Birbirine Bağlanan Çizgilerin Ağında – İtalo Calvino

Bu kitabın iletmesi gereken ilk duygu bir telefon zilini işittiğim zaman hissettiğimle aynı olmalıdır; gereken diyorum, çünkü yazılı sözcüklerin en ufak bir fikir bile verebileceklerinden kuşkuluyum: Benimkinin bir reddetme, bu saldırgan ve tehditkâr çağrıdan kaçış tepkisi olduğunu açıklamam yetmez; bu aslında bana azap ve rahatsızlıktan başka bir şey getirmeyeceğini çok iyi bilmeme karşın yanıtlamak için telaş ettiğim o sesin buyruğuna uymaya iten ivedilik, dayanılmazlık, zorlama duygusudur. Öte yandan kalçamın çıplak etine batan okun paralayıcı yangısı gibi bir eğretileme kullanmak bile bu ruh halimi tanımlamaya yeterli olmayacaktır; bu, tanınan bir duyumu dile getirmek için hayalî bir duyuma başvurulmayacağından değildir, çünkü hiç kimse okla yaralandığında ne hissedildiğini bilemez; bunu kolayca hayal edebileceğimizi zannederiz, -bilinmeyen ve yabancı yerlerden bize ulaşan bir şeyin varlığında korunmasız, savunmasız kalma duygusu: İşte bu telefon zili için de pekâlâ geçerlidir, okun iniş çıkışsız, tartışmasız amansızlığı telin öteki ucunda olan ve görmediğim kişinin bütün niyetlerini, ilişkilerini, kararsızlıklarını dışta tutar; zaten o daha ağzını açmadan, ben ne söyleyeceğini bilemesem bile söylemek üzere olduğu şeyin bende yaratacağı tepkiyi tahmin edebilirim. En ideali, kitabın tamamen benim varlığımın işgal ettiği mekânın duygusunu vererek başlamasıdır, çünkü çevremde, telefon da dahil olmak üzere hareketsiz nesnelerden başka bir şey yoktur; bu öyle bir mekândır ki, sanki kendi içsel zamanımda yalıtılmış olan benden başka bir şeyi kapsayamaz ve bir de zamanın sürekliliğinin kesilmesi, mekânın, bir zil sesiyle çınladığı için artık aynı mekân olmaması, arayan öznenin iradesine bağlı olarak benim varlığımın az önceki varlığımla aynı olmaması durumu da vardır.

Belki de hata, en başta evim diyebileceğim kapalı bir mekânda telefonun ve benim bulunduğumu saptamakla başlıyor; oysa benim iletmem gereken, çalmakta olan, ama belki de beni aramayan, benimle hiçbir ilgisi olmayan pek çok telefonla ilişkimin durumu, ama bütün telefonlar tarafından aranma olasılığımı olası ya da en azından düşünülebilir kılmak için tek bir telefon tarafından aranmam yeterlidir. Sözgelimi benimkine yakın bir evde telefon çaldığında ve bir an için acaba benim telefonum mu çalıyor diye düşündüğümde hemen ortaya çıkan kuşku asılsız olsa da iz bırakır; aslında belki de bu telefon banadır, ama karşı taraf yanlış numara çevirmiştir veya hatlardaki bir karışıklık yüzünden komşunun telefonu çalmıştır; kaldı ki o evde yanıt verecek kimse yoktur ve telefon çalmayı sürdürmektedir; işte o zaman telefon sesinin kaçınılmaz bir biçimde uyandırdığı saçma mantık içinde şöyle düşünürüm: Belki de gerçekten banaydı, belki de komşu evde ve bunu bildiği için telefona bakmıyor, belki de arayan yanlış bir numarayı aradığını biliyor, ama beni bu ruh halinde tutmak için bunu özellikle yapıyor, çünkü yanıt vermem gerektiğini bildiğim halde yanıt veremiyorum.

Ya da tam evden çıktığım sırada, benim evimde ya da komşuda çalan bir telefonu duyduğumda telaş içinde geri döndüğüm, merdivenleri hızla çıktığım için soluk soluğa kaldığım, tam vardığımda kesilen telefon sesi yüzünden arananın ben olup olmadığını anlayamadığım zamanlarda hissettiğim bir tedirginlik var.

Ya da sokaktayken tanımadığım evlerde çalan telefon seslerini işitiyorum; bu, tanımadığım, varlığımın kimse tarafından bilinmediği kentlerde bile başıma geliyor; o durumda bile telefonun çaldığını işittiğim her sefer saniyenin birinci salisesinde ilk düşüncem o telefonun bana geldiği oluyor; ikinci salisesinde ise şimdilik bütün aramalardan muaf olmanın verdiği rahatlamayı hissediyorum, ulaşılamaz ve selamette olduğumu düşünüyorum, ama bu huzur sadece saniyenin bir salisesi kadar sürüyor, çünkü hemen ardından sadece bu çalmakta olan telefonun olmadığını, yüz binlerce kilometre ötedeki evimin ıssız odalarında aynı anda telefonun çaldığını aklıma getiriyorum ve yeniden yanıt vermenin olanaksızlığı ve gerekliliği arasında paramparça oluyorum.

Her sabah derslerim başlamadan önce bir saat jogging yapıyorum, eşofmanımı giyip koşmak üzere dışarı çıkıyorum, çünkü hareket etme gereksinmesi duyuyorum, çünkü hekimler üzerimde baskı kuran oburlukla baş edebilmem ve sinirlerimi yatıştırmam için bunu önerdiler. Burada gün boyunca eğer kampüse, kütüphaneye, meslektaşların seminerlerini dinlemeye ya da üniversite kafesine gitmezsen nereye gideceğini bilemezsin; bu nedenle pek çok öğrenci ve meslektaşın yaptığı gibi tek çare tepedeki akçaağaçlarla söğütler arasında enine boyuna koşmaktır. Çıtırdayan yaprakların örttüğü patikalarda birbirimize rastlar ve kimi zaman şöyle deriz: “Merhaba!”; kimi zaman ses etmeyiz çünkü soluğumuzu idare etmemiz gerekir. Öteki sporlara oranla bu da koşmanın avantajlarından biridir: Herkes kendi yoluna gider ve ötekilere hesap vermek zorunda kalmaz.

Tepe baştan başa meskûn ve ben, hepsi birbirinden farklı, ama hepsi birbirine benzeyen bahçeli, iki katlı ahşap evlerin önünden koşarken, arada sırada bir telefonun çaldığını işitirim. Bu beni sinirlendirir; ister istemez koşmamı yavaşlatırım; telefona birisinin yanıt verip vermediğini anlamak için kulak kabartırım ve zil sesi sürerse sabırsızlanırım. Koşuma devam ederken, içinde telefon çalan bir başka evin önüne gelirim ve şöyle düşünürüm: “Beni izleyen bir telefon var, birisi yol haritasına bakarak Chestnut Lane üzerindeki bütün numaraları sırayla arıyor ve bana yetişip yetişmediğini anlamak için birbiri ardına evlerin telefonunu çeviriyor.”

Kimi zaman evler bütünüyle sessiz ve ıssızdır; ağaçlarda sincaplar koşuşur, saksağanlar onlar için tahta kaplara bırakılmış buğdayı gagalamak için dallardan yere inerler. Koşarken bir tür alarm duygusu içine girerim ve kulağım daha sesini işitmeden zihnim zil olasılığını kaydeder; handiyse onu davet eder, onu yokluğunun içinden çeker ve o anda evlerin birinde önce boğuk, sonra yüksek bir sesle bir zil sesi duyulmaya başlar; belki de kulağım duymadan önce titreşimlerini içimdeki bir anten yakalamıştır ve işte o zaman saçma bir çılgınlığa kapılırım, merkezinde o evde çalan telefonun bulunduğu bir çemberin içinde tutsak olurum, uzaklaşamadan koşarım, süratimi kesmeden döner dururum.

“Şimdiye dek kimse yanıtlamadıysa, bu evde kimsenin bulunmadığına işarettir… Peki o halde neden aramayı sürdürüyorlar? Ne umuyorlar? Belki de içeride bir sağır yaşıyordur ve ısrar ederlerse işitileceğini zannediyorlardır. Belki içeride yaşayan kişi felçlidir ve ahizeye sürünene kadar ona uzun bir zaman tanımak gereklidir… Belki içerideki kişi intihar etmek üzeredir ve telefonu uzun uzun çaldırarak onu bu son adımı atmaktan vazgeçirmeye uğraşıyorlardır…” Belki de yararlı olmaya çalışmam gerektiğini düşünüyorum, o sağıra, felçliye intihar etmek üzere olana el uzatmalıyım… Ve tabii, -içimde işleyen saçma mantık yüzünden- böyle yaparsam beni arayıp aramadıklarını öğrenmiş olurum diye düşünüyorum…

Koşmaya ara vermeden demir kapıyı itiyorum, bahçeye giriyorum, evin çevresinde bir tur atıyorum, arkadaki bahçeyi keşfediyorum, garajın, bahçe aletlerinin durduğu kulübenin, köpek yuvasının arkasından dolaşıyorum. Her taraf ıssız, boş görünüyor. Arkadaki açık pencereden dağınık bir oda ve masanın üstünde çalmayı sürdüren telefon görünüyor. Kepenk çarpıyor; pencere pervazı, lime lime olmuş perdeye takılıyor.

Evin etrafında üç tur attım bile; hırsız olduğum sanılmasın diye jogging hareketleri yapmayı, dirseklerimi ve topuklarımı kaldırmayı, koşu ritmiyle soluk almayı sürdürüyorum; beni şu anda şuracıkta yakalasalar telefonun çalışını işittiğim için girdiğimi açıklamam zor olur. Bir köpek havlıyor, burada değil, görünmeyen bir başka evin köpeği; ama bir an için ‘havlayan köpek’ sinyali ‘çalan telefon’ sinyalinden daha güçlü oluyor ve bu beni tutsak eden çemberde bir gedik açılmasına yarıyor: İşte yeniden yoldaki ağaçların arasında koşmaya başlıyorum, giderek hafifleyen telefon sesini arkamda bırakıyorum.
Artık hiçbir evin kalmadığı yere kadar koşuyorum. Bir çayırda durup soluklanıyorum. Esneme, bükülme hareketleri yapıyorum, soğumasın diye bacaklarımı ovuyorum. Saate bakıyorum. Geç kaldım, öğrencilerimi bekletmek istemiyorsam, dönmeliyim. Ders yapmam gereken saatte ormanlarda koştuğum söylentisi yayılırsa fena olur… Hiçbir şeye takılmadan dönüş yoluna giriyorum, o evi tanımayacağım bile, farkına bile varmadan geçeceğim önünden. Kaldı ki her şeyiyle bütün öteki evlerle aynı ve onu ötekilerden ayırmanın tek yolu, olanaksız bir şey, ama hâlâ çalmakta olan telefon olurdu…
Yokuş aşağı koşarken bu düşünceleri zihnimde evirip çevirdikçe zil sesini yeniden işitir gibi oluyorum, bu duyuşum giderek daha belirgin ve açık; işte ev yeniden görüş alanıma girdi ve telefon çalmaya devam ediyor. Bahçeye giriyorum, evin arkasına dolaşıyorum, pencereye koşuyorum. Ahizeyi kaldırmam için elimi uzatmam yetiyor. Soluk soluğa, “Burada değil,” diyorum… Ahizenin öteki ucundan belli belirsiz sabırsızlanan ve beni en çok soğukluğu ve dinginliği etkileyen ses şöyle diyor:
“Şimdi iyi dinle. Marjorie burada, az sonra uyanacak, ama bağlı ve bir yere kaçamaz. Adresi iyi kaydet: 115, Hillside Drive. Gelip alsan iyi olur; yoksa bodrumda bir bidon gaz ve saate bağlı bir plastik mermi var. Yarım saat sonra bu ev alevler arasında kalacak.”
“Ama ben…” diye söze başlıyorum.
Çoktan kapadılar.
Şimdi ne yapacağım? Elbette bu telefondan polisi, itfaiyeyi arayabilirim, ama benim, bu işle bizzat hiçbir ilgim olmadığını onlara nasıl açıklayabilir, nasıl bir mazeret bulabilirim? Yeniden koşmaya başlıyorum, evin etrafından dolaşıyorum ve yeniden yola çıkıyorum.

Marjorie kusura bakmasın, ama başını böyle derde soktuğuna göre kim bilir ne hikâyelere karışmıştır ve şimdi onu kurtarmak için ortaya atılacak olursam onu tanımadığıma kimseyi inandıramam, bir rezalet yaşanır; ben buraya ziyaretçi profesör olarak davet edilmiş bir başka üniversitenin öğretim üyesiyim; bu durumda her iki üniversitenin seçkinliği tehlikeye girer…

Elbette, birinin hayatı tehlikedeyse bu gibi düşünceler ikinci planda kalmalıdır… Koşmamı yavaşlatıyorum. Şu evlerin birine girip polise telefon etmek için izin isteyebilirim, ilk olarak bu Marjorie’yi, hatta hiçbir Marjorie’yi tanımadığımı söyleyebilirim…

Doğrusunu söylemek gerekirse, bu üniversitede adı Marjorie olan bir kız var; Marjorie Stubbs: Derslerime katılan kızlar arasında hemen dikkatimi çekti. Hani şöyle söyleyeyim, kız çok hoşuma gitmişti, ne yazık ki ona bazı kitaplar ödünç vermek için evime davet ettiğimde utanç verici bir durum ortaya çıkmıştı. Onu çağırmam bir hataydı: Derslerimin ilk günleriydi ve burada nasıl bir insan olduğum henüz bilinmiyordu; niyetimi yanlış anlayabilirdi, şüpheli bir durum çıktı ortaya, sevimsiz bir yanlış anlama, tabii telafisi artık mümkün değil, çünkü bana alaycı bir bakışı vardı, ben kekelemeden konuşamıyordum onunla, öteki kızlar da bana alaycı gözlerle bakmaya başlamışlardı…

İşte şimdi Marjorie adının içimde uyandırdığı bu tedirginliğin hayatı tehlikede olan bir başka Marjorie’yi kurtarmamı engellemesini istemem… Kaldı ki aynı Marjorie söz konusu olabilir… Kaldı ki, o telefon özellikle benim için çalmış olabilir… Güçlü bir gangster çetesi beni göz hapsinde tutuyordur, her sabah o yolda koştuğumu biliyordur, belki de adım adım izlemek için tepeye bir dürbün kurmuşlardır, o ıssız eve yaklaştığımda telefonu çaldırmışlardır, çünkü aradıkları benimdir, o gün evimde Marjorie’nin karşısında nasıl küçük düştüğümü bildikleri için benim peşimdedirler…

Farkına bile varmadan kendimi kampüsün kapısında buluyorum, üzerimde eşofmanım, ayağımda lastik ayakkabılarım buraya kadar geldim; eve uğrayıp üstümü değiştirmeyi, kitaplarımı almayı akıl etmedim; şimdi ne yapacağım? Kampüsün içinde koşmayı sürdürüyorum, küçük gruplar halinde çimenliği geçen kızlara rastlıyorum, bunlar benim dersime giden öğrenciler, katlanamadığını alaycı gülümsemeyle yüzüme bakıyorlar.
Koşu adımlarımı bozmadan Lorna Clifford’u durduruyorum ve ona, “Stubbs burada mı?” diye soruyorum.
Clifford gözlerini kırpıştırıyor: “Marjorie mi? İki gündür görünmüyor, ne oldu ki?”
Ben çoktan koşmaya başladım bile. Kampüsten çıkıyorum. Grosvenor Avenue’ya, sonra Cedar Street’e, daha sonra da Maple Road’a sapıyorum. İyice soluksuz kaldım, koşuyorum, çünkü ayağımın altındaki toprağı, göğsümdeki ciğerleri hissetmez oldum. İşte Hillside Drive’dayım. On bir, on beş, yirmi yedi, elli bir; neyse ki numaralar onar onar atlıyor, hızlı ilerliyor. İşte 115. Kapı açık, merdivenleri çıkıyorum, loş bir odaya giriyorum. Ağzına tıkaç takılmış Marjorie divana bağlanmış oturuyor. Onu çözüyorum. Kusuyor. Horlayan gözlerle bakıyor bana.
“Sen bir alçaksın!” diyor bana.

Italo Calvino
Bir Kış Gecesi – Eğer Bir Yolcu
Çeviren: Eren Yücesan Cendey

Yorum yapın

Cafrande.org’u

‘ta BEĞENda TAKİP Et

Yereli yaşa, evrensel düşün!.. www.cafrande.org

Önceki yazıyı okuyun:
Göktuğ Çelik’in “Dreams / Colours” (Düşler ve Renkler) Adlı Albümü

Kapat