Çirkin şeyleri güzel nesnelere dönüştürecek bir güç var mı? – Halil Cibran

Mekânı terk ederken kendi kendime dedim ki, “sebze topraktaki elementlerle beslenir, koyun sebzeyi yer, kurt koyunu avlar, aslan boğayı yutarken boğa kurdu öldürür; ancak Ölüm aslanı ister. Ölümü yenecek ve bu acımasızlığı sonsuz adalet yapacak bir güç var mı?

Emir mahkeme salonuna girdi, ortadaki sandalyeye oturdu, sağında ve solunda ülkenin ileri gelen adamları oturuyordu. Korumalar, kılıç ve mızraklarla donanmıştı ve davayı izlemeye gelen insanlar kalkıp gözleri ruhlarına dehşet, kalplerine korku veren bir güç yayan Emir’i resmi bir şekilde eğilerek selamladılar. Mahkeme salonu sessizleşince ve yargı zamanı yaklaşınca Emir elini kaldırdı ve bağırarak dedi ki, “suçluları tek tek getirin ve bana ne suç işlediklerini söyleyin.” Hapishanenin kapısı esneyen yırtıcı bir hayvanın ağzı gibi açıldı. Zindanın ücra köşelerinde şakırdayan prangalarla birlikte mahkûmların inilti ve feryatlarının yankıları duyuluyordu. İzleyiciler bu cehennemin derinliklerinden belirecek Ölüm’ün avını görmeye kararlıydı. Birkaç dakika sonra iki asker kolları arkasında bağlı genç bir adam getirdi. Sert yüzü ruhunun asilliğini ve yüreğinin gücünü gösteriyordu. Mahkeme salonunun ortasında durdurdular onu ve askerler birkaç adım geriye çekildi. Emir ona gözlerini dikip baktı ve dedi ki, “Bu önümde gururla ve zafer kazanmış bir şekilde duran adam ne suç işledi?” Mahkemenin adamlarından biri yanıtladı, “O bir katil; çevre köylerden birinde önemli bir görevde olan Emir’in subaylarından birini katletti; tutuklandığında kanlı bıçak hâlâ elindeydi.” Emir öfkeyle yanıtladı, “Adamı karanlık hücreye geri götürün ve onu ağır zincirlerle bağlayın, şafak vakti kafasını kendi kılıcıyla kesin, cesedini ormana atın ki hayvanlar yesin ve hava da onu hatırlatan kokuyu arkadaşlarının ve ailesinin burnuna götürsün.” Genç adam hayatının baharında bir genç olduğundan insanlar ona üzgün gözlerle bakarken hapishaneye geri götürüldü.

Askerler hapishaneden doğal ve kırılgan bir güzelliği olan bir genç kadını getirerek geri geldi. Solgun görünüyordu ve yüzünde zulmün ve düş kırıklığının izleri belirmişti. Gözleri yaşlarla ıslanmış ve başı acının yükü altında eğilmişti. Ona iyice baktıktan sonra Emir dedi ki, “Cesedin başında bir gölge önümde duran bu bir deri bir kemik kadın ne suç işledi?” Askerlerden biri yanıtladı, “O bir zina işledi; dün gece kocası onu bir başkasının kollarında buldu. Aşığı kaçtıktan sonra kocası onu kanuna teslim etti.” Kadın başını ifadesiz bir şekilde kaldırırken Emir bir süre ona baktı ve dedi ki, “Onu karanlık odaya geri götürün ve onu dikenli yatağa uzatın ki hatasıyla kirlettiği yatağı hatırlasın; ona içsin diye mazıyla karıştırılmış sirke verin ki o tatlı öpücüklerin tadını hatırlayabilsin. Şafak vakti onun çıplak bedenini şehrin dışına sürükleyin ve taşlayın. Bırakın kurtlar onun bedeninin yumuşak etinin tadını çıkarsın ve solucanlar onun kemiklerini delsin.” O karanlık hücresine geri dönerken insanlar ona acıma ve hayretle baktı. Emir’in yargısına şaşırdılar ve kadının kaderine üzüldüler. Askerler yeniden göründü, bu kez dizleri titreyen ve kuzey rüzgârında genç bir fidan gibi sallanan kederli bir adamı getirdiler. Güçsüz, hasta ve korkmuş görünüyordu, sefil ve zavallıydı. Emir ona nefretle baktı ve sordu, “Canlıların arasında bir ölü gibi duran bu iğrenç adam ne yaptı?” Gardiyanlardan biri yanıtladı, “O manastıra girip papazların onu tutukladıklarında giysilerinin altında buldukları kutsal vazoları çalan bir hırsız.”

Emir ona kanadı kırık bir kuşa bakan aç bir kartal gibi baktı ve dedi ki, “Onu hapishaneye geri götürün ve zincirleyin, şafak vakti onu yüksek bir ağaca sürükleyin ve yerle gök arasında asın ki onun günahkâr elleri yok olsun ve bedeninin organları parçalara ayrılıp rüzgârla etrafa saçılsın. “Hırsız hapishanenin derinliklerine doğru sendeleyerek giderken insanlar birbirlerine fısıldamaya başladılar ve dediler ki, “Böyle güçsüz ve kâfir biri ne cesaretle manastırın kutsal vazolarını çalabilir?”
Bu anda mahkeme oturuma son verdi ve izleyiciler dağılıp, salon mahkûmların iniltileri ve feryatları dışında boşalırken, Emir bilge adamları eşliğinde ve askerlerin korumasında dışarıya doğru yürüdü. Bütün bunlar ben orada geçen hayaletlerin önünde ayna gibi dururken oldu. İnsanların insanlar için yaptıkları kanunları enine boyuna düşünüyordum, kendimi hayatın gizemleri ile ilgili derin düşüncelerle meşgul ederek insanların “yargı,” dedikleri şeyi düşünüp taşınıyordum. Evrenin anlamını anlamaya çalıştım. Kendimi bulutların ardında yok olan ufuk çizgisi gibi kaybolmuş bulunca şaşkınlıktan dilimi yuttum. Mekânı terk ederken kendi kendime dedim ki, “sebze topraktaki elementlerle beslenir, koyun sebzeyi yer, kurt koyunu avlar, aslan boğayı yutarken boğa kurdu öldürür; ancak Ölüm aslanı ister. Ölümü yenecek ve bu acımasızlığı sonsuz adalet yapacak bir güç var mı? Çirkin şeyleri güzel nesnelere dönüştürecek bir güç var mı? Hayatın tüm unsurlarını, deniz tüm nehirleri neşeyle içine çekerken elleriyle kavrayıp okşayacak bir güç var mı? Maktulü ve katili, zinaya uğrayanla zina yapanı, hırsızla soyulanı tutuklayacak ve onları yüksek mahkemeye ve Emir’in mahkemesinden daha yüce bir yere getirecek bir güç var mı?”

Mezarların Çığlığı 

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Kendi Kaleminden Birsen Tezer ve “İkinci Cihan” Albümü

"Müzisyenim... İ.T.Ü Türk Müziği Devlet Konservatuarı mezunuyum. 1988 yılından beri profesyonel olarak müzikle ilgileniyorum. Kanun çalarım ama virtüöz değilim, kendime...

Kapat