“Yoksa kim dayanabilir ki zamanın kamçısına, zorbanın kahrına…” Çağdaşımız Shekespeare – Onat Kutlar

ShakespeareNedendir bilemem. Abdala malum olur. Günlerdir mektup bekliyordum birinizden. Karşılık almıyacağımı bildiğim sorular sormak değil, gerçek bir mektuba karşılık vermek istiyordum. Alçak sesle de konuşsan, karşında gerçek bir yüz gerekli. Bu yüzden pazar akşamı Zeynep’e telefon edip adıma geldiğini söylediği mektubu okumasını rica ettim. Darüşşafaka’lı İbrahim Altmsay’ın on yıl öncesinden seslenen yüzü gene güzel şeyler söylüyordu ama ben, sizlerden biriyle konuşmak istiyordum. Bu sabah, yani pazartesi günü, karanlık bir güz haftasını başlatan kahvaltı masasında, bir kahve içmeye uğrayan kardeşim cebinden, senin, «görülmüştür» damgasını taşıyan mektubunu çıkarınca birden önsezilerin gerçekle sık sık buluştuğu çocukluk günlerine döndüm.

Mektubun çivi yazılı ağır bir tablet gibi düştü masanın ortasına. İnce çay bardakları tuzla buz oldu. Zeytin acılaştı ve bal ağuya kesti. «Ağabey» diyordun, «sen bizi merak etme. Biz dayanırız. Bin yıldır dayanıyoruz, alışkınız.» Ateşin zulmünden, kapalı damların zindanından geçmiş tuğla tablet elimi yakıyordu. İşi falan boşverdim. Dedim ki kendi kendime, yolumu bağlayan tuz, ekmek ve kan olmasa, Kul Halil gibi, şimdi at sürüp bu ellerden gitmenin tam zamanıdır. Gidemedim elbet. Ama olduğum yerde de duramadım. Vurduk kardeşimle birlikte Karanfil Köy un karanlık vadilerine. Seninle birlikte geçirdiğimiz çocukluk günlerini andık. Hatırlarsın, Antep’in yazı köylerinde sapsarı bir güzdü. Üçümüzün de ayaklarında altına otomobil lastiği dikilmiş postallar, altımızda eğersiz atlar. Yedi sekiz yaşlarındaydın. Benden de kardeşimden de küçük. Mintanın amerikan bezindendi, kafan üç numara traşlı. Ata bizden iyi binerdin. Bir sevinç rüzgânyla geçerdik sürülerin düzlediği biçilmiş tarlalardan. İşte o güz, baban bizi Barak’ta, sınıra yakın bir köye götürmüştü, adını kardeşimle çıkaramadık. Şimdi bir yerlerde yargıç olan arkadaşımız M. Bozgeyik’in köyü. Orada karşılaştığımız garip çobanı da hatırladın mı? Hani geceleri tek göz kerpiç damında, gündüzleri dağlarda durmadan Dostoyevski nin romanlarını okuyan çobanı? Bize, bir öğleden sonra, Suç ve Cezanın tümünü, bir Köroğlu hikâyesi gibi anlatmıştı.
«Gel şimdi haberi Raskoniko’dan verelim» diye bölüm başlan açarak. Niyetim elbette Çetin Altan’ın kulaklarını çınlatmak, çobanlarımızın Dostoyevski’yi kırk yıldır okuduklarını söylemek değil. O çobanın o kitapları nasıl elde ettiğini de şimdi hatırlamıyorum. Mektubundaki «merak etme, biz dayanırız» sözü çağrıştırdı Suç ve Cezayı. Ve özellikle Raskolnikov’un gördüğü o korkunç çocukluk düşünü. Hani arabaya koşulmuş o atla ilgili bölüm.
«…ama şimdi, tuhaf değil mi, bu kocaman arabaya, çelimsiz demirkırı bir at koşulmuştu. Hani şu Raskolnikov’un bir çok defalar gördüğü, büyücek bir odun ya da saman yükü altında —hele araba çamurlara ya da araba tekerleklerinin açtığı yataklara gömüldüğü zaman— takatten kesilen, bundan ötürü insafsızca kamçıyla dövülen, hatta bazan pek gaddarca, yüzlerine gözlerine vurulan atlardan biri… Kaim enseli, havuç gibi kırmızı ve ablak yüzlü Mikolka: — Binin, hepiniz binin, diye bağırdı. Hepinizi götüreceğim. Dörtnala koşturacağım. Dörtnala koşacak! Binin arabaya diyorum size!…»

Ve sonra o yürek burkucu, isyan ettirici serüven başlar. Ellerinde kamçılar bulunan Mikolka ve arkadaşları ile çilekeş at arasında. Raskolnikov’un düşü, yüke, kamçılara, her türlü horlamaya dayanan atın, kanlar içinde yere düşüşüne kadar sürer.
Bir taşa oturduk kardeşimle. Karanfil Köy’ün altındaki derin yarıklardan yakın bir yağmurun sisleri altındaki Boğaz görünüyordu. Birer sigara yaktık. Dedim ki «bilirim, dayanır onlar. Ölümüne dayanırlar. Ama ya bizler? Biz dayanabilecek miyiz? Onların yüzü bin yıllık Anadolu toprağı gibidir. Üstünden galipler, fatihler ve muzafferler geçmiştir. Gene de uzun ve donuk kış uykularından sonra en inanılmaz çiçeği verirler. Onlar, yolları kapalı dağ köylerinde, susuz ve çorak bozkırlarda, kentlerin kondu semtlerinde ve insan onuruna yakışmaz duvarların ardında yaşar, gene de yoksulluğa, acılara, horlanmalara ve insan onuruna yakışmaz daha nice kötülüklere dayanırlar. Peki, ya bütün bu olup bitenleri Suç ve Cezanın karabasanı gibi izleyen bizler?»

Sonra sana yazmak için oturdum ve senin daha nice insanımızla paylaştığın o olağanüstü yaşamın ayrıntılarını düşündüm. Bizi bir araya getiren seyrek, kısa ama yoğun ve heyecanlı günleri. Yıllar önce, Antep’te bir kalker göçüğünün kıyısında, taşları sararmış bir kahvenin asması altında konuştuklarımızı. Hatırlarsın, sonradan bilinmez ellerin öldürttüğü Reşit Güçkıran da oradaydı. Şimdi burada sayıp dökmem olanaksız tüm o anılar, altın parçaları gibi çınlıyor kulağımda. Ve işte, içinde masamın, kâğıtlarımın da bulunduğu kara bir posta treninde güzün karanlık tünelinden geçiyoruz. Sonra belki de çok uzun sürecek karlı, soğuk bir kışa gireceğiz. Bir kış uykusuna. Öyleyse çok kişiyle birlikte şu soruyu sormanın tam zamanıdır: Dayanabilecek miyiz? Geleceğin, arkasını görünmez bir elin sırladığı aynasında nasıl bir yüz göreceğiz? Gemisini kurtaran, köşeyi dönen, cebini dolduran, tuzunu kurutan, boyun eğen, satılmaya hazır bir yüz mü? Yoksa…

Ölmek

Ne ki ölmek zaten ya… ölmek
Ölmek uyumak sadece.
Düşün ki yalnızım. uykuda bitebilir bütün acıları yüreğin.
Çektiği bütün kahırlar insan oğlunun.
Uyumak.. ama düş görebilir insan uykusunda.
Çok kötü.. çok kötü..
Çünkü o ölüm uykularında sıyrıldığımız zaman yaşama kaygısından
öyle düşler görebilir ki insan.
Bir düşünsene ama işte bu düşüncede uzun yaşamayı cehennem eden.
yoksa kim dayanabilir ki zamanın kamçısına, zorbanın kahrına, gururun çiğnenmesine,
sevginin kepaze edilmesine, kanunların bu kadar yavaş, yüzsüzlüğün bu kadar çabuk yürümesine.
kim dayanabilir kötülere kulluk etmesine iyi insanın,
bir göğsüne bıçak saplamak varken kim dayanabilir.
Kim ister ki tüm bunlara katlanmak
Ağır bir hayatın altında inim inim inleyip ter dökmek
ölümden sonraki bir şeyden bu kadar korkmasa
bu kimsenin gidip de dönmediği
o bilinmez dünya ürkütmese bu kadar yüreğini kim dayanabilir?
Bilinç .. bilinç böyle korkak ediyor hepimizi.
Düşüncenin o soluk ışığı bulandırıyor gönülden gelen o doğal rengini
Ve nice büyük, yiğitçe atılışlar
Yollarını değiştirip bu yüzden
Bir iş, bir eylem olma gücünü yitiriyorlar.

Hamlet
Shakespeare

Sen ne dersin arkadaşım, bizler dayanabilecek miyiz «zamanın kamçısına, zorbanın kahrına, gururun çiğnenmesine, sevginin kepaze edilmesine, yasaların bunca yavaş, yüzsüzlüğün bunca çabuk yürümesine ve kötülere kul olmasına iyi insanın?» Ben değil, «Çağdaşımız Shakespeare» soruyor bunu yüzyıllar öncesinden.
Senin diyeceğin şeyi de şimdiden biliyorum: «Bunun cevabını verecek olan sen değil misin?» Haklısın, ve senin bu sorun, bizimle birlikte yaşayan herkesedir.

Ocak 1984
Onat Kutlar
Yeter ki Kararmasın

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Kime yazıyorsun bu mektubu? Elinde hiçbir adres yok! – Cemil Meriç

Çıplak, sevimsiz, uçsuz bucaksız bir dağ: zaman. Kıracaksın onu, heykelleştireceksin. Kaos'u beşerileştiren: insan; insan, yani sanatkar. Hayat, herkesin yaşadığı, kimsenin...

Kapat