Aysel Tuğluk: Ne Türkiye Sri Lanka ne de Kürt hareketi adanın kuzeyine sıkışmış yerel bir örgüt

12 Eylül 1980 darbesiyle beslenen Türk-İslam sentezi, Erbakan hükümetinin düşürülmesiyle ikinci bir adaptasyondan geçirildi. Özellikle geleneksel İslami alışkanlıkların ağırlıkta olduğu milli görüş hattının yerine daha geniş bir tabana oturabilen, “değiştik” mottosuyla devlet elitlerinin taleplerine duyarlı, neoliberal orta sınıfları kapsayan ve enformasyon çağının kimi özellikleriyle, lümpen sokak kültürünün karması olan AKP ikame edildi. Demirel’in “28 Şubat bin yıl sürer” lafıyla bugünlerde alay ediliyor. AKP’nin 28 Şubat’ın en semereli ürünü olduğu unutuluyor. AKP kurucularının ve özellikle Gülen hareketinin 28 Şubat karşısındaki tutumlarını kimse hatırlamak istemiyor. Hasdal ve Silivri’ye tıkılan generallerden söz ediliyor ancak onları engelleyenlerle AKP ilişkilerinden kimse söz etmiyor.

AKP’nin yontma harekatı

“Alçakları tanıyalım” başlığı, bir dönemin muktedirlerinin dilini en iyi özetleyen gazete manşetiydi. Akabinde birçok insanın hayatı zindana çevrilmiş, Akın Birdal ise ölümden dönmüştü. Aradan neredeyse 15 yıl geçti ve yeni bir muktedirler kümesi ve başka bir gazete başlığı: “Katil sizsiniz!”
Bakalım bu defa kurşunlar hangi bedenlere yönelecek?

Yeni strateji
Çatışmalı dönemlerin en fazla ses çıkaran zevatı, bu aralar “Sri Lanka tarzı” dedikleri bir senaryo etrafında kelam ediyor. Sri Lanka’da yaşanan katliamlar üzerine yazıp çiziyorlar. Bu hususta sadece bir noktanın altını çizmek istiyorum: Türkiye bir ada değil. Kürt hareketi de o adanın kuzeyine sıkışmış yerel bir örgüt değil. Neredeyse 30’u aşkın ülkede dernek, örgüt ve birimleri olan ve kendi içinde müthiş bir dinamizm yaşayan yarı ağ tipi örgütlenme söz konusu olan. Aslında ilgili gazete başlığı ve Sri Lanka ismi etrafında yaşanan tartışmalar, MGK’da “yeni strateji” olarak kodlanan entegre stratejinin temel özelliğini de ele veriyor.
T.C. hükümeti ve ilgili güvenlik birimlerinin son bir yıldır üzerinde çalıştıkları planı bir “yontma hareketi” olarak adlandırmak mümkün. İmralı ile yapılan görüşmeler oyalama taktiği içerisinde bu harekatı hazırlamayı hedefliyordu. Kürt siyasetinin tüm diri unsurları planlı olarak sürekli bir imkansızlık girdabına itilmeye çalışıldı. Baştan beri sorunun çözümü yönünde hiçbir pratik adım atmadan, sadece “silahlı birimler” geri çekilsin denilerek çözümsüzlüğün faturası Kürtlere kesilmeye çalışıldı. Birçok çevrenin şiddetli çatışma ve kaos analizi yaptığı bir dönemde binlerce Kürt siyasetçisi tutuklandı, operasyonlara hiç ara verilmedi. Üstüne üstlük kapanan bir konu olan idam tartışmasını Başbakan kendine seçim malzemesi yaptı. Nitekim mevcut “yontma harekatı” seçimlerde YSK kararıyla, seçimlerden sonra Hatip Dicle kararıyla ve tutuklu vekiller sorunuyla devam ettirildi. Sultanın celallenmesine işaret eden kalemşorlara bakılırsa 1500 dolayında siyasetçinin, aydın ve yazarın da çeşitli biçimlerde etkisizleştirilmesiyle harekat devam edecekmiş.

İki temel talep ve bir tatbikat
Yeri gelmişken başka bir gerçeği de herkesin bilgisine sunalım. 2005’ten beri AKP hükümeti Birleşik Devletler yönetiminden iki temel talepte bulunuyor. Bunlardan ilki ABD’nin PKK yöneticilerini teslim etmesi talebi. İkincisi ise ilk talebin gerçekleşmemesi durumunda ‘sığınak delen’ dedikleri güdümlü silahlar ve seyreltik uranyum silahlarının Türkiye’ye verilmesi. 2007 itibarıyla ‘sığınak delen’ dedikleri silahlar ve ‘anlık istihbarat’ taleplerini elde ettiler (karşılığında hangi ödünler verildi onu maalesef bilemiyoruz). Ancak bunlarla istenilen sonuçlar elde edilemedi. Yine aynı taleplerini gündeme getirdiler. “Sri Lanka” tartışmaları tam da bu talepler üzerine yürütülüyor.
2009 yılı içinde Konya’da yapılan bir askeri tatbikatta İsrail’in Gazze’de uyguladığı operasyonların senaryosu oynandı. O günlerde duyarlı bazı çevreler “neler oluyor?” diyerek mesele üzerinde durmuştu. Ancak konu gündeme girmedi bile. Son günlerde “Hakkari çevresindeki ikna kamplarının imhası” ve “Hakkari-Şırnak bölgesinin denetimi” adı altında dillendirilen haberlerle söz konusu tatbikat da entegre harekat içindeki yerini alıyor.
“Açılım süreci” ve özellikle Başbakan’ın bazı açıklamalarına atıfta bulunularak böylesi uzun süreli bir planlamanın söz konusu olmadığını ileri sürenler olacaktır. Fakat Büyükanıt-Başbuğ ikilisi döneminde hükümet döneminde bazı anlaşmalar –ki Başbakan görüştüklerini kimseye açıklamayacağını ve bu sırrı mezara kadar götüreceğini söylüyor- tam da bu planlar üzerineydi. “Açılım” ve İmralı görüşmeleri, esas olarak “Yontma Harekatı”nın hedef kitlesini oluşturmayı amaçlıyordu. Nitekim ortada hiçbir pratik adım yokken özellikle de güçlü “şehzade” medya aracılığıyla sürekli “çözümü engelleyenler” bombardımanı yürütüldü. Kısacası öyle yeni başlayan bir şey yok. Dört yıldır sabırla geliştirilmiş çok yönlü entegre bir strateji söz konusu. Bu stratejinin temel hedefi Kürt hareketini bitirmek değil. Bunu başaramayacaklarını biliyorlar. Başbakanın deyimiyle “minimize” etmeyi hedefliyorlar.
Seçim öncesinden beri özellikle Başbakanın beyanlarındaki çatışmacı dil, kimi mazeret mucitlerince “seçim atmosferinin etkisi”, “milliyetçi oylara talip olma” gibi gülünç gerekçelerle açıklanmaya çalışıldı. Oysa gerçek, kamuoyunu uzun süredir planlanan bir stratejinin nihai adımı olan “Yontma Harekatı”na hazırlamaktı.
Ne yazık ki bu planların denemesini engellemek imkansız. Zira 28 Şubat’ın mimarı Çevik Bir’in “Pazarlık yok, silahları bırakıp teslim olun” sözlerini bugün sahiplenen, 28 Şubat’ın mağduru olduğunu iddia eden Erdoğan’dır.

Mutlak iktidar ve savaş
Şu anda yaşananlar ve önümüzdeki aylarda yaşanacaklar Türkiye siyasetinde bir dönüm noktasına işaret edecek. 12 Eylül 1980 darbesiyle beslenen Türk-İslam sentezi, Erbakan hükümetinin düşürülmesiyle ikinci bir adaptasyondan geçirildi. Özellikle geleneksel İslami alışkanlıkların ağırlıkta olduğu milli görüş hattının yerine daha geniş bir tabana oturabilen, “değiştik” mottosuyla devlet elitlerinin taleplerine duyarlı, neoliberal orta sınıfları kapsayan ve enformasyon çağının kimi özellikleriyle, lümpen sokak kültürünün karması olan AKP ikame edildi. Demirel’in “28 Şubat bin yıl sürer” lafıyla bugünlerde alay ediliyor. AKP’nin 28 Şubat’ın en semereli ürünü olduğu unutuluyor. AKP kurucularının ve özellikle Gülen hareketinin 28 Şubat karşısındaki tutumlarını kimse hatırlamak istemiyor. Hasdal ve Silivri’ye tıkılan generallerden söz ediliyor ancak onları engelleyenlerle AKP ilişkilerinden kimse söz etmiyor. AKP, seçimlerde anayasayı tek başına değiştirmek için oy istedi. Beklediği sonucu alamayınca benzer lümpen küçük burjuva iktidar hedefine ulaşmak için kullandığı savaş enstrümanına sarıldı. Mutlak iktidarını oluşturmak ve balkon konuşmasında çizilen Osmanlı coğrafyasında hegemon güç haline gelmek için savaş enstrümanını devreye koydu.
Avrupa Birliği konusunda atılacak adımlardan söz edenlere de şunu söyleyelim: Demokrasiyi binilip inilen bir araba olarak tanımlayan kişi, bu ülkenin Başbakan’ıdır. Fazla söze gerek var mı?
Sözünü ettiğimiz dönüm noktası şu: Elbette Türkiye’nin en önemli sorunu Kürt sorunu. Ancak bugün onu da aşan ve diktatörlük peşinde koşan lümpen bir hareketin mutlak iktidar arayışının tehlikesiyle karşı karşıyayız. Bu bakımdan İttihat ve Terakki Hareketi’nin Bab-ı Ali baskını sonrası duruma benzer bir durumla da karşı karşıyayız. AKP de mutlak iktidara ulaşmak için, kendi Bab-ı Ali baskınını Kürtler üzerinden uygulamayı amaçlıyor.
Dünyada yaşanan ekonomik bunalım ve özellikle AB’nin çatırdaması da “istikrar” adı altında kodlanmış bir mutlak iktidar inşası için oldukça verimli zemin sunuyor. Devlet, Türk-İslam sentezi etrafında, demokrasinin amaca ulaşıncaya kadar araçsallaştırıldığı ve AKP’nin lokomotif rolü oynadığı bir yeniden yapılanma süreci yaşadı. Nihai viraj, son düzlüğün öncesi Diyarbakır’a takıldı. Nihai hesaplaşma Diyarbakır’la Kayseri arasında olacak. Tıpkı Selanik’le İstanbul kapışmasının 20. yüzyıl başındaki durumu gibi.

Sonuç üzerine
Bugün büyük fotoğrafa bakmanın zamanı. Kürt sorunu etrafında düğümlenen mücadele Türkiye’nin yakın geleceğinin nasıl şekilleneceğidir. Türkiye melez bir diktatörlük mü olacak yoksa demokratik bir ulus mu? Ortadoğu’da bir huzur vahası mı olacak yoksa yeni bir işgal gücü mü? Sanatın özgürce boy verdiği bir ülke mi olacak yoksa Lalaların heykel yıktığı bir ülke mi? Gazetelerin, muktedirlerinin emirleriyle infaz listesi yayınladığı bir ülke mi olacak yoksa özgür basının muktedirleri kıyasıya eleştirdiği bir ülke mi? Bütün mesele bu ya da diğeri. Bakalım hangisi olacak?

Not: Bu konuyu önümüzdeki haftalarda irdelemeye devam edeceğim. Tabii editör izin verirse!

Aysel Tuğluk
Van bağımsız milletvekili ve DTK Eş Başkanı

[11 Eylül 2011 Radikal iki]

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Sosyalizm Mücadelesi, Havuz Problemi ve Metin Çulhaoğlu – Dr. Suat Kamil Aksoy

Metin   Çulhaoğlu'nun BirGün Gazetesi’nde 9 Eylül 2011′de yazdığı makale bize de yorum yapmak için ilham verdi. Konu çok bilinen...

Kapat