Çok kültürcülük ya da Çokuluslu Kapitalizmin Kültürel Mantığı – Slavoj Zizek

Zizek“Muhafazakâr bilinçdışının kirli sırlarını ifşa etmekten hiçbir zaman utanmayan” Norman Tebbit tarafından net bir biçimde gösterilmiştir: “Geleneksel olarak İşçi Partisi’ne oy veren birçok kişi, bizim değerlerimizi paylaştıklarının farkına vardılar — yani insanın sadece toplumsal değil, yeryüzüne ait bir hayvan da olduğunu anladılar; bu temel kabilecilik ve toprak içgüdülerini karşılamak gündemimizin bir parçası olmalıdır.” Demek ki “temellere dönüş” aslında şöyle bir şey: Medeni burjuva toplumu görüntüsünün altında pusuya yatmış olan “temel” bencil, kabileci, barbar “içgüdüler”in yeniden ortaya çıkarılması.

Sosyalist Gerçekçilik’in eski güzel günlerini hâlâ hatırlayanlar, “tipik” kavramının oynadığı anahtar rolden haberdardırlar: Gerçekten ilerici olan bir edebiyat “tipik durumlardaki tipik kahramanları” betimlemelidir. Sovyet gerçekliğine dair kasvetli resimler sunan yazarlar yalancılıkla suçlanmakla kalmıyorlardı; onlara karşı yöneltilen suçlama, daha ziyade, Komünizm doğrultusunda ilerlemeye yönelik temeldeki tarihsel eğilimi ifade etme anlamında “tipik” olan olgular üzerinde odaklanmak yerine, yoz geçmişin kalıntılarını betimleyerek toplumsal gerçekliğin çarpık bir yansımasını sunmalarıydı. Bu kavram kulağa ne kadar gülünç gelirse gelsin, bir nebze doğruluk içermektedir ki o da şudur: Her evrensel ideolojik kavram, her zaman, kendi evrenselliğine renk katan ve yarattığı etkiyi açıklayan tikel bir içeriğin hegemonyası altındadır.

Bekâr Anne Neden “Tipik”tir?
Örneğin, ABD’de de sosyal güvenlik sistemine karşı çıkılırken, sistemin etkisiz olduğu fikri, sanki sosyal güvenlik son tahlilde siyah bekâr annelere yönelik bir programmış gibi, sözde-somut bir meşum Afro-Amerikan bekâr anne temsili yoluyla destekleniyordu – “bekâr siyah anne”nin tikel durumu, sosyal güvenliğin ve onda yanlış olan yanın “tipik” örneği olarak görülüyordu sessizce. Kürtaj karşıtı kampanyada ise bu kez “tipik” örnek bunun tam tersidir: Kariyerine, “doğa”nın ona verdiği annelik görevinden daha çok değer veren, önüne gelenle yatan çalışan kadın – oysa bu niteleme, kürtajların büyük çoğunluğunun çok çocuklu alt sınıf ailelerde yaptırıldığı gerçeğiyle bariz biçimde çelişmektedir. Bu özgül kaydırma, tikel bir içeriğin evrensel anlayışın “tipik” örneği olarak öne çıkarılması, evrensel ideoloji nosyonundaki fantazi unsurudur, bu nosyonun fantazmatik arkaplanı/dayanağıdır. Kant’ın terimleriyle söylersek, “aşkın şematizm” rolünü oynayarak, boş evrensel kavramı, “fiili deneyim”imizle doğrudan bağlantılı bir nosyona çevirir. Bu fantazmatik özgülleştirme, bu haliyle, hiçbir surette önemsiz bir örnekleme değildir: İdeolojik kavgalar tam da bu düzeyde kazanılır ya da kaybedilir – bir çocukla daha başa çıkamayacak büyük bir alt sınıf ailedeki kürtajı “tipik” örnek olarak gördüğümüz anda, perspektif kökten değişir.
Bu örnek, “evrensel”in, hangi anlamda bir yarılmadan, “tikel bir kimliğin olumsuzlanmasının bu kimliği tam da kimliğin ve tamlığın simgesi içinde dönüştürdüğü, kurucu bir yarılmadan kaynaklandığını” netleştirin Evrensel, ancak tikel bir içeriğin onun vekili olarak iş görmeye başlamasıyla somut varoluşa kavuşur. Birkaç yıl önce İngiliz boyalı basını, bütçe krizlerinden gençlerin işlediği suçlara kadar modern toplumdaki bütün kötülüklerin kaynağı olarak bekâr anneleri gösteriyordu. Bu ideolojik mekânda, “modern toplumsal Kötülük”ün evrenselliği, ancak “bekâr anne” figürünün bir yandan tikelliği içinde kendisi, diğer yandan da “modern toplumsal Kötülük”ün vekili olarak kendisi şeklinde ikiye yarılması sayesinde işlevsellik kazanıyordu. Evrensel ile onun vekili işlevini gören tikel içerik arasındaki bu bağın olumsal olması, tam da bunun, ideolojik hegemonya için verilen siyasi bir mücadelenin sonucu olduğu anlamına gelir. Gelgelelim, bu mücadelenin diyalektiği, standart Marksist ver-siyonunda olduğundan -tikel çıkarların evrensellik biçimine bürünmele-rinden— daha karmaşıktır: “Evrensel insan hakları aslında beyaz, erkek mülk sahiplerinin haklarıdır…” Egemen ideolojinin işleyebilmesi için, sömürülen çoğunluğun, içinde kendi sahici özlemlerini görebileceği bir dizi özelliği de bünyesinde barındırması gerekir. Başka bir deyişle, her he-gemonik evrensellik en azından iki tikel içeriği, yani hem sahici popüler içeriği hem de onun tahakküm ve sömürü ilişkileri tarafından çarpıtılmış biçimini bünyesinde barındırmak zorundadır. Faşist ideoloji, halkın gerçek cemaatlere ve acımasız rekabet ve sömürüye karşı toplumsal dayanışmaya duyduğu sahici özlemi elbette “manipüle eder”; toplumsal tahakküm ve sömürü ilişkilerinin sürmesini meşrulaştırmak için bu özlemin dışavurumunu elbette “çarpıtır”. Gelgelelim, sahici özlemi bu şekilde çarpıtabilmek için, önce onu bünyesinde barındırmalıdır… Etienne Balibar, Marx’ın klasik formülünü tersine çevirmekte kesinlikle haklıydı: Egemen fikirler tam da doğrudan doğruya egemenlere ait olmayan fikirlerdir. Hıristiyanlık nasıl egemen ideoloji haline geldi? Ezilenlerin bir dizi çok önemli motifini ve özlemini kendi bünyesine dahil ederek —doğruluk, acı çeken ve aşağılananların yanındadır, iktidar yozlaştırır, vs.— ve bunları mevcut tahakküm ilişkileriyle bağdaşacak şekilde yeniden eklemleyerek.

Arzu ve Eklemlenişi
Burada insanın içinden, Freud’un örtük rüya-düşüncesi ile rüyada ifade edilen bilinçdışı arzu arasında yaptığı ayrıma başvurmak geliyor. Bu ikisi aynı şey değildir: Bilinçdışı arzu kendini ancak rüya-çalışması [perlabora-tion] yoluyla, örtük rüya-düşüncesinin bir rüyanın belirtik metni haline çevrilmesi sayesinde eklemler, kaydeder. Benzer şekilde, faşist ideolojinin “örtük rüya-düşüncesi”nde (sahici cemaat ve toplumsal dayanışma özleminde) de “faşist” (ya da “gerici” vs.) hiçbir yan yoktur; faşist ideolojiye faşizme özgü karakteri veren şey, bu “örtük rüya-düşüncesi’nin ideolojik “rüya-çalışması” tarafından işlenip, toplumsal sömürü ve tahakküm ilişkilerini meşrulaştırmayı sürdüren belirtik ideolojik metne dönüştürülmesinde yatar. Günümüzün sağcı popülizminde de aynı şey görülmüyor mu? Liberal eleştirmenler, popülizmin göndermede bulunduğu değerleri “funda-mentalist” ya da “proto-faşist” olarak adlandırıp bir kenara atmakta çok aceleci davranmıyorlar mı?

Nitekim, ideoloji-olmayan —Fredric Jameson’ın en gaddar ideolojide bile mevcut olan ütopyacı uğrak adını verdiği şey— kesinlikle kaçınılmazdır: İdeoloji bir bakıma, ideoloji-olmayan’ıngörünüş biçiminden, biçimsel çarpıtılışından/yerinden edilişinden başka bir şey değildir. Hayal edilebilecek en kötü örneği ele alırsak, Nazi anti-Semitizmi, sahici bir cemaat hayatına duyulan ütopyacı özlemde, kapitalist sömürünün akıldışılığının bütünüyle haklı gerekçelerle reddinde temellenmiş değil miydi? Burada söylemek istediğimiz şu ki, bu özlemi “totaliter bir fantezi” olarak reddetmek, yani onda faşizmin “kökleri”ni aramak teorik ve siyasi açıdan yanlıştır — liberal-bireyci eleştirinin standart yanlışıdır bu: Onu “ideolojik” kılan, eklemlenme biçimidir; bu özlemin, kapitalist sömürünün ne olduğuna (bu Yahudi etkisinin, mali sermayenin “üretken” sermaye üzerindeki önceliğinin sonucudur — sadece üretken sermaye işçilerle uyumlu bir “ortaklık” kurabilir) ve onu nasıl altedeceğimize (Yahudilerden kurtularak) dair çok özgül bir anlayışın meşrulaştırılma biçimi olarak işlev görmesidir.
Nitekim, ideolojik ve siyasi hegemonya mücadelesi her zaman, “ken-diliğinden” bir şekilde “apolitik” olarak, siyasi sınırları aşan bir şey olarak yaşanan terimleri sahiplenme mücadelesidir. Doğu Avrupa’daki Komünist ülkelerdeki en güçlü muhalefet hareketlerinden birinin adının Dayanışma olması boşuna değildir: Dayanışma, toplumun imkânsız tamlığının göste-renidir; böyle bir şey hiç varolduysa tabii. Sanki, 1980’lerin Polonyası’nda, Laclau’nun eşdeğerlik mantığı adını verdiği şey uç noktaya götürülmüştür: “İktidardaki Komünistler”, toplum-olmayanın, bozulma ve yozlaşmanın cisimleşmesi olarak hizmet görmüş, aralarında bizzat hayal kırıklığına uğramış “dürüst Komünistler”in de bulunduğu herkesi kendilerine karşı sihirli bir biçimde birleştirmişlerdir. Muhafazakâr milliyetçiler Komünistleri Sovyet efendileri adına Polonya’nın çıkarlarına ihanet etmekle suçluyorlardı; akılları fikirleri iş/ticaret yapmakta olan bireyler onları dizginsiz kapitalist faaliyetin önünde birer engel olarak görüyorlardı; Katolik Kilisesi’ne göre, Komünistler ahlaksız ateistlerdi; çiftçilere göre, kırsal hayatı çığrından çıkaran vahşi modernleşme gücünü temsil ediyorlardı;
sanatçılar ve entelektüellere göre, Komünizm baskıcı ve budalaca sansürün öbür adıydı; işçiler Parti bürokrasisi tarafından sömürülmenin de ötesinde, bunun onlar adına yapıldığı iddiasıyla daha da aşağılandıklarını düşünüyorlardı; son olarak, hayal kırıklığına uğramış eski solcular rejimi “gerçek Sosyalizme” ihanet olarak görüyorlardı. Bütün bu farklı ve potansiyel olarak uzlaşmaz konumlar arasındaki imkânsız siyasi ittifak, ancak, deyim yerindeyse siyasi olanı siyaset öncesi olandan ayıran sınırda du-ran bir gösterenin bayrağı altında mümkün olabilirdi ve “Dayanışma” buna kusursuz bir adaydı: Bu terim, insanları bütün siyasi farklarına rağmen birbirine bağlaması gereken “basit” ve “temel” insan birliğine karşılık geldiği için siyasi olarak iş görebilmişti.

Muhafazakâr Temel İçgüdüler
Bütün bunlar bize İngiltere’deki son seçimleri İşçi Partisinin kazanması hakkında ne söylüyor? Sadece, numunelik bir hegemonik işlemle, “temizlik” gibi “apolitik” kavramları yeniden sahiplendiklerini değil; ayrıca başarılı bir biçimde Tory [İngiltere’deki Muhafazakârlara verilen ad] ideolojisinin bünyevi müstehcenliği üzerinde odaklandıklarını da anlatıyor. Tory’lerin görünür ideolojik açıklamaları, daima, gölge ikizleri tarafından, müstehcen, kamuoyu önünde açıkça kabul edilmeyen satır arası bir mesaj tarafından desteklenir. Örneğin, o ünlü “temellere dönüş” kampanyalarının müstehcen ilavesi, “Muhafazakâr bilinçdışının kirli sırlarını ifşa etmekten hiçbir zaman utanmayan” Norman Tebbit tarafından net bir biçimde gösterilmiştir: “Geleneksel olarak İşçi Partisi’ne oy veren birçok kişi, bizim değerlerimizi paylaştıklarının farkına vardılar — yani insanın sadece toplumsal değil, yeryüzüne ait bir hayvan da olduğunu anladılar; bu temel kabilecilik ve toprak içgüdülerini karşılamak gündemimizin bir parçası olmalıdır.” Demek ki “temellere dönüş” aslında şöyle bir şey: Medeni burjuva toplumu görüntüsünün altında pusuya yatmış olan “temel” bencil, kabileci, barbar “içgüdüler”in yeniden ortaya çıkarılması. Paul Verhoeven’in Temel içgüdü (1992) filmindeki ünlü (ve bu ünü hak eden) sahneyi hepimiz hatırlarız; polis soruşturması sırasında Sharon Stone bir anlığına bacaklarını açıp apışıp kalan polislere orasını gösterir (gösterir mi?). Tebbitt’in lafları da şüphesiz bu hareketin ideolojik eşdeğeridir, Thatcher’cı ideolojik yapının müstehcen mahremiyetini bir anlığına gözler önüne serer. (Bayan Thatcher’ın kendisi bu ideolojik Sharon Stone hareketini sık sık dolaysızca icra edemeyecek kadar “vakur”du, o yüzden zavallı Tebbitt onun vekili işlevini görmek zorunda kalıyordu). Böyle bir arka planda, İşçi Partisi’nin “temizlik” vurgusu basit bir ahlakçılık vakası değildi — daha ziyade, kendilerinin aynı müstehcen oyunu oynamadıkları, laflarının, “satır aralarında” aynı müstehcen mesaji içermediği mesajını vermeye yarıyordu.

Günümüzün genel ideolojik kümelenişi içinde, bu jest göründüğünden daha önemlidir. Clinton yönetimi ABD ordusundaki eşcinsellerin çıkmazını, “Sorma, söyleme!” gibi bir ortayol bularak çözdüğünde —yani, yalan söyleyip inkâr etmek zorunda kalmasınlar diye askerlere doğrudan doğruya eşcinsel olup olmadıkları sorulmayacaktı ve resmi olarak Ordu’da bulunmalarına izin verilmese de, cinsel eğilimlerini kendilerine sakladıkları ve aktif bir biçimde başkalarını da ilişki içine sokmaya çalışmadıkları sürece onlara hoşgörü gösterilecekti— bu oportünist önlem haklı olarak, homofobik [eşcinsel düşmanı] tutumları onaylamakla eleştirildi. Eşcinsellik doğrudan yasaklanmamasına rağmen, bu yasağın neredeyse eşcinselleri kendilerini gizlemeye zorlayan bir tehdit olarak varolması, onların fiili toplumsal statüsünü etkiler. Başka bir deyişle, bu çözüm, ikiyüzlülüğü açık açık toplumsal bir ilke düzeyine yükseltmek demek oluyordu, tıpkı geleneksel Katolik toplumlarda fahişelere karşı takınılan tavır gibi — eğer Ordu’da eşcinseller yokmuş gibi yaparsak, sanki (Büyük Öteki’nin gözünde) fiilen varolmayacaklardır. Eşcinsellere hoşgörü gösterilecekti, ama kimlikleri ile ilgili temel sansürü kabul etmeleri koşuluyla.
Tam da sansür ve başka dışlama edimleriyle, sınırlamaya ve üzerlerinde hâkimiyet kurmaya çalıştığı aşırılığı yaratan —Foucault’nun tanımladığı— İktidar geri planının üzerine kurulan bu eleştirideki sansür anlayışı, kendi düzeyinde tamamen haklı olmasına rağmen, çok önemli bir noktada yetersiz kalıyor gibi: Sansürün, iktidar söyleminin üzerinde hâkimiyet kurmaya çalıştığı marjinal ya da yıkıcı gücün statüsünü etkilemekle kalmayıp, daha da radikal bir düzeyde, iktidar söyleminin kendisini içeriden böldüğünü gözden kaçırıyor. Burada naif, ama yine de çok önemli bir soru sormak gerek: Ordu eşcinselleri saflarına alenen kabul etmeye niye bu kadar güçlü bir biçimde direniyor? Bunun tek olası tutarlı cevabı vardır: Eşcinsellik, Ordu topluluğunun “fallik ve ataterkil” libidinal ekonomisini tehdit ettiği için değil, tam tersine, Ordu topluluğunun kendisi askerler arasındaki erkek-bağının kilit bileşeni olarak engellenen/kabul edilmeyen bir eşcinselliğe dayalı olduğu için.
Eski ünlü Yugoslav Halk Ordusu’nun son derece homofobik olduğunu kendi deneyimlerimden hatırlıyorum —birinin eşcinsel eğilimleri olduğu keşfedildiğinde, Ordu’dan resmen atılmadan önce, bir parya haline getirilirdi— ama aynı zamanda, ordunun günlük hayatı eşcinsellik imalarıy-la aşırı dolu bir atmosferdi de. Mesela, askerler yemek için sıraya girdiklerinde, çok sık yapılan kaba şaka, önündekinin kıçına parmak atıp hemen ortadan kaybolmaktı, böylece şaşıran kurban geriye döndüğünde, hepsinin yüzlerinde aynı müstehcen sırıtış olan askerlerden hangisinin bunu yaptığını anlayamıyordu. Benim bölüğümde bir asker arkadaşınızı selamlarken, sadece “Merhaba!” demek yerine, “S*kimi ye!” (Sırpça-Hırvat-çada, “PusikuraC”) diyordunuz; bu formül öyle standartlaşmıştı ki, bütün müstehcen anlamını yitirmişti ve kesinlikle nötr bir biçimde, tam bir kibarlık edimi olarak söyleniyordu.

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
“Üzüntü; gece gündüz vücuduna saplanmış bir oku taşımak demek” Kafka’nın Mesajı – Sadık Hidayet

Kafka'nın yazılarında eski bir dert eski zamanların üstüne kâbus gibi çöker sanki. Köpek kendi kendine düşünür: "Bizim neslimiz kaybolmuş. Zaten...

Kapat