her iki gücü de aynı meclis (veya meclisler)in eline vermek gerçekte sınırlanmamış hükümete dönüş demekti.

Bu aynı zamanda, çoğunluğa uymaya mecbur bulunduğu için bir demokrasinin yalnızca umumi menfaate olan şeyleri yapabileceği yönündeki asli inancı da hükümsüz kıldı. Bu, yalnızca genel kanunlar çıkaran veya hakikaten genel menfaate dair meseleler hakkında karar veren bir organ için doğru olurdu. Ancak bu; sınırsız yetkileri haiz olan ve onları, bazı küçük guruplar ve hatta kudretli bireylerinki dahil, muayyen çıkar guruplarının oylarını satın almak için kullanmak zorunda bulunan bir organ için sadece yanlış değil fakat açıkça imkansızdır. Otoritesini, kendisini genel kurallara adayarak, kararlarının adaletine olan inancını göstermeye borçlu olmayan böyle bir organ, sürekli bir şekilde, özel avantajlar ihsan ederek farklı gurupların desteğini ödüllendirme mecburiyeti altındadır. Çağdaş demokrasinin ‘siyasi mecburiyetler’i, tamamı itibariyle çoğunluk tarafından talep edilmekten çok çok uzaktır!

Kanunlar ve Keyfi Hükümet

Bu gelişmenin sonucu, sadece hükümetin artık hukuka tabi olmaması değildi. Bu aynı zamanda kanun kavramının da anlamını kaybetmesini beraberinde getirdi. Sözde yasama meclisi artık (John Locke’ın olması gerektiğini düşündüğü gibi) genel kurallar anlamında kanunlar çıkarmakla sınırlanmış değildi. ‘Yasama’nın kararlaştırdığı herşey ‘kanun’ olarak adlandırıldı ve artık o kanunlar çıkardığı için yasama meclisi olarak adlandırılmıyordu, ama ‘kanunlar’ ‘yasama meclisi’nden çıkan her şeyin adı haline geldi. Böylece kutsal ‘kanun’ terimi bütün eski manasını kaybetti ve anayasacılığın babalarının keyfi hükümet olarak adlandıracağı şeyin emirlerinin adı haline geldi. Yönetim ‘yasama meclisi’nin ana meşgalesi haline geldi ve yasama onun ikincil işi oldu.

‘Keyfi’ tabiri de klasik anlamını daha az kaybetmiş değildir. Kelime, ‘kuralsız’ veya kabul edilmiş kurallara göre olmaktan ziyade muayyen bir  irade tarafından belirlenmiş anlamına gelmekteydi. Bu gerçek anlamıyla, otokratik bir hükümdarın kararı dahi kanuni ve  fakat demokratik bir çoğunluğun kararı tamamıyla keyfi olabilir. Talihsiz ‘irade’ kavramını siyasi kullanıma sokmaktan esas itibariyle sorumlu olan Rousseau bile, adil olmak gerekirse, en azından ara sıra bu iradenin maksat bakımından genel olması gerektiğini anlamıştı. Fakat, tabii ki, çağdaş yasama meclislerindeki çoğunlukların kararı bu niteliği haiz olmaya ihtiyaç duymaz. Hükümet tedbirlerini destekleyen oyların sayısını attırdığı sürece her şey mubahtır.

Genel kurallar koymakla sınırlanmamış her şeye kadir, hükümran bir parlamento demek keyfi bir hükümete sahibiz demektir. Daha kötüsü, istese dahi hiç bir ilkeye boyun eğemeyecek ama muayyen guruplara  özel ayrıcalıklar dağıtarak kendini sürdürmesi gereken bir hükümet, otoritesini ayırımcılık karşılığında satın almaya mecburdur. Maalesef, temsili kuramların modeli olan Britanya Parlamentosu, Parlamentonun hükümranlığı (yani kadiri mutlaklığı) fikrini de ortaya koymuştur. Fakat bugün, Bay Enoch Powell ‘Bir Haklar Bildirgesinin bu ülkenin öğür anayasasına zıt’ olduğunu iddia ederken Bay Gallagher, bunu anladığına ve kendisiyle hemfikir olduğuna Bay Powell’ı inandırmak için acele eder.

Öyle anlaşılıyor ki, Amerikalılar ikiyüz yıl önce haklıydılar ve her şeye kadir bir Parlamento bireyin hürriyetinin ölümü anlamına gelir. Öyle görünüyor ki hür bir anayasa artık bireyin hürriyeti anlamına değil, fakat Parlamentodaki çoğunluğa canının istediği kadar keyfi şekilde hareket etme serbestisi anlamına gelmektedir. Ya özgür bir Parlamentoya ya da özgür bir halka sahip olabiliriz. Kişi özgürlüğü, bütün otoritenin halk oyunun onayladığı uzun vadeli ilkelerle kısıtlanmasını gerektirir.

Demokrasi Hakkında İlerici Yanılgı – Friedrich A. Hayek

Eşitsiz Muameleden Keyfiliğe

Sınırsız demokrasinin bu sonuçlarının kendilerini göstermesi biraz zaman aldı.
Bir süre, liberal anayasacılığın hükümet gücü üzerinde bir kısıtlama olarak etkili olduğu dönem boyunca gelenekler tekamül etti. Demokrasinin bu biçimleri, dünyanın böyle |bir] geleneğin bulunmadığı kısımlarında her nerede taklit edildiyseler, tabii ki kısa sürede işlemez hale geldiler. Ancak daha uzun temsili hükümet tecrübesini haiz ülkelerde de, keyfi güç kullanımı karşısındaki geleneksel engeller ilk önce tamamıyla iyiliksever saiklerden yararlanılarak delindi. En az talihli olana yardım etmeye yönelik ayırımcılık, ayırımcılık olarak görülmedi. (Daha yakın bir zamanda bunu gizlemek için saçma bir ibare olan ‘daha az imtiyazlıyı icat ettik.) Fakat, dünyevi başarılarının bağlı olduğu şartların pek çoğu kaçınılmaz şekilde farklı olan insanları, daha eşit bir maddi duruma koymak için onlara eşitsiz biçimde davranmak gereklidir.

Yine de kanun önünde eşit muamele ilkesini hayır için olsa dahi ihlal etmek keyfilik kapılarını açmıştır. Bunu saklamak için ‘sosyal adalet’ formülü hilesine başvuruldu; kimse bunun tam olarak ne anlama geldiğini bilmiyor, ama o tam da bu sebeple tarafgir tedbirlere karşı bütün engelleri yıkan sihirli değnek olarak hizmet etti. Kolayca teşhis edilemeyecek başka bir kimsenin zararına lütuflar dağıtmak çoğunluk desteğini elde etmenin en cazip yolu haline geldi. Fakat bir hayır kurumu haline gelen bir parlamento veya hükümet böylelikle dayanılmaz şantaja maruz kalır. Ve, kısa zamanda, liyakatin, hangi guruplara umumun zararına iyilikte bulunulacağını belirlemesi sona erer ve [bu iş] münhasıran ‘siyasi gereklilik’e göre yapılır.

Bu yasallaşan rüşvetçilik politikacıların hatası değildir. Onlar herhangi iyi bir şeyi yapabilecekleri mevkileri kazanacaklarsa bundan kaçınamazlar. Bu, çoğunluk desteğinin belirli memnuniyetsizliği yatıştıran özel bir tedbire izin verdiği herhangi bir sistemde mündemiç bir özellik haline gelir. Genel kurallar koymakla sınırlı bir yasama da, cebri yalnızca kendi değiştiremeyeceği genel kuralları uygulamak için kullanabilen bir hükümet temsilcisi de böyle bir baskıya direnebilir; kadiri mutlak bir meclis direnmez. Bütün takdiri cebir yetkisinden mahrum olarak, hükümet elbette yine de hizmetleri yerine getirmede ayırımcılık yapabilir fakat bu daha az zararlı olur ve daha kolayca önlenebilirdi. Fakat merkezi hükümet hiç bir ayırımcı cebir gücüne malik olmadığı zaman, çoğu hizmetler, kişilere daha düşük maliyetle daha iyi hizmetler sağlamak üzere rekabet eden bölgesel veya mahalli korporasyonlara havale edilebilir ve muhtemelen edilmelidir.

Sınırsız Hükümeti Önlemek İçin Kuvvetler Ayrılığı

Açıkça görünüyor ki, sözde sınırsız (‘hükümran’) temsili bir meclis gitgide hükümetin yetkilerinin daimi ve sınırsız bir genişlemesine sürüklenmek zorundadır. Eşit derecede açıkça görünüyor ki, bu ancak en yüksek gücü demokratik olarak seçilmiş iki ayrı meclis arasında taksim etmekle, yani kuvvetler ayrılığı ilkesini en yüksek düzeyde uygulamakla önlenebilir.

Tabiatıyla böyle ayrı meclisler; eğer yasama meclisi halkın hükümet eylemlerinin hangisinin adil, hangisinin haksız olduğu hakkındaki görüşünü temsil edecek ve hükümete ilişkin diğer meclis ise birincisi tarafından konulan kurallar çerçevesinde alınacak özgül tedbirler hakkında halk irade si tarafından yönlendirilecek ise farklı şekilde teşkil edilmelidir.Mevcut parlamentoların temel meşgalesi olan bu ikinci görev için, parlamentoların uygulama ve örgütlenmeleri, özellikle hükümeti idare bakımından gerçekten de elzem olan parti çizgilerine göre örgütlenmeleri ile, çok iyi uyarlanmış bir hale gelmiştir.

Fakat, Ondokuzuncu yüzyılın büyük siyasi düşünürlerinin, istisnasız, hakiki bir yasama meclisindeki parti ayrılıklarından derin bir şekilde güvensizlik duymaları sebepsiz değildi. Mevcut parlamentoların büyük ölçüde gerçek yasama için uygun olmadıklarını inkar etmek oldukça zordur. Bu işi iyi yapmaları için ne zamanları ne de doğru düşünme biçimleri vardır.

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Aristo’ya Göre İnsanoğlunun İçindeki “İyi”nin Doğası Nedir?

Kapat