“Bu senin son yalanın olacak!” Annemin Ölümü – Elias Canetti

Gittiğimde uyuyordu, gözleri kapalıydı. Bir deri bir kemik kalmış, hatta solgun bir deriden ibaret, uzanmış yatıyordu; gözlerinin yerini derin kara çukurlar almıştı, görkemli burun deliklerinin bulunduğu yerde, yaşamdan yoksun siyah mağaralar bulunuyordu. Alnı darlaşmış iki yandan da küçülmüş görünüyordu. Gözlerindeki bakışı görmeyi ummuştum, bu durumda, beni görmemek için onları kapadığı izlenimini edindim. Gözlerden beklediğimi elde edemeyince, onun en belirleyici özelliği olan büyük burun deliklerini ve geniş alnını arandım, ama alnı, bütün genişliğini yitirmişti, hiçbir şeyi kucaklamıyordu, burun deliklerindeki öfkeyi, deliklerin yerini alan kara boşluklar yutmuştu.

Şaşkındım, ama gene de onun eski gücüyle, yetkesiyle doluydum. Benden gizlendiğini sandım. Beni beklemiyordu, görmek istemiyor. Benim varlığımı hissediyor ve uyur gibi yapıyor. Benim yerimde olsaydı ne düşünürdü acaba diye sordum kendi kendime, çünkü ben oydum, birbirimizin düşüncelerini biliyorduk, onun düşünceleri benim, benimkilerse onun düşünceleriydi.

Gül getirmiştim, güllerin kokusuna hiçbir zaman dayanamazdı. Rusçuk’ta çocukluğunun bahçelerinde, gülleri solumuştu, mutlu yıllarımızda, burun deliklerine takılıp güldüğümüzde –kimseninkiler böylesine büyük değildi– çocukken gül koklayarak onları genişlettiği için böyle olduğunu söylerdi. Çocukluğundan aklında kalan ilk anı bir gül ağacının dibinde yattığı, sonra kucaklanıp içeri götürüldüğü ve gül kokusundan yoksun kalması nedeniyle ağladığıydı. Daha sonra babasının evinden ve bahçesinden ayrıldığında, aynı kokuyu, aynı gülleri bulmak için her yerde gülleri koklamıştı; bu da onun burun deliklerini genişletmişti, sonra da delikler büyük kalmıştı.

Gözlerini açtığında, “Sana bunları Rusçuk’tan getirdim,” dedim. Bana kuşkuyla baktı, benim varlığımı değil, güllerin kaynağını inanılmaz buluyordu. “Bahçeden,” dedim; yalnızca tek bir bahçe vardı. Beni oraya götürmüş, derin derin soluk almış ve dedemin bana kızması karşısındaki üzüntülerimi avutma çabasıyla bana meyve koparmıştı. Şimdi gülleri ona uzattım, kokuyu içine çekti, oda gül kokusuyla doluydu. “Evet, koku o koku. Güller bahçeden,” dedi. Öykümü kabul etmişti, beni de kabul etmişti –koku bulutunun içinde ben de vardım. Beni Paris’e neyin getirdiğini sormadı. Burun delikleri, gene o doymak bilmez havasına bürünmüş, yüzü, eski yüzü olmuştu. Daha da büyümüş gözleri üzerimdeydi. “Seni görmek istemiyorum,” demedi. “Burada ne işin var? Ben seni çağırtmadım,” demedi. Kokuyu tamdı, ben, kokuya tırmandım, onun bir parçası oldum. Soru sormadı, bütünüyle kokuya teslim oldu. Alnı genişlemiş gibiydi; şimdi artık onun o şaşmaz sözcüklerini, beni korkutan ağır sözlerini bekliyordum. Geçmişteki acı azarlamalarını şimdi gene yineliyormuşçasına duyuyordum sözcüklerini: Evlendin. Bana haber vermedin. Beni aldattın.

Beni görmek istememişti. Sağlığının iyice bozulması karşısında ürken Georg, hemen gelmemi isteyen telgrafı gönderdiğinde, Prag gezimi bir haftada kesip hızla Viyana’ya oradan da Paris’e geçtiğimde kardeşimin tek kaygısı annemi beni görmeye razı etmekti. Her şeyden önce anneme acı veren ve son zamanlarda, o zayıf düşmüş durumunda bile, daha da güçlendiğini sandığı o saplantıyı yok etmek, böylece pekâlâ beklenebilecek öfke patlamalarına engel olmaktı.

Paris’e vardıktan hemen sonra Georg’a, “Rusçuk’tan gül getirme” tasarımdan söz ederek, annemin bana inanacağından emin olduğumu söylediğimde, kuşkuyla, “Buna cesaret edebilecek misin?” dedi. “Bu senin son yalanın olacak.” Ancak onun aklına da daha iyi bir fikir gelmedi, ama annemin, yalnızca ziyaretime olan tepkisini düşünmediğimi, gerçekten de özlediği bir kokuyu kendisine sunmak istediğimi anlayınca, utanarak razı oldu. Tasarımızın başarısızlığa uğraması ve onda yeni bir öfke yaratması durumunda annemin güvenini yitireceği korkusuyla, ben gülleri verirken yanımızda olmak istemedi.

Annem, gülleri bir maske gibi yüzüne kapattı, yüz çizgileri daha belirgin, daha güçlü bir görünüm aldı gibi geldi bana. Eskiden olduğu gibi güveniyordu bana, kuşkularını bir kenara atmıştı, kim olduğumu biliyordu, dudaklarından tek bir kötü söz dökülmedi. “Uzun bir yolculuk yaptın. Bunun için mi geldin?” demedi. Bana sık sık anlattığı bir şey geldi aklıma. Okumak için dut ağacına çıkmadan önce, gül ağacının altında bir süre dururdu. Okuduğu sürece güller gözünün önündeydi, kokuları burnundaydı, okuduğu kitap, pamuk gibi emmişti bu kokuyu. İşte o zaman, en büyük korkularla baş etme gücünü bulurdu kendisinde; aklı başından gidecek ölçüde korksa bile, kendisini bir tehlike içinde görmezdi.

Kavgalarla geçen dönemimizde onun bu anısını yüzüne vururdum. Uyuşturucu etkisi altında okuduğu bir şeylere önem veremeyeceğimi söylerdim. Gül kokusuna bağlı bir korku, korku olamazdı. Bu ağır sözleri hiç geri almamıştım. Belki de ona gül kokuları getirme fikrim, buradan kaynaklanmıştı.

Sonunda, “Yolculuk seni yormadı mı? Dinlen biraz,” dedi. Yalnız Paris’e değil, Rusçuk’a yaptığım yolculuktan söz ediyordu. Hiç yorgun olmadığımı, yanından bu denli çabuk ayrılmak niyetinde olmadığımı söyledim. Belki de Rusçuk’tan ona bu haberi getirmek üzere geldiğimi ve hemen gideceğimi sanmıştı. Öyle yapsaydım belki de daha iyi olacaktı. Beni tanıdıktan, varlığımı kabul ettikten sonra, benimle ilgili bir şeylerin onu öfkelendirebileceği ve içinde bulunduğu durumda hiç kimseyle uzun süre kalmaya dayanamayacağı hiç aklıma gelmemişti. Bir süre sonra, “Uzakta otur,” dedi. Daha yeni oturduğum sandalyeyi geri çektim. Ama o, “Daha uzağa! Daha uzağa!” dedi. Gene çektim sandalyeyi, ancak ona göre yeterince uzakta değildim. Yatağında sessizce yatmak istediğini anladım ve küçük odanın bir köşesine çekildim. Georg içeri girdiğinde, güllerin konumu, annemin onları kabul ettiğini anlatmıştı, ayrıca yüz çizgilerinden, şimdi daha iyi olduğunu, canlandığını görebiliyordu. Ama sonra, beni köşede gördüğünde, oturduğuma, hem de orada oturduğuma şaşırdı. “Ayakta durmayı yeğlemez miydin?” diye sordu Georg, ama annem hayır anlamında başını iki yana salladı. “Neden daha yakına oturmuyorsun?” dedi bu kez Georg ve annem, benim yerime yanıtladı sorusunu: “Bırak olduğu yerde kalsın.”

Georg’u yakınında tuttu; Georg orada durdu ve amacını anlayamadığım bir dizi işlemler yaptı. Bunlar, belli bir sırayla annemin ondan beklediği işlemlerdi. Artık her şeyi unutmuştu; benim orada olduğumu artık bilmiyordu, çıkıp gitseydim de umurunda olmayacaktı. Umarsız görünmesine karşın, hangi işlemlerin uygulanacağından emindi, Georg ’a bunların sırasını anımsatır tavırlar içindeydi. Georg annemin ellerini ve alnını ıslattı, başını biraz yukarı kaldırıp yastıklara yerleştirdi. Dudaklarına bir bardak dayadı ve annem, gönüllü olarak bir yudum içti. Georg çarşafları düzeltti ve gülleri onun elinden almaya davrandı. Belki annemi onlardan kurtarmak istiyordu, belki suya koymak niyetindeydi, ama annem, gülleri vermedi, Georg’a, eski günlerde olduğu gibi ters ters baktı. Georg annemin tepkisindeki şiddeti sezdi ve bu kadar güçlü olmasına sevindi. Haftalardır onun kuvvetten düşüşünü izliyor ve korkuyordu. Çiçekleri yatak örtüsünün üzerinde, annemin ellerinde bıraktı; hayli yer kaplıyorlardı ve annem için Georg kadar önemliydiler. Bense, bir köşeye gönderilmiştim ve annemin varlığımdan haberdar olup olmadığını bilemiyordum.

Ansızın Georg’a, “Ağabeyin burada. Rusçuk’tan gelmiş. Birbirinize bir şeyler söylesenize,” dedi. Georg orada olduğumu daha önce fark etmemiş gibi bulunduğum köşeye baktı. Yanıma geldi. Ayağa kalktım. Kucaklaştık. Eve ilk geldiğimde olduğu gibi mekanik bir şekilde değil, gerçekten kucaklaştık. Ama hiçbir şey söylemedi Georg, bu sırada annemin, “Neden ona sorular sormuyorsun?” dediğini duydum. Yolculuğum hakkında, bahçeyi ziyaretim hakkında konuşmamızı bekliyordu.

“Pek uzun kalmamıştı orada,” dedi annem ve yalanlardan nefret eden Georg, isteksiz isteksiz benim öyküme inanmış göründü. “Yirmi iki yıl önceydi. Birinci Dünya Savaşı sırasında.” 1915’deki ziyaretten beri Rusçuk’a gitmediğimi anlatmak istiyordu. O zamanlar annemiz bana çocukluğunun bahçelerini bir kez daha göstermişti. Babası ölmüştü, ama dut ağacı hâlâ oradaydı, dutun tam arkasındaki ağaçta kayısılar olgunlaşmaktaydı. ’

Annem gözlerini kapattı, ikimiz orada dikilmiş dururken uykuya daldı. Bir süre uyuyacağı kesin göründüğünde, biz ikimiz salona geçtik. Orada Georg annemin durumunu anlattı, kurtarılmasının olanaksız olduğunu söyledi. Uzun yıllar önce, biz daha çocukken, ciğerlerinin hasta olduğunu sanıyordu. Sonradan korktuğu başına geldi. O zamanlar yirmi altı yaşında genç bir doktor olan Georg, annemin uğruna akciğer hastalıkları uzmanı olmuştu. Çalışmadığı bütün saatleri, geceli gündüzlü annesinin yanında geçirdi. Araştırmalar yaparken tüberküloza yakalandı. Arkadaşları, bu hastalığın ona annesinden geçtiği kanısındaydı. Grenoble yakınlarında, dağlık bir yerdeki bir sanatoryumda birkaç ay kaldı. Orada aynı zamanda doktorluk yapıyordu. İyileştirilmiş olarak hastaneden çıkarıldı, annesine bakmayı sürdürdü.

Annesi soluk alma güçlüğü çekiyordu, yıllardır astımı vardı. Son aylarda, öylesine hızlı çökmüştü ki, istemeyerek beni çağırmaya karar verdi; olası bir tartışmanın getireceği sonuçlardan korkuyordu, öte yandan barışmamız olasılığı ağır basıyordu. Şimdilik barışmış görünüyorduk. Annemin duygularındaki ani değişmeleri, şiddetli bir patlamanın hâlâ beklenebileceğini biliyordu gerçi ama iyi bir başlangıç yaşanması içini rahatlatmıştı. Yalnız kaldığımızda, annemizi babasının bahçesine gitmediğim halde Paris gülleriyle kandırdığım için beni azarlamamasına şaşırdım. “Sana hâlâ inanıyor,” dedi Georg. “Sen de her zaman aynı şekilde inandın ona. Aranızda böyle bir bağ var. Birbirinizi öldürme gücünü taşıyorsunuz ikiniz de. Veza’yı ondan saklamanın bir nedeni olmalı. Bunu anlıyorum. Ama senin bu tutumunun onun üzerindeki etkisiyle yaşamak zorunda kaldım ben. Bu konuda seni bağışlayabilirim. Ama şimdi bunun önemi yok. Bir an olsun aklından çıkmayan o yerden geldiğini sanıyor.”

Convention Sokağındaki küçük dairede kalabileceğim bir yer yoktu. Başka bir yerde yatıyor, günde birkaç kez onu ziyaret ediyordum. Varlığıma uzun süre dayanamıyordu, zaten hiçbir uzun ziyareti kaldıramıyordu. Sık sık odadan çıkıp dışarıda beklemek durumunda kalıyordum.

Yatağının yanına fazla yaklaşmadım. Gözleri irileşti, parlaklaştı. Her sabah odasına girdiğimde, o gözler bütün benliğimi sarıyordu. Soluk alıp vermesinde bir zayıflama gözleniyordu, ancak gözlerindeki güç, giderek artıyordu. Gözlerini başka yöne çevirmiyordu; görmek istemediğinde, onları kapatıyordu. Gözleri nefretle doluncaya dek bakıyordu bana. Sonra, “Git!” diyordu. Her gün birkaç kez söylüyordu bunu ve her seferinde beni cezalandırıyordu. Durumunu bilmeme, orada cezalandırılmak ve aşağılanmak üzere bulunduğumu bilmeme karşın onun bu davranışı beni müthiş üzüyordu; ancak annem şu anda benden bunu istiyordu. Sonra yandaki odaya geçiyor, hemşire gelip başıyla işaret ederek annemin beni istediğini belirtinceye dek bekliyordum. Yanına gittiğimde, bakışı bana öyle büyük bir güçle saplanıyordu ki, bunun onu tüketeceğinden korkuyordum, gözleri giderek büyüyor, daha parlak hale geliyordu, ağzından tek söz çıkmıyordu. Sonra ansızın, “Git!” diye soluyordu ve ben onun gözünün önünden sonsuza dek çekildiğimi hissediyordum. Suçunun bilincinde olan hüküm giymiş bir suçlu olarak süklüm püklüm çıkıyordum odadan. Beni tekrar çağırtacağını bilmeme karşın bu kovulmayı ciddiye alıyordum; kovulmaya alışamadım, o tek sözcüğü her seferinde yeni bir ceza olarak algılıyordum.

Çok zayıftı, ağırlığı yok gibiydi. Canlı olan ne varsa, ona yaptığım haksızlıkla ağırlaşan gözlerine dolmuştu. Bunu bana anlatmak için bakıyordu, gözlerimi onunkilerden ayırmayarak ona karşılık veriyordum, buna dayanıyordum, dayanmak istiyordum. O bakışta öfke yoktu, yalnızca onu gözümden ayırmadığım bütün o yılların acısı vardı. Benden kopmak için hastalanmıştı, doktorlara gitmiş, uzak diyarlara, dağlara, deniz kıyılarına gitmişti, benim bulunmadığım her yere gitmişti. Orada kendi hayatını yaşamış ve mektuplarında yaşantısını benden gizlemişti, çünkü benim yüzümden hasta olduğuna inanıyordu ve yıllar sonra gerçekten hastalandı. Şimdi beni suçluyordu; bütün suçlaması, bütün bu olanlar gözlerindeydi. Sonra zorlukla, “Git,” dedi gene. Bitişik odada sahte bir tövbekar olan ben, adı annemin dudaklarından asla dökülmeyen kadına mektup yazıyordum, annemin beklediği güveni Veza’ya vermiştim.

Sonra biraz uyukluyor, sanki bir yolculuktan yeni dönmüşüm gibi beni çağırtıyordu, uykudayken geçmişle yeniden dolan gözleri gene bana çakılıyordu. O gözler, sözcük kullanmaksızın onu bir başka kadın uğruna terk ettiğimi, aldattığımı ve ona acı verdiğimi söylüyordu.

Georg odadayken, hareketleri annemle ilişkinin nasıl olması gerektiğini gösteriyordu. Kimse ile bir bağ oluşturmamıştı. Yalnızca onun için yaşıyordu. Hareketlerinin her biri ona hizmet ediyordu, iyi olmayan hiçbir şey yapamazdı, çünkü yaptığı her şeyi onun için yapıyordu. Bir yere gittiğinde, yalnızca dönüşünü düşünüyordu. Onun uğruna tıp eğitimi almıştı, onun uğruna, hastalığını iyileştirmek için gerekli deneyimi kazanmak üzere bir hastanede çalışmıştı. Tıpkı onun gibi, ancak onun isteğiyle değil, kendisi öyle hissettiği için beni suçlu buluyordu. En küçük kardeş, en büyük kardeşten bekleneni yapmış, kendisine ait bir yaşantıyı elinin tersiyle itmişti; kendisini yalnız ve yalnız annesinin hizmetine adamıştı, bu adayış gücünü aştığında, o da hastalanmıştı. Nefes almak, yaşamı için gerekli havayı almak için dağlara gitmişti, ama bunu yalnızca dönüp annesine bakmak için yapmıştı. Ona benden daha az şey için teşekkür borçluydu, çünkü ben, onun ruhundan doğmuş, ancak onu düş kırıklığına uğratmıştım, kendimi bazı hayallere kaptırıp Viyana’da kalmıştım, ruhumu Viyana’ya satmıştım, üstelik, sonunda anlamlı bir şey ürettiğimdeyse, bunun ona ait olduğu ortaya çıkmışa, imgelemim değil, o bana yazdırmıştı o kitabı. Dolayısıyla, bütün bu trajediye hiç gerek yoktu, yolumu onunla birlikte yürüseydim de aynı sonuca ulaşacaktım.

Geride kalanlara karşı kendilerini savunan ölüm döşeğindeki insanın gücü, kendisini böyle gösterir, zayıf olanın hakkının böylece korunması iyi bir şeydir. Korumayı başaramadıklarımız, bizi, onları kurtarmak için hiçbir şey yapmamakla suçlamakta haklıdırlar. Onların kınamaları, bize kalıt bıraktıkları bir meydan okumayı. bir direnci, ölümü yenmeyi başarabileceğimiz yanılsamasını da içinde taşımaktadır. İblisi ve bizi tuzağa düşürenleri üzerimize salan, şimdi onları çağırmakta, geri çekmektedir. Ceza çekilmiştir. Yaşam ağacı senindir. Sen ölmeyeceksindir.

Tabutun peşinden kenti boydan boya aşıp Pere Lachaise mezarlığına yürüyerek gittiğimizi anımsıyorum.

Müthiş bir direnme gücüyle doluydum, o gün kentte dolaşan herkese bu duygumu iletmek istiyordum. Annemi bütün dünyaya karşı savunuyormuş gibi gururluydum. Kimse onun kadar iyi değildi. “İyi” derken onun asla taşımadığı bir niteliği belirtiyor değildim, bana göre o iyiydi, çünkü ölmüş olmasına karşın yaşamayı sürdürecekti. İki kardeşim sağımda ve solumda yürüyorlardı. Onlarla benim aramda bir ayrım olabileceği duygusu yoktu içimde. Yürüdüğümüz sürece, üçümüz, tektik, herkes bu tekin dışında kalıyordu. Diğerlerine gelince, bana göre sayılan yeterli değildi. Cenazeye katılanların bütün kent boyunca uzanmasını, kat ettiğimiz yollar kadar uzun olmasını istiyordum. Son uykusunu uyumak üzere mezarlığa götürülenin kim olduğunu bilmeyenlerin körlüğüne lanet okudum. Trafik, ancak kortejin geçmesine yetecek süre için durdu, biz geçer geçmez sanki kimsenin tabutu oradan geçmiyormuşçasına yeniden hareketlendi. Uzun bir yürüyüştü, meydan okuma duygum –o müthiş kalabalık içinde kendime yol açmak için savaşmak zorundaymışçasına– yol boyunca yüreğimi doldurdu. Sanki kurbanlar, onun onuruna sağa ve sola yıkılıyorlardı, ancak taleplerini karşılamaya yetecek sayıda değildiler: Ne kadar çok yol kat edilirse, cenaze o kadar büyüktü. “Bakın. Orada. Biliyor musunuz? O tabutta kim var, biliyor musunuz? O kadın yaşamdır. Onsuz hiçbir şey yoktur. Onsuz evleriniz çöker, bedenleriniz canlılığını yitirir.”

Cenaze. kortejinden aklımda kalanlar bunlar. Kendimi yürürken, onun meydan okuma duygularıyla Paris’e meydan okurken görüyorum. İki kardeşimin iki yanımda yürüdüğünden bayağı eminim. Georg o yola nasıl dayandı, bilemiyorum. Bana yaslandı mı? Kime yaslandı?

Yoksa bir gurur onu ayakta mı tuttu? Cenaze alayında bulunanlardan başka tek bir yüz yok gözümün önünde. Kimler katıldı, bilmiyorum. Evde, tabut kapağının vidalanışını nefretle izledim. Evde olduğu sürece, ona şiddet uygulanıyormuş gibi geldi bana. Mezarlığa giden uzun yolda, bunları hissetmedim; şimdi artık tabut “o”ydu, ona duyduğum hayranlığı hiçbir şey silemezdi. Bir hayranlık duygusunun tüm lekesizliğini koruması için insanın hayranlık duyduğu bir kişi, mezara ancak böyle taşınmalıydı. Bu meydan okuma duygusu, yoğunluğundan hiçbir şey yitirmeksizin iki, üç saat sürdü. Bir boyun eğme duygusunun, hatta üzüntünün bile izi yoktu, hem, üzüntüyle gazaba gelmiş bir gurur aynı anda duyulabilir miydi? Onun için savaşabilirdim, adam öldürebilirdim. Her şeye hazırdım. Uyuşmuş, kendimden geçmiş olmaktan çok uzaktım, dünyaya meydan okuyordum. Onun alnıyla kentin ortasında ona yol açıyor –insanlar sağa sola kaçışıyorlardı– beni savaşmak durumunda bırakacak hakareti bekliyordum.

Georg, onunla konuşabilmek için yalnız kalmak istedi. Birkaç gün, kendisine bir şey yapar korkusuyla yanından ayrılmadım. Sonra onunla birlikte olabilmek için kendisini bir iki gün yalnız bırakmamı istedi, bundan başka hiçbir şey istemiyordu. Ona güvendim, üçüncü gün döndüm. Georg, onun hasta yattığı daireden ayrılmak istemiyordu. Akşamları yatağının yanında bulunan ve ölümünden önce oturduğu sandalyeye oturuyor, konuşuyordu. Georg eski sözcükleri söylediği sürece o, ona göre yaşıyordu. Sesi gitgide zayıflamış, bir soluma sesinden bile daha az duyulur hale gelmişti, ama o onu duyuyor ve konuşmayı sürdürüyordu. Konuşuyordu, çünkü o, hep her şeyi bilmek isterdi, günün nasıl geçtiğini, kimleri gördüğünü, hocalarıyla arasında geçenleri, dostlarını ve yoldan geçenleri bilmek isterdi. İşinden döndüğünde eskiden konuştuğu gibi onunla konuştu; şimdi bir yere gitmiyordu, işe gitmiyordu, ama gene de anlatacakları vardı. Ona öyküler uydurduğu için suçluluk hissetmiyordu, çünkü uydurduğu, yalnızca bir ağıttı, yumuşak, tekdüze, bitmeyen bir ağıt… Çünkü az sonra artık onu duymayacaktı yataktaki. Hiçbir şeyin sona ermesini istemiyordu; görevi, sözcüklerle sürüyordu. Sözcükleri, onu uyandırıyordu ve boğulmuş olan ölü, yeniden solumaya başlıyordu.

Sesi tıpkı onun soluk almasını sağlarken olduğu gibi yumuşak ve duyguluydu. Ağlamıyordu, yataktakinin tek bir anını bile boşa harcamak istemiyordu; bu sandalyede, yüzü ona dönük otururken, onun için bir kayıpla sonuçlanabilecek bir rahatlama hakkı tanımadı kendisine. Yakarması kesilmedi, bir Protestan’ınki gibi saf ve tiz, daha önce hiç duymadığım bir ses duyuyordum. Duymam beklenmiyordu, çünkü yalnız kalmayı arzu etmişti, ama kaygılandığım için duyuyordum. Dileğine uyup yalnız bırakmalı mıydım onu? Karar vermeden önce o sesi uzun uzun inceledim, o günden beri kulaklarımda çınlamakta. İnsan bir sesi nasıl inceler, neyi ölçer, neye dayanarak değerlendirir? Peşinden gitme saati gelinceye dek asla terk etmeyeceği ölü kadınla hafif sesle konuştuğunu duyuyorum; onu yaşatma gücünü hâlâ yitirmemişçesine konuşuyor, bu güç, o ölüye ait, gücü kadına veriyor, kadın o gücü mutlaka hissediyor. Kısık bir sesle ona şarkı söylüyormuş gibi. Kendisiyle ilgili sözler değil, yakınma değil, yalnızca onun için söylenen bir şarkı bu, yalnızca o kadın acı çekti, yakınma hakkı, yalnızca onun, ama oğlu onu avutuyor ve yakarıyor, tekrar tekrar, kadının var olduğunu, yalnızca onun, yalnızca kendisiyle var olduğunu söylüyor, başka kimse yok, kendisinin dışında herkes kadını üzüyor, bu yüzden kendisini bir iki gün onunla yalnız bırakmamı istiyor, mezarında olmasına karşın, hastayken yattığı yerde yatıyor ve Georg, sözcüklerle ona tutunuyor, kendisini bırakıp gidemesin diye tutuyor onu.

Elias Canetti
Gözlerin Oyunu

Yorum yapın

Cafrande.org’u

‘ta BEĞENda TAKİP Et

Yereli yaşa, evrensel düşün!.. www.cafrande.org

Önceki yazıyı okuyun:
Afrodizyaklar cinsel arzuyu gerçekten artırır mı? – Jessica Brown

Kapat