ARTHUR SCHOPENHAUER: AŞK, ARZU VE CAN SIKINTISI HAKKINDA – JÖRG ZİTTLAU

Schopenhauer Danzigli bir tüccar ailenin oğlu olarak dünyaya gelir ve babasının baskısı sonucu ilk olarak ticaret hayatına atılır. Ancak babasının ölümünden sonra Arthur kendini felsefe eğitimi almak üzere üniversiteye giderken bulur. Bununla beraber zeki bir tüccar kalmayı da başarır ve aile varlığını, hayatının sonuna kadar çalışmak zorunda kalmadan bağımsız bir bilgin olarak çalışmasına olanak tanıyacak şekilde katlayarak artırmasını bilir. Otuz yaşına geldiğinde en önemli eseri İrade ve Tasarım Olarak Dünya’yı kaleme alır. Bu eser genç bir dahinin tutkulu şaheseri olarak değerlendirilir ve tek başına Schopenhauerci felsefenin bütün ilkelerini içerir bunu izleyen kitapların ekleyeceği başka bir şey yoktur. Ne var ki insanların ilgisini çekmeyi başaramaz; nihayet genel ilgiye mazhar olduğundaysa ölüm Schopenhauer’in yakasına yapışır: 72 yaşına girdiğinde, hiç beklenmedik bir anda kalp krizi canını alır. Frankfurt’taki mezar taşının üzerinde adı dışında hiçbir şey yazmaz.

Dostları

Schopenhauer’in dipsiz karanlıklara uzanan kötümserliği ve dünyaya karşı hissettiği nefretin ona pek dost kazandırmadığı aşikardır. Bu durumun onu rahatsız ettiği söylenemez, çünkü arkadaşlıkları, “büyük çoğunluğu ahlaki yönden kötü, entelektüel açıdansa güdük olan varlıklarla temasa zorladığı” için “olabilecek en tehlikeli eğilimlerden biri” olarak değerlendirir. Schopenhauer arkadaşlıkların yerine, ona sağlıklı bir ömür sağlayan uzun yürüyüşlere birlikte çıktığı kaniş köpeğini ikame eder. En çok kanına dokunansa, insanların onu uzun süre yok sayıp can hasmı Hegel’e yönelmeleri olur.

Hasımları

Schopenhauer dünyanın bütününü düşmanı olarak görür özellikle de üniversite felsefesini. Berlin’de ders verdiği sırada derslerini, o zamanlar ünlü olan Hegel’in okuma yaptığı saatleriyle çakışacak şekilde koyar, ardından da neredeyse kimsenin derslerine gelmemesine şaşırır. Hegel’in kendisi, Schopenhauer’in başlı başına bir meselesidir: Onu “kocakarı akılları” ve “zırvalar” anlatan “tımarhane kaçkını” bir “zihinsel Caliban”[i] olarak nitelendirir. Schopenhauer’in Hegel’e saldırılarının felsefe tarihinde eşi benzeri yoktur.

Hiçbir düşünür kadınlardan Schopenhauer kadar nefret ediyor olamaz. “Kadın” konusunda dile getirdiği bilgeliklerinde, “dişi bedenine sadece bir kez bakmak bile ne büyük zihinsel ne de bedensel işlere uygun olduklarını anlamak için yeterlidir” der. Üstelik başka düşünürler kadınlara en azından fiziksel bir güzellik biçerken, Schopenhauer’in iddiası farklıdır: “Bu bodur, dar omuzlu, geniş kalçalı ve kısa bacaklı cinsi güzel olarak nitelendirmek, ancak bakışı cinsel dürtüler tarafından bulutlanmış erkek zekasına özgü olabilir.” Gündelik yaşantısında da bir centilmen olduğunu söylemek mümkün değil Schopenhauer’in. Bir defasında bir terzi kadını, kendisini “gevezelikleriyle” öfkelendirdiği için öyle bir itekler ki, hayatının sonuna kadar kadına emeklilik maaşı bağlamak zorunda kalır. Schopenhauer’in kadın nefretinin sebeplerinden biri, döneminin yüksek sosyetesiyle (ki aralarında Goethe de vardır) ilişki kurmaktan hoşlanan kibirli bir yazar olan annesi, diğeri de “çiftleşme iradesi” kavramı çerçevesinde felsefesinin merkezi konusu haline gelen şiddetli cinsel dürtüsüdür.

Sistemi

Schopenhauer’in bize sunduğu sistem Hintli Buda ile Prusyalı Kant’ın bir karışımıdır. Sisteminin Budacı yanı şöyle der: Yaşam sürekli bir acı çekme halidir ve bunun sorumlusu bilinçaltımıza etki eden irademizdir; çünkü yaşamın eyleme dökülmesinden, yememiz içmemizden, birbirimizi arzulayıp ürememizden birinci elden o sorumludur; üstelik eyleme geçip geçmememize, düşünüp düşünmememize ve bunları nasıl yapacağımıza da karar veren odur. İrademiz sürekli gerçekleştirilmeyi ister ve bunu yapamadığı sürece acı çeker. Acının varlığı can sıkıntısını beraberinde getirir. Demek ki varoluşun içeriğini meydana getiren acı ve can sıkıntısıdır, bu nedenle de Schopenhauer şu sonuca ulaşır: “Her bir hayat öyküsü, aynı zamanda bir acı öyküsüdür. Son derece umutsuz. Üstelik son darbeyi sistemin Kantçı yüzü vurur ve kendinde şeyin izini sürmek konusunda hiçbir şansımızın olmadığı bir sanrılar evreninde yaşadığımızı ileri sürer: “İnsan ne güneşi ne de dünyayı bilir, sadece güneşi gören bir gözün ve dünyaya dokunan bir elin farkındadır.” Acı ve yalan olarak dünya. Geriye kalan tek soru bu durumdan kurtulmanın bir yolu olup olmadığı. Schopenhauer bu soruya olumlu yanıt verir. Hatta iki tane vardır. Öncelikle estetik olarak, iradeyi reddedip görüntülerin ardına bakmakla: Sanat ve müzik. İnsanın kurtuluş ve özgürleşme sürecinde özellikle müziğin kilit rolü vardır, çünkü iradenin kendisini, dolayısıyla dünyanın özünü temsil eder bu nedenle de ruh dünyamız üzerinde böylesi büyük bir etkiye sahiptir. Diğer yol ise, feragat ve acıma talep ettiğinden etik bir doğaya sahiptir. Feragat, iradenin gücünü kırmak için gerekliyken, acıma duygusu sayesinde başkalarının acılarına tanık olmak suretiyle kendi öznel acılarımızı aşmayı başarırız. Diğer bir deyişle Algida yalamak yerine çile doldurmak, kendi acısına yanmak yerine başkalarına kulak kabartmak gerek. Schopenhauer’in düşünce sistemi işte tam burada fazlasıyla dini açılımlara gebedir.

Schopenhauer’in Numarası

Schopenhauer yetkin bir dilbazlıkla bağırıp çağırır ve küfür eder; salt Hegel ve “avratlar” hakkında atıp tuttuklarıyla bile ebediyete intikal etme hakkını kazanmıştır. Ancak bunun ötesinde tatlı dilli de olabilir. Sanatlar, özellikle de dünyanın özüne ulaşmada özel bir rol atfettiği müzik hakkında hep güzel şeyler söyler. Bu sayede müzisyenlerin düşünürü haline gelir; nitekim Schopenhauer’in anısını yaşatan da Richard Wagner gibi ünlü müzisyenler olacaktır.

Peki Ama Schopenhauer Bugün Ne İşimize Yarayacak?

Kant ile Buda arasında yarattığı sentez sayesinde Batı ile Doğu’nun düşünce sistemlerinin, çoğu insanın inandığı kadar birbirinden uzak olmadığını kanıtlar. Üstelik düşünce ve davranışlarımızda özgür olmadığımızı, aksine, boynumuzda bilinçdışı bir iradenin sıkı tasmasını taşıdığımızı Freud’dan çok daha önce göstermiştir bize. Dolayısıyla, “ben istiyorum değil, içimde bir şey istiyor,” denmelidir. Büyük bir olay başardığımızı düşünüp övünürken bu düşünceyi aklımızdan çıkarmamakta yarar var; çünkü bu düstur sayesinde insan başardıklarını daha gerçekçi bir zeminde değerlendirmeyi öğrenir.

[i] Shakespeare’in Fırtına eserinde yer alan, kaba saba, ilkel karakter. (ç.n.)

Cevap Ver

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz