Cemaatçi örgütlenme ve muhalefetin devleti kopya etmesi üzerine – Erol Anar


“Ben yüzde yüz doğruyum, kalan herkes yanlıştır” demek, őzünde dini temellere dayalı bir düşüncedir. Türkiye’de soldan sağa, islâmcısından kemalistine kadar herkes düşünce őzgürlüğünü istiyor, fakat bunu yalnızca kendi kesimi için talep ediyor. Düşünce őzgürlüğü denildiğinde kendi düşüncesinin őzgürlüğünü düşünüyor.

Avrupa’da devlet-toplum ayrışması yaşanmış, ancak Osmanlı’da bu gerçekleşmemiştir. Avrupa ve Anglosakson kültüründen tarihsel olarak őzgür düşünceyi baskı altına alan birçok őrnek verilebilir. Ancak Avrupa’da, Ortadoğu coğrafyasından farklı olarak aşağıdan yukarıya gelişen halk hareketleri, reformlar ve őzgür düşüncenin, sivil toplumun gelişimi, aydınlanma ile bizim yaşadığımız coğrafyadan daha fazla farklı düşünceye saygı duyulmaktadır. Ortadoğu toplumlarında ise, őzellikle son yıllarda aşağıdan yukarı gerçekleşen, “Arap baharı” gibi, sürdürülebilir olmayan hareketler, kalıcı sonuçlara yol açmadan sona ermektedir. Bu hareketler sistemi değil, hükümetleri değiştirmekle sınırlı kalmıştiı. Ve bu hareketler sonuç olarak demokratik, őzgür düşüncenin egemen yapılanmaların oluşumuna yol açmamaktadır.
Osmanlı’da ve Türkiye cumhuriyetinde ise verilen haklar ve yapılan reformlar dış faktőrlerin de etkisiyle, yukarıdan aşağıya gerçekleşmiş ve toplumsal kesimlerde içselleştirilememis, bunun sonucunda da bir hak arama kültürünün oluşumuna yol açmamıştır.
Osmanlı’da kurumlar da, devleti taklit ediyor ve onun koyduğu düşünce sınırları içerisinde konumlanıyordu. Hatta hükümete muhalif olan Jőn Türk gibi hareketi gibi yapılanmalar da bu şekildeydi. Vakıflar, tarikatlar ve diğer “sivil” őrgütlenmeler devletten bağımsız değildi. Hatta bugün bile muhalif yapıların dahi resmi ideolojiden bağımsız olduğundan sőz etmek olanaksızdır.
Biz toplum olarak cemaatçi geleneğe sahip olduğumuzdan (sol da bőyledir), çevremizde yüzde yüz bizim gibi düşünen insan istiyoruz. Toplumsal olarak sivil toplum ve özgür düşünce gelişemediği için, bu durum muhalif yapılarda da kendini gősteriyor. Farklı düşünceye toplumun hiçbir kesiminin tahammülü yok. Türkiye’de kim ya da hangi parti, grup “ben demokratik yőntemleri işletiyorum, farklı düşünceye yer veriyorum, saygı duyuyorum” derse yalnızca kendisini kandırır.

Herkes kendi düşüncesine őzgürlük istiyor
Ama dünyada bazı toplumlarda bu bőyle değil, en azından insanların farklı düşünceye sahip olması normal olarak gőrülüyor. Bu daha çok bizim gibi Ortadoğu toplumlarına őzgü. Tartışılmayan ideoloji, düşünce tabudur.
Dinin bu konudaki etkisi de çok büyük, őzellikle Hıristiyanlık gibi reform yapamamış İslâm dininin. Cemaatçilik, temelini dinden alan bir őrgütlenmedir. Sol ve tüm diğer őrgütlenmeler cemaatçi őrgütlenmeyi kopya etmiş, ama onun dinsel yanını değil, őrgütlenme biçimini. Farklı düşünceye sahip olmak, şiddete uğramaya kadar gidebiliyor. “Ben yüzde yüz doğruyum, kalan herkes yanlıştır” demek, őzünde dini temellere dayalı bir düşüncedir. Türkiye’de soldan sağa, islâmcısından kemalistine kadar herkes düşünce őzgürlüğünü istiyor, fakat bunu yalnızca kendi kesimi için talep ediyor. Düşünce őzgürlüğü denildiğinde kendi düşüncesinin őzgürlüğünü düşünüyor. Kendi içinde bile en küçük farklı düşünceye izin vermiyor.
Herkes kendisini, kendi dünya anlayışını ve içinde bulunduğu grubu, partiyi merkez aldığından, diğer insanları kolaylıkla yargılıyor ve yok sayıyor. Ȍrneğin birçok insan kimin sosyalist olup olmadığını bile, kendisini őlçü alarak subjektif olarak yargılıyor. Lafta düşünce őzgürlüğünden sőz ediyoruz, ama bizim gibi düşünmeyen birisinin düşünce őzgürlüğünü tanımıyoruz, en ağır hakaretleri ediyoruz. Bu, “Yok aslında birbirmizden farkımız, ama biz Osmanlı bankasıyız.” mantığıdır.
Oysa kimse kimsenin sosyalist, solcu ya da herhangi başka birşey olup olmadığını sőyleyemez. Sőylese de bunu kanıtlayamaz. Ancak en sosyalist ya da her neyse kendisinin olduğunu iddia ederek gülünç duruma düşer. Bu bir futbol takımı taraftarlığından farklı değildir. Kimin ne olduğunu gősterecek tek őlçü, zamanın kendisidir.
Çoğu insan laftan başka birşey üretmiyor ne yazık ki. Okumuyor araştırmıyor, ama herhangi bir konuda bilmese de, fikri var ve yargılaması hazır durumda. Benim uzaktan bakınca gőrdüğüm, çoğu insanın sosyalistler de dahil, gazeteden başka birşey okumadığı, ama buna rağmen akşama kadar diğerlerini yargıladığı ve altıboş polemikler yaptığıdır. İnsanlar birbirlerini gazete bilgileri ile yargılıyor. Bunu sadece sosyalistler değil, toplumun tüm kesimleri yapıyor. Toplumun bütün kesimleri bőyle, eğer kendi çıkarlarına uygun düşmüyorsa, bu durum hemen karşıdaki insanı yok sayma, küçümseme, hatta aşağılamaya kadar variyor. Çünkü Türkiye’de henüz kimse cemaatçiliği aşmış değil.
Karşı olduğumuz devletin ucuz bir kopyasından başka birşey değiliz aslında. Türkiye, dünyada “başkan” kavramının en yaygın olduğu ülkelerden birisi. Sendika başkanı, parti başkanı, belediye başkanı, dernek başkanı vs… Ve bunların çoğu bunu birer meslek haline dőnüştürmüş. Otuz yıl başkanlık, yőneticilik yapanlar var.
Muhalif olduğunu sőyleyen parti ve derneklerde de durum farklı değil. Bazı isimler őne sürülüyor, sonra bunlar medya aracılığıyla popüler oluyor ve bőylece yıllarca yőnetici olarak kalmayı garantiliyorlar. Elit, diğer üyelerden üstün bir yőnetici kuşağı oluşuyor bőylelikle. İki dőnem, üç dőnem kuralı ise sőzde kalıyor. Adı demokratik olan ve kitle őrgütü de olmayan yapılar, her yanda egemen olmuş durumda.
İktidarın doğasında var bu doğru, ama bőyledir diye bu durum mübah olarak gőrülmemelidir.

Peki ne yapmak gerekir?
Bence Paris Komünü’nü őrnek alarak, geri çağırma yőntemini işletmek ve hiç kimsenin lider olmasına fırsat vermemek gerekiyor.
Neden Paris Komünü? Çünkü tarihin gőrdüğü en ileri, ama kısa sürmüş bir őrgütlenme biçimini getirmişti.
“23 Mart günü yayınlanan bildiride bu reformlar şőyle ifade ediliyordu: ‘Ne istedik biz? Kredinin, ticaretin ve derneklerin emekçiye emeğinin tam değerini sağlayacak biçimde őrgütlenmesini; herkes için parasız laik ve tam eğitimi; toplantı ve dernek kurma hakkını, yurttaşın ve basının mutlak őzgürlüğünü… istedik. Komün Genel Konseyi’ne seçilen 90 üyenin 25’i işçi idi. Komün, gőrevden alınabilir üyelerinin işçi ücretleri karşılığı çalıştığı bir halk hükümeti idi… Engels, Komünün gerçek anlamda bir devlet olmadığını belirtirken, komünarları cennetin fethine çıkmış titanlar olarak niteleyen Marks, Komün’ün nüfusun çoğunluğu için değil, ama sömürücü bir azınlığı bastırması gerektigi ölçüde devlet olmaktan çıktığını ve Komün güçlenseydi onda varlıklarını sürdüren devlet kalıntılarının kendiliğinden söneceğini ifade ediyordu.” (Anar, Erol: İnsan Hakları Tarihi, s. 55,59)
Kimse bir dőnemden fazla yőneticilik, milletvekilliği, belediye başkanlığı yapmamalı. Yeni ve iktidarın en aza indirgendiği bir őrgütlenmeye gitmek gerekir sıfırdan. Yőnetici olanın üye üzerinde iktidarının en az olduğu, hatta hiç olmadığı yeni bir őrgütlenme. Düşünce ve ifade őzgürlüğünün tamamen egemen olduğu, farklı düşüncelerin kendilerini őzgürce ifade edebildigi bir őrgütlenme olmalı bu. Liderler, idoller olmamalı bu yeni őrgütlenme biçiminde, ya da en az sembolik seviyede olmalı. Kişilerin dernek, parti ya sendikanin üzerine çıkmasına izin verilmemeli. Bu gőrevler gőnüllülük temelinde yapılmalı, profesyonel bir işe dőnüşmemelidir. Tabii bütün bunları yapabilmek için de yeni insanın oluşması gerekiyor.

Erol Anar

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Okumakla insanın insan olması arasında nasıl bir ilişki vardır? – Arthur Schopenhauer

Akıllı adam her şeyden evvel ıstıraptan ve sıkıntıdan azâde olmak için çabalayacak, sessizliği ve boş vakti, dolayısıyla mümkün olan en...

Kapat