Bir sürü ses “Bir dakika efendim,” dedi | Korkuyu Beklerken – Oğuz Atay

Bahçeye çıktım. Güneşli bir gündü. (Galiba daha önceki günler de güneşliydi.) Güneşe baktım bir süre. Önemli. Güneş mi? Hayır, günesin gözlerimi acıtmaması. Hafif bulut var da ondan. Yaa? Öğleye kadar ön bahçede oturdum. (Altı kişi geçti – hepsi erkek. Birinden şüphelendim. Benim önümden geçerken biraz yavaşladı sanıyorum.) Sonra postacı geldi. (Gene ölsem mi?) Bir makbuz verdi. Telefon borcu. Olur mu? Daha yeni ödedim.
Postacıyla tartıştım. Beni biraz tanıdığı için “Makbuzu ben düzenlemedim ki” demedi, kibarlığından. Hırsla içeri girdim. Mezhebi filan bir an için unutup telefona sarıldım. Bir sürü ses “Bir dakika efendim,” dedi. Sonunda, bir dakika demesine fırsat vermeden, bir sese içimi döktüm. Olamaz efendim. Nasıl olamaz? Kısa kesti: Lütfen elinizdeki ihbarname ile gelin de bir bakalım. (Elimdeki makbuz değil miydi? Baktım. İşbu ihbarname makbuz değildir. Değilmiş.) Gelemem. Neden?
Birden ayıldım. Gelemem iste. İsim var. (Ne isi?) Özür dilerim efendim. (İnşallah ölürsün.) Yanlışlıklarınızı ben mi düzelteceğim? Telefonunuzu kesmek zorunda bırakmazsınız herhalde bizi? (Anladım, makbuzda da -ihbarname- yazıyor zaten.) Telefonu kapattım. Bana yalnız ihbarname gönderiliyordu. (Bütün telefon makbuzları yazıhanedeydi. Allah belanızı versin.) Üç gün sonra telefon kesildi. Avukatı arayacaktım gene. Hiç ses gelmedi. O gün yiyeceğim de bitiyordu. Aksama, ancak çay içebilecektim. (Onlar da güç durumdadır sanıyorum.) Birden, yararlı isler (kendime yararlı tabii) yapmak istedim. Ölümü ya da “Onları” hareket halinde beklemeliydim. Henüz hazırlık dönemindeydik; kendimi bırakmamalıydım. Fakat, ancak iki bardak çay yapabilirdim kendime. Mutfağa girdim. Bütün rafları, dolapları aradım: Biraz mercimek, nohut, fasulye, yarım paket makarna, bir paketin içinde iki üç kasık yemeklik yağ (acımıştı), yarım paket kibrit, bir kavanoza yakın seker ve tuzluğun içinde nemlenmiş tuz kalmıştı. Bunlarla ne yapabilirdim? (Yağı attım.) Büyük bir fırtınaya tutulmuştum. Evet, yabancılarla dolu, bana yabancı olanlarla dolu, uçsuz bucaksız bir denizin ortasında yalnız basıma kalmıştım. Düşündüm. Avucuma aldığım nohutlara bakarak hayatımı, ne ise yaradığını bilmediğim zavallı yaşantımı düşündüm. Nohut ve makarna gibi, bir araya getirilemeyen parçalardan oluşan günlerime acıdım. Sonra birden aklıma geldi: Aşure! Teyzemin anlattığı dini masallardaki Nuh Peygamber de bitmekte olan erzakla aşure yapmıştı. Ya da onun durumuna uygun bir aşure efsanesi yaratılmıştı ki, benim durumuma da uygundu; ben de (ucuz olsa bile) bir efsane yasıyordum. Hemen, büyük bir tencere aradım. (Önce nohutu, fasulyeyi ve buğdayı harlardı annem. Buğday mi? Buğday yoktu; içlerinde en önemli olanı. Acaba ekmekten de buğday yapılamaz mıydı? Saçmalama. Zaten ekmek de yoktu.) Kaynatma sırasında çok tencere kirlettim (babam gibi).

Hiç ilgisi olmadığı halde, buğdayın yerini tutar diye makarnayı da kaynattım. Seker vardı; bu önemliydi. Sonra, hepsini birlikte tekrar uzun uzun kaynattım. Elimde kalan erzak ve aklımda kalan bilgiyle yaptığım aşureyi tabaklara boşaltıp soğumasını beklemek üzere bahçeye çıktığım zaman hava kararmıştı. Portatif radyomu da yanıma almıştım; bir keman konçertosunun sonuna yetiştim. (Gökyüzü de son kızıllığındaydı.) Simdi çay saati dedi spiker. (Hafif melodiler.) Aman kaçmasın çay saati dedim kendi kendime. (Başka kime diyebilirdim?) Kutudaki son çayın yarısıyla güzel bir çay pişirdim kendime. (Pek güzel olmadı tabii.) Çay saatinin bitmesine on dakika kala, radyo ile birlikte içtik çayı. (Aşure daha donmamıştı; garip renkli bir sıvı olmuştu.) Aksam serinliğinde çay içimi ısıttı; müzikle birlik oldular ve düşünceye dayanmayan bir hüzün verdiler bana. Köpekler havlamaya başlayıncaya kadar bahçede kaldım. Aşure pek fena olmamıştı. (Nerde annemin aşuresi?) İçindeki taneler pişmişti ve tatlıydı, başka bir özelliği yoktu.

Beni bir iki gün idare eder diye düşündüm, bos buzdolabına kaseleri yerleştirirken. (Onlara bütün imkanları tanıyordum, oyuna başvurmuyordum.) Sallanır koltuğumda uyuklarken bir yandan da elimdeki zamanla ne yapacağımı düşündüm. (En önemli dertlerimden biriydi zaman meselesi ve belki de “Onlar” en çok, bu isin içinden çıkamayacağımı hesaplamışlardı.) Kendime yararlı bir is yapmalıydım. (Latince?) Başlayıp da yarım bıraktığım bir sürü teşebbüs, evin her tarafına dağılmıştı. (Sanki kafam da onlarla birlikte çekmecelere, dolaplara, sandık odasının eşyaları arasına dağılmıştı. Kafamı toplayamıyordum bu yüzden.) Her seyi düzene koymaya, hayır daha önce ayıklamaya, hayır en önce nerede ne varsa bulup çıkarmaya, hayır hayır hepsinden önce evi dolaşıp, hafızamı yoklayıp nerede ne olduğunun tam listesini çıkarmaya karar verdim. (Her zaman böyle, tersine islerdi kafam.) Tamir edilecek bir sürü şey vardı, yarım bıraktığım karton abajuru bitirmeliydim, çerçevelenecek resimler elbise dolabının üstünde duruyordu, resim albümü için kendi kendine yapışan köse parçaları almıştım (nereye koymuştum?), konularına göre dizilecekti kitaplar sözüm ona, ya mektuplar? (Benimle kolay basa çıkamayacaklardı, oldukça isim vardı – şimdiye kadar ne yazık ki “Onları güç duruma sokmak için sadece kendime kötülük etmeyi akıl edebilmiştim.)

Bütün evi düşündüm: Her tarafı gözden geçirmeliydim. Bir köseden başlayarak yavaş yavaş… Bir planını çizmeliydim evin. Çevreme baktım. (Gözü kapalı çizebilirdim planı. Her tarafı o kadar iyi biliyordum ki. Yumruklarımı sıktım.) Oturup çizerken, gene de bir iki çıkıntıda, bazı köselerin yerinde yanılmalar oldu (küçük yanılmalar).

Sonra, salonun, girişe göre solunda kalan köseden incelemeye başlama kararını aldım. Her seyi tek tek gözden geçirecektim, gerekliyi gereksizden kesinlikle ayıkacaktım. Daha başlangıçta hevesimin kırılmaması için kolay bir köse seçmiştim.

Plan üzerinde bu köseyi işaretledim ve araştırma sınırını çizdim; ertesi sabah ise başlayacaktım. Birden basımın döndüğünü hissettim: Sabahtan beri hiçbir şey yememiştim. Mutfağa gittim. (Mutfakla banyonun birleşmesini planda yanlış göstermişim – dönüp düzelttim.) Bir aşure yedim sonra. (Başka ne yiyebilirdim?) Ertesi gün için planım vardı, aşurem vardı, dayanabilirdim. Beklemediğim bir anda uykum geldi. Sonra, iki gün yalnız aşure yedim.

Ayıklama isi de iyi gitmedi. (Oysa ilk köse, tam anlamıyla “gözden geçirilmişti”.) Herhalde iyi beslenmiyordum; tek tip yemek, insanın iç düzenini bozarmış. (Bu kadar çabuk değil, bu kadar çabuk değil.) Sonra, çalışmalarımı kısa bir süre için ertelemeye karar vererek, ortaya saçtıklarımın hepsini aceleyle eski yerlerine tıktım. Nedense, çıktıkları yerlere sığmadılar. Sanki eşya, kağıt filan dışarıya çıkınca şişmişti. Bazı resimlerin kenarları kırıldı, kağıtlardan yırtılanlar oldu. (İki çekmece arasına sıkışanlar.) Üstelik, bir sürü toz bıraktılar geriye. (Tozu hiç sevmem.) Üçüncü günün sabahı da aşurem bitti. Çay, zaten bir çay saati sırasında içilmişti. Bütün günü hiçbir şey yemeden geçirdim. (Biraz su içtim, basım döndü.) Gündüz uyku da tutmadı. Dördüncü günün sabahı (aşure pişirme günü başlangıç alınmak üzere) bitkin uyandım. Pek kendimi bilecek durumda değildim, önüme gelen bir iki şeyi giydim, ön bahçeye çıktım. Günesin beni ısıtmasını, biraz canlandırmasını istiyordum. Onlar ya da ben, yenilgiye uğruyorduk. Kimin kaybettiği pek belli değildi. Çatışma açıkça olmuyordu. Gözlerim yanıyordu; güneşe, güneş ısınlarının çevremdeki yansımalarına bakamıyordum. Sarhoş gibiydim. Bir iki cisim geçti önümden: İnsan, hayvan ya da araç. Açlık ve gizli mezheple ilgili hiçbir şey bilmeyen hareketli cisimler. İki sigaram kalmıştı, birini yaktım. Basım gene döndü: Bu sefer anlamlı bir biçimde döndü. İnsan, hayat, acılar filan diyecek kadar keyiflendirdi beni iki nefes duman.

 Oğuz Atay
Korkuyu Beklerken

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
“Caddelerde idim. Binlere karşı birdim” Yalnızlığın Yarattığı İnsan – Sait Faik Abasıyanık

Pardösüsünün kürklü yakasını kaldırınca üşüdü mü diye baktım. Aslında soluk esmer yüzü balmumu gibi sararmıştı. — Üşüdün, dedim. Kaşını kaldırdı....

Kapat