AZİZ NESİN: “TOPLUMSAL HAYVAN” OLMUŞUZ; DÜPEDÜZ HAYVAN OLSAK, HİÇ OLMAZSA HAYVANLIĞIMIZI BİLİRDİK

0

BABANIZIN YOLUNDA YÜRÜYÜN!

Yüzüne de bakmasalar, kimseler konuşmasa da, insan yine de çevresinde arkadaşlar ediniyor. Ne diye bilmem, “toplumsal hayvan” olmuşuz; düpedüz hayvan olsak, hiç olmazsa hayvanlığımızı bilirdik.

“Toplumsal hayvan” olduğumuzdan, biz de konuşa konuşa şununla bununla arkadaşlığa başladık. Arkadaşlık ettiklerimizden biri “C” idi. Bir evde kiracı kaldığımız sürgün arkadaşım, C’yi daha önceden tanırmış.

C bize, arasıra lokantada yemek, kahvede çay kahve ısmarladı. Kendisi Bursalı değildi. Anadolu’nun başka bir kasabasından… Çocukluğunda, kasabalarına sürgün gönderilen “İştirakçi Hilmi”yi görmüş. Babası, İştirakçi Hilmi’yi evinde uzun zaman misafir etmiş. İştirakçi Hilmi üstüne çocukluk anılarını anlatırdı.

İştirakçi Hilmi, Anadolu’nun biçok yerlerinde sürgün yaşamış bir adamdır. Bursa’nın zengin kitaplıklarında çalışırken, ister istemez sürgünlerin yaşamlarıyla da ilgilendim. Eskiden Bursa’ya da çok insan sürülmüş. Bursa kitaplıklarında sürgünlerin yaşamlarını incelerken çok ilginç şeyler öğrendim. Abdülhamit kolay kolay adam sürmezmiş. Kendine azçok başkaldıranları önce nişanla, parayla uyutmaya çalışıyor. Olmazsa, mutasarrıf, vali, kaymakam, mektupçu filan gibi yüksek işlerde taşra illerine yolluyor. Yine olmadı, o zaman sürüyor. Sürgün işi, İttihatçılar’ın zamanına dek böyleymiş. Sürgünlere ayrıca hükümet aylık bağlarmış. O zaman bir sürgünün eline geçen parayla neler alabileceğini hesaplamıştım. Şimdi tastamam aklımda kalmadı ama, bir sürgün hükümetten aldığı parayla, günde aşağı yukarı, o zaman, iki kilo et, bir kilo pirinç, bir kilo şeker, iki kilo ekmek alabiliyor; cebinde de cıgara parası kalıyor. O zaman bir sürgünün, sürgün olduğu için aldığı paranın satın alma gücü, bizim sürgün değilken çalışıp kazandığımız paranın satın alma gücünden de çoktu. O zamanlar sürgünler, hükümetten aldıkları paranın meteliğine el sürmeden rahatça yaşayabildiklerinden sürgünde para bile biriktirirlermiş. Sürüldükleri yerin eşrafı, sürgünleri ağırlar, evlerinde aylarca misafir eder, onlara saygı gösterirlermiş. Eşraf takımı, sürgünün neden sürgün edildiğini bile bilmiyor. Ama ağaya yakışanı, düşmüşe yardım etmek, onu korumak. Hele sürgün, okumuş yazmış adamsa, başlarına taç ediyorlar.
Zamanımızda sürgünlük rezillikti. İş arasan iş vermezler, insanlar konuşmaktan bile korkarlar. Acaba, herkes hükümeti tutuyor da, ondan mı hükümete muhalif olan sürgüne böyle davranırlar? Hiç de öyle değil… Konuşursan, hepsi senden muhalif…

Sıkıyönetim Istanbul’daki bütün sabıkalıları, kaçakçıları, hırsızları, dolandırıcıları, yargılamasız, sorgusuz taşraya sürmüştü. Bu nasıl iştir, hiç anlaşılmaz. Sabıkalıların, altışar ay uzatılarak altı yıl süren sıkıyönetim boyunca, sürüldükleri taşra kasabalarında neyle geçindiklerini biliyor musunuz? Taşra kasabalarına türlü rezaleti soktular; eroinden kumara kadar… Yankesiciler bilirim, candarmayla, polisle sürgüne giderken yada sürgünden gelirken, bir tiren yolculuğunda, yolculardan bikaç bin lira çarpmışlardır. Üstelik candarmayla polisle gittiklerinden hiçkimse onlardan kuşkulanmaz…

C ile tanışmamız çok tatlı oldu. Biz sürgün arkadaşım Kerim Sadi’yle kahvede oturuyorduk. C yanımıza geldi. Arkadaşımın elini sıktı. Beni gösterdi,
– Kim bu delikanlı? dedi.
“Kim bu çocuk?” demek istiyordu da, beni biraz pohpohlamak için böyle “delikanlı” diyordu.
Arkadaşım,
– Aziz Nesin’in oğlu… dedi.
Bana da göz kırptı.
C’nin gözleri büyüdü:
– Yaa!.. Demek Aziz Nesin’in oğlu… Maşallah, koca delikanlı…
C bana döndü:
– Sizin peder… diye başladı, övüyor da övüyor.
Benim peder Aziz Nesin’i göklere çıkarıyor. Dünya yüzüne benim peder Aziz Nesin kadar yürekli bir yazar gelmemiş. Ne gelmiş, ne de gelecek… Çok yaman bir adammış bu Aziz Nesin… Ne güzel yazılar yazıyormuş… Peh peh peh!..
Adam başladı eski yazılarımı ezbere okumaya… Hele filan yazısı, hele falan yazısı… Söylediği yazıları ben unutmuş gitmişim… Çok hoşuma gidiyor ama, bakalım sonu ne olacak diye merak ediyordum. O övdükçe, arkadaşım bana bakıp kıs kıs gülüyor.
C bana,
– İnşallah siz de babanız gibi olursunuz, dedi, babanızın yürüdüğü yoldan gidin. Memleketin öyle yazarlara çok ihtiyacı var…
Peki, şimdi ne olacak? C’yi bir daha görmesek kolay, ama hep Bursa’dayız.
Arkadaşım,
– Yahu, dedi, bu Aziz Nesin’in oğlu filan değil, kendisi…
– Yapma!..
– Vallahi…
– Şaka ediyorsunuz!
– Kendisi…
C beni bikaç kere yukardan aşağı süzdü. Beni hiç Aziz Nesin’e benzetemedi. Üst baş desen yok; boy desen boy yok; gösteriş desen gösteriş yok…
– İnanmam vallahi, dedi, alay ediyorsunuz.
Sonunda C’yi zar zor inandırdık, ama bütün sürgünlük süresince beni hep çocuk gördü. İkidebir,
– Sahi bu, Aziz Nesin mi? diye sorardı.
Birdenbire C’nin gözünden düşüvermiştim.
Bu gösterişsizlik bana herzaman çok tuzluya patlamıştır. Bigün gazete çıkardığım basımevine, bir sarışın bomba gelmişti.
– Aziz Nesin’i görmek istiyorum… dedi.

– Buyurun benim! dedim.
Kız şaşırdı:
– Yaaa!.. Siz misiniz? Ben sizi hayalimde uzun boylu, geniş omuzlu, şöyle kırk yaşında, şakaklarındaki saçları ağarmış biri diye düşünürdüm.
– Böyleyim işte…
Kız, “iğfal edilmiş” gibi ezgin bezgin gitmişti.
EK: Cemal Toprak’la geleceğimiz için işler kurmayı planlıyorduk. Bu tasarılardan biri Bursa’da kitapçı dükkânı açmaktı. Gereken sermayeyi vermeye Cemal Toprak söz vermişti. Hatta bu kitapçılık işi için Bursa’da bir dükkân bile bulmuştuk. Sürgünlük sürem bitip Istanbul’a döndüğümde, Cemal Toprak’tan bu konuya ilişkin şu mektubu almıştım:

14. 08.1948

Aziz Dostum Aziz Nesin,
Hocanın adresine, ikinize mektup yazdım. Herhalde malumatınız vardır. Geçenlerde Ressam’ı gördüm. Sizinle görüşmüş. Benim adresimi istedi, verdim. Yine bir cevap alamadım.
Aziz dostum, ben epey hastalık ve sıkıntı çektim. Senin de çok müşkül şartlarla karşılaştığını Ressam söyledi. Çok üzüldüm. Şimdi nasılsın, ne âlemdesin.
Ben burada iken görüştüğümüz sözlere tamamen sadık kalmaktayım. Buna samimi olarak inanmanızı rica ediyorum. Biliyorsun, benim çocuk benden evvel Mucur’a gitmişti. Ve beni bekleyecekti. Kız kardeşinin evden ayrılması yüzünden bana muğber olarak ve beni beklemeden Antalya’ya gidiyor. Ve imtihanını veriyor, 10 gün evvel tekrar Mucur’a dönüyor. Şimdi beni çağırıyor. Para bekliyorum, gelir gelmez hemen Mucur’a gideceğim. Ressam’dan aldığım habere göre Eylül’de işe başlayacakmışsın. Doğru mu? Haldeki dükkân hâlâ boştur. Fakat karşı tarafı da hızla yapılmaktadır.
Hülasa bütün samimiyetimle söylüyorum ki Cemal yine bildiğin gibidir. En ufak bir sözümden rücu etmiş değilim. Bilmem siz beni istiyor musunuz?
İbrahim Sandıklı’ya gitti. Babası hastaymış. Onun otomobil işi icrada, bitmek üzere. Satışa çıkarmışlar.
Ben bildiğin gibi okumakla vakit geçiriyorum.
Sıhhat ve afiyetler temenni eder hocanın ve senin ellerinizden sıkar, mektubunuzu beklerim.

Cemal Toprak

Aziz Nesin
Bir Sürgünün Anıları

Cevap Ver

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz