DELİLİĞE ÖVGÜ: ÇOĞU ZAMAN EN DELİ, DAHA AZ DELİ OLANA, DAHA SAMİMİYETLE GÜLER – ERASMUS

1

Boş inançların bu engin denizinde açılayım? Vergilius’un dediği gibi, Tanrıdan yüz ağız-dil ve demir gibi bir ses almış olsaydım bile yeryüzündeki bütün delilik cinslerinden haber vermek işini sonuna kadar başaramazdım. Kesin olan şudur ki, bütün Hıristiyanların hayatı bu türden birçok delilikle doludur. Bu çılgınlıklara rahipler izin verirler, hatta bunları kışkırtırlar. Çünkü bu sayede elde ettikleri çıkarı pekâlâ bilirler.

***

Hikayeci akla yakın olmaktan ne kadar uzaklaşırsa, dinleyicilerini o derece etkileyeceğinden ve onların aç kulaklarını hoş bir tarzda gıdıklayacağından emindir. Bununla beraber, bütün bu şeylerin ancak söyleyen ve dinleyenlerin can sıkıntılarını gidermekten ibaret olacağı sanılmamalı; bunların daha sağlam bir faydaları vardır: Rahiplerin ve keşişlerin tencerelerinin kaynamasına yararlar.

Delilerin bahtiyarlığına dönelim; hayatlarını sevinç ve zevk içinde geçirdikten sonra, ölümden korkmadan, onu hissetmeden, bu dünyadan çıkıp dosdoğru cennete giderler; orada da bahtlı ruhları sıhhatli bir işsizlik içinde en nefis hazları tadar.
Şimdi bana tasarlayabileceğiniz en bilge adamı veriniz; onu benim delilerimden biriyle karşılaştıralım. Bu adam, çocukluğunu ve gençliğini bin bir türlü bilimi öğrenmek için eziyet çekmekle geçirir; en güzel günlerini, uykusuz gecelerde, zahmetlerde, işlerde ziyan eder. Ömrünün bütün geri kalan kısmında en ufak bir haz duymaz. Her zaman fakir, sefil, gamlı, neşesiz; kendi kendine bir yüktür, başkaları için de katlanılmazdır; renksizlik, zayıflık, ihtiyarlık ve her nevi sakatlıklar, mesleğinin ortasında gelip üzerine yüklenir, nihayet o başka insanların yaşamaya başladıkları bir yaşta ölür. Gerçi, doğrusunu söylemek gerekirse, hiç yaşamamış bir insan için ölüm saatlerinin hepsi eşittir, işte, ünlü bilgenin görkemli tasviri.

Fakat Stoa kurbağalarının bağırtılarını işitiyorum: Stoacılar şöyle derler: “Hiçbir şey bunaklık kadar yazıklanılası değildir. Halbuki büyük delilik bunaklığa yaklaşır, daha doğrusu, bunaklığın ta kendisidir. Bir bunak nedir? Zihni şaşırmış bir insan değil mi?” Böyle düşünmek, saçmalamaktır. Bu itirazı da tuzla buz etmeye çalışalım; fakat Musalar beni terk etmemek şartıyla. İleri sürülen delil son derece ince, fakat sağduyu sahibi geçinmeyi o kadar isteyen tartışmacılar hiç olmazsa Sokrates’in Platon’da, bir Venüs’ü ikiye bölmekle iki Venüs; bir Gupido’yu, ikiye bölmekle, iki Cupido yapılır dediğini hatırlamalı dolayısıyla başka bunaklıklar olabileceğini düşünmeliydiler. Gerçekten, bütün bunaklıklar uğursuz değildir. Böyle olmasaydı Horatius, sevimli deliliğe tutulmuş değil miyim? demezdi; Platon, hayatın en büyük nimetleri arasında, şairlerin, peygamberlerin ve âşıkların deliliklerini saymazdı; Sibylla, dindar Aeneas’ın girişimini delice diye nitelemezdi.

Demek ki iki türlü bunaklık var. Bir tanesi vardır ki bu, ahretin lanetli kızıdır. Zalim Furialar, korkunç yılanlarını ölümlülerin kalplerine atıp savaşın çılgınlıklarını, doymaz bir altın hırsını, ayıp ve canice aşkı, baba katlini, aile içi ilişkiyi ve bu türden bütün diğer cinayetleri üfledikleri zaman, ya da müthiş meşalelerini suçlu ölümlülerin cani ruhlarında çılgıncasına sallayarak, onlara eziyet ettikleri zaman, bu bunaklığı dünya yüzüne yayarlar. Başka bir tanesi vardır ki bu, birincisinden pek farklıdır. Görevi bütün insanlara mutluluk vermek olan bu tür, varlığını benden alır. Bu bunaklık ruhu kavrayan, hayatın bütün güçlüklerini, bütün kaygılarını, bütün acılarını unutturan, ömrü bir haz deryasına daldıran tatlı bir hülyadan ibarettir.

Cicero’nun, Atticus’a yazdığı bir mekupta, pek çok belanın nahoş bilincini içimizden kovmak gücüne sahip olduğundan, tanrıların en büyük armağanı saydığı şey, işte bu tatlı hülyadır. Bilgelerin hüneriyle deliliklerin en hoşundan yoksun kılınan bir Grek’in aramış olduğu, işte bu hülyadır. Tiyatroda günlerce yalnız oturmuş, dünyanın en güzel komedyalarını dinliyormuş gibi gülüyor, el çırpıyordu. Oysa bir şey işitmiyordu. Toplum hayatının bütün görevlerini yerine getiriyordu; iyi dost, şefkatli bir koca, hizmetkârlarına hoşgörülü bir efendi olan bu adam, tıpasız bir şişe gibi öfkeye kapılanlardan değildi. “Zalim dostlar! Bana iyilik etmek şöyle dursun, beni zevklerimden ayırarak, mutluluğumu oluşturan bir hayalden yoksun bırakarak, beni öldürüyorsunuz!” Böyle konuşmakta çok hakkı vardı; bu mutlu ve tatlı deliliğe, tıp tarafından mahvedilmesi lazım gelen bir hastalık gözü ile bakanlar, pek kabaca yanılıyorlardı; bunlar çöpleme otuna, kendilerine bu ot yerilmekte olan bir kimseden daha ziyade muhtaçtırlar.

ERASMUS: İTİRAF EDİNİZ, ÖMRÜNÜZDE YAPTIĞINIZ GÜZEL NE VARSA BUNU DELİLİĞE BORÇLUSUNUZ

Zaten duygularla, zihnin bütün hayallerinin birer delilik olduğunu kesip atmadım. Sözgelimi, şaşı olduğundan bir katırı eşek sanan, ya da en berbat destana yüce bir şeymiş gibi hayran olan bir adam, ilk önce bir deli sayılmayacaktır. Oysa, düşüncesi, duyguları kadar karışmış olduğundan alışılmış örf ve âdetlere ters düşen bir bozukluğu sürekli olarak koruyan bir kimseye bu unvan kolayca bahşolunacaktır. Sözgelimi, bir eşeğin anırdığını ne zaman duyarsa, nefis bir senfoni dinlediğini hayal eden, ya da sefalet ve bayağılık içinde doğmuş olduğu halde kendini Craesus kadar zengin ve kudretli sayan bir insan işte böyledir, denebilirdi. Bu cins delilik, çoğu zaman olduğu gibi, neşe ile beraber olunca, hem onu duyanları hem de kendileri deli oldukları halde başkalarında görenleri, çok eğlendirir. Kudretimin çoğu zaman sanıldığından çok daha geniş olduğu işte bundan anlaşılır. Her tarafta delilerin birbirlerine güldükleri ve böylece kendilerine karşılıklı haz sağladıkları görülür. Çoğu zaman en deli, daha az deli olana, daha samimiyetle güler.

Bence, ne kadar çok deliliğe sahipsek o nispette daha mutluyuz -fakat bana özgü olan delilik cinsinden dışarı çıkmamak şartıyla- bu cins o kadar genel ve o kadar yaygındır ki, ömrünün her saatinde bilge olan ve kudretimin herhangi bir etkisini ara sıra duymayan bir insanın, dünya yüzünde bulunduğundan şüpheliyim. Bütün fark şudur ki, örneğin bir helvacı kabağını bir kadın sanan kimseye her yerde deli nazarıyla bakılır, çünkü bu cins deliliğe alışılmış değildir; oysa Penelope’den daha iffetli bir karısı olduğuna inanmakla mutlu olan ve kadın birçok âşığa oldukça iyi davrandığı halde, tatlı aymazlığı içinde yaşayan bir insan hiçbir zaman deli olarak görülmez, çünkü bu, olağan bir şeydir; denebilir ki her kocanın başına gelir.

Avdan başka şey sevmeyen şu kimseler aynı sınıfa konabilirler; onlarca boruların sert ve nahoş sesini, köpeklerin pek çirkin ulumalarını işitmek pek büyük bir zevktir.

Sanırım bunlar, köpeklerinin sidiğini, sanki miskmiş gibi, şehvetle koklarlar. Bir vahşi hayvan parçalamak ne zevktir! Öküzlerin ve koyunların uzuvlarını kesmek, koparmak, ayak takımına bırakılan aşağı ve düşkün bir uğraşıdır; fakat vahşi bir hayvanın titreyen uzuvlarını koparmak, ancak kahramanlara mahsus soylu ve şanlı bir etkinliktir. Bu heybetli tören diz çökerek, baş açık, bu işe tahsis edilmiş bir bıçakla (zira bir başkasını kullanmak cinayet olurdu), belirli hareketlerle, bir çeşit dini saygıyla yapılır; o sırada hazır olanların hepsi, kurban kesenin etrafında sıralanmış olarak, saygılı bir sessizlik içinde, belki bin defadan fazla görmüş oldukları bu sahneyi, fevkalade güzel ve yeni bir şeymiş gibi hayranlıkla seyreder. Ne mutlu o ölümlüye ki, hayvanın etinden bir parça tatmasına izin verilmiştir. Bu, ailesinin en şanlı lâkaplarından biri gibi baktığı bir onurdur. Bu gibi azimli avcıların bütün kazandıkları, sonunda takip ettikleri ve yedikleri hayvanlara yakın derecede vahşi olmalarıdır. Buna rağmen gerçekten krallara layık bir hayat sürdüklerine pek inanırlar.

Fakat işte, kesinlikle tamamen bizden kimseler: Mucizelere ve olağanüstü şeylere ait şu gülünç masalları dinleyen ve anlatanlardan söz etmek istiyorum. Gerçek hayatlara, ruhlara, cadılara, cehennem ve bu tür başka olağanüstü şeylerin hepsine ait ve bütün şu inanılmaz hikâyeleri, ne büyük zevk ve ne kadar istekle dinlerler! Hikayeci akla yakın olmaktan ne kadar uzaklaşırsa, dinleyicilerini o derece etkileyeceğinden ve onların aç kulaklarını hoş bir tarzda gıdıklayacağından emindir. Bununla beraber, bütün bu şeylerin ancak söyleyen ve dinleyenlerin can sıkıntılarını gidermekten ibaret olacağı sanılmamalı; bunların daha sağlam bir faydaları vardır: Rahiplerin ve keşişlerin tencerelerinin kaynamasına yararlar.

Fakat insanlar, bu tanrısal koruyuculardan, delilikle ilgisi olan şeylerden başka şeyler isterler mi? Bazı tapınakların duvarlarını hatta kubbelerini dolduran o kadar çok adak arasında bir tanecik gördünüz mü ki, delilikten kurtulmuş ya da bir parçacık daha bilge olmuş olmak dolayısıyla oralara asılmış olsun. Biri, bir deniz afetinden kurtulmuştur; öteki göğüs göğüse dövüşürken aldığı önemli bir yaradan iyileşmiştir. Beriki, savaşın hararetli anında, cesaretli olduğu kadar talihli bir tarzda kaçtığından dolayı, öteki, asılmışken hırsızların dostu bir azizin etkisiyle darağacından düştüğünden ve bütün gayretiyle yolcuları soymaya yeniden başlayabildiğinden dolayı Tanrıya şükreder. Burada hücresinin kapısını zorla kırıp adaletin elinden kaçan bir suçlunun adağını, şurada, sıtmadan doğal olarak iyileşip, hastalığın daha uzun sürmemiş olmasından dolayı kızan hekimin açgözlülüğünü aldatmış olan bir adamın bağışını görüyoruz. Bu kimse kendine ölsün diye verilen bir zehirde ilaç bulmuş; bu yüzden heba olan parasına ve zahmetlerine acıyan karısı büyük bir keder içinde; arabası devrilen şu adam, atlarını evine sağ salim getirmek mutluluğuna erişmiş; bir başkası, bir binanın üstüne çöken yıkıntısı altında ezilmediğinden olayı bir azize teşekkür etmiş, sevgilisinin kocası tarafından baskına uğrayan bir âşık, vartadan poturu temiz kurtulmak bahtiyarlığına eriştiğinden bu mutlu serüvenin anısını kutsamış. Bunların hiç ama hiçbiri henüz, delilikten kurtulabildiklerinden dolayı tanrıya teşekkür etmiş değildir. Bu hoş delilik o kadar tatlı, o kadar hoştur ki, insanlar, ondan yoksun olmaktansa her şeyden vazgeçmeye hazırdırlar.
Fakat, neden boş inançların bu engin denizinde açılayım? Vergilius’un dediği gibi, Tanrıdan yüz ağız-dil ve demir gibi bir ses almış olsaydım bile yeryüzündeki bütün delilik cinslerinden haber vermek işini sonuna kadar başaramazdım. Kesin olan şudur ki, bütün Hıristiyanların hayatı bu türden birçok delilikle doludur. Bu çılgınlıklara rahipler izin verirler, hatta bunları kışkırtırlar. Çünkü bu sayede elde ettikleri çıkarı pekâlâ bilirler.

Bütün bu deliliklerin ortasında, rahatsız edici bir bilge kalkıp şu gerçekleri duyursun: “Bilgece yaşamakladır ki üzücü kazalardan sakınırsınız, günahlarınız, yalnız rahiplere verdiğiniz para ile değil, fakat günah korkusu, göz yaşları, uykusuz geceler, dualar, oruçlar ve bütün diğer ‘iyi edimler’ ile bağışlanır. Şu veya bu azizin hayatını taklit etmekledir ki onun koruyuculuğuna hak kazanırsınız.” Böyle bir adamın gevezelikleri, ruhları ne kadar tatlı sapkınlıklardan toptan yoksun eder. Bu adam vicdanlara nasıl bir karışıklık sokar! Bir düşününüz.

Erasmus
Deliliğe Övgü
Çeviren: Nusret Hızır

Cevap Ver

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz