“Anlamaya çalışma. Hayat böyledir işte..” Anton Çehov’dan bir öykü: Boyundaki Nişan

Nikâh töreninden sonra yiyecek soğuk bir şey bile yoktu. Yeni evliler, sağlıklarına kaldırdıkları kadehleri sonuna kadar içtikten sonra tren istasyonuna yollandılar. Müzikli, danslı, mutluluklarla dolu bir düğünle onu izleyen akşam yemeği yerine, iki yüz verst uzaktaki bir manastıra duaya gideceklerdi. Birçoğu, bunu daha olağan bulmuşlardı. Önemli bir aşamaya ermiş Modest Alekseyiç gibi yaşlı başlı bir kişi için gürültülü bir düğünün pek de uygun kaçmayacağı kanısındaydılar. Doğrusu, elli iki yaşındaki bir devlet memurunun daha on sekizine yeni basmış bir kızla evlendiği düğünde müzik dinlemek iç açıcı olmazdı zaten. Olgun Modest Alekseyiç’in, bu geziyi, özellikle, genç karısına nikâhta bile ilk yeri dine ve töreye tanıdığını anlatmak için çıkardığını söyleyenler de yok değildi.
Yeni evlileri yolcu etmek için daire arkadaşlarıyla akraba, tanıdık kalabalığı, ellerinde kadehler ‘hey’ diye bağırmak için trenin kalkmasını bekliyorlardı.
Silindir şapkalı, öğretmen giysili kayınpeder Pötr Leontiç, dut gibi sarhoş, yüzü bembeyaz, elindeki kadehi vagonun penceresine kaldırıyor, acıklı bir sesle,
— Anyuta! Anya! Anya! Bir şeycik söylememe izin ver!
diye yalvarıyordu kızına.
Anya pencereden sarktı. Kulağına birşeyler fısıldadı babası. Keskin bir şarap kokusu yayılıyordu çevresine. Babasının fısıldadıklarından bir şey anlayamıyordu kızcağız: sanki üflüyordu kulağının içine. Pötr Leontiç, kızının yüzünü, göğsunu, ellerini haç çıkartarak kutsadı. Bunu yaparken soluğu titriyor, gözlerinde yaşlar parıldıyordu. Anya’nın lise öğrencisi olan iki erkek kardeşi Petya ile Andrüşa, babalarının frakının eteğinden çekeliyor, utangaç fısıldıyorlardı:
— Babacığım, hadi… Babacığım, yeter…
Tren hareket edip istasyondan çıkarken Anya, babasının iki yana yalpa vura vura, kadehindeki şarabı yerlere saça saça trenin arkası sıra bir süre koştuğunu gördü. Yüzü nasıl da acıklı, saf, suçluydu…
— Heeey! diye bağırıyordu.
Yeni evliler sonunda yalnız kalmışlardı. Modest Alekseyiç, kompartımanı gözden geçirdikten sonra kalkıp eşyaları yerleştirdi, geçip genç karısının karşısına oturdu. Gülümsüyordu. Orta boylu, şişko, tombul yanaklı, ablak yüzlü, favorili, bıyıksız bir devlet memuruydu. Çevresi özenle alınmış yuvarlak sakalı ayak topuğunu andırıyordu. Yüzünün en dikkati çeken özelliği, bıyığının olmamasıydı. Yeni kazınmış, derece derece yağlı, jelatin gibi titrek yanaklara geçen çıplak bir yer olmuştu bıyıklardan artakalan. Oldukça ciddi, ağırbaşlı davranıyordu. Hareketleri yavaş, yüz anlatımı yumuşaktı. Gülümseyerek,
— Bir şeyi şimdiden söylemek zorundayım size, dedi. Bundan beş yıl önce Kosorotov’a ikinci derece kutsal Anna Nişanı’nı verdiklerinin ertesi günü, teşekkürlerini sunmak üzere adamcağız huzura çıktığında, vali bey şöyle söylemişti ona: “Şimdi üç Anna’nız var, demek ki: biri yakanızda,1 öteki ikisi boynunuzda.” Kosorotov’un Anna dedikleri hırçın, hoppa karısı o günlerde yeni dönmüştü kocasının yanına. İkinci derece Anna’yı kazandığımda valinin aynı sözü bana da söylemek için nedenler bulamayacağım umarım.
Küçücük gözleriyle gülümsüyordu Modest Alekseyiç. Anna da gülümsedi. Bu adamın o kalın, ıslak dudaklarıyla kendisini her an öpebileceğim, bundan kaçmaya bile artık hakkının olmadığını düşünüyor; yüreği heyecandan küt küt vuruyordu. Tombul bedeninin yumuşak hareketleri iğrendiriyordu onu. Hem korkuyor, hem iğreniyordu.
1. Anna Nişanı’nın birinci derecesi yakadaki iliğe takılırdı. (Çev.) Modest Alekseyiç, ayağa kalktı, oldukça yavaş, boynundaki madalyasını çıkardı, frakıyla yeleğini de çıkarıp pijamasını giydi. Anna’nın yanına otururken, — İşte böyle, dedi.
Nikâh töreninin ne sıkıcı geçtiğini düşünüyordu Anna. Papaz, konuklar, kilisedeki herkes acıyarak yüzüne bakıyorlar; “Niçin? Bu kadar hoş, bu kadar güzelken niçin bu yaşlı, biçimsiz herifle evleniyor?” diye içlerinden geçiriyorlar gibi gelmişti ona. Daha bu sabah bile her şey böylesine iyi olup bitti diye seviniyor, göklere uçuyordu oysa. Ama nikâh kıyılırken olduğu gibi şimdi de suçlu, aldatılmış ve gülünç hissediyordu kendisini. İşte sonunda zengin biriyle evlenmişti… Ama yine de parası yoktu. Nikâh giysisini bile borç para alarak diktirmişlerdi. Az önce babasıyla kardeşleri onu yolcu , ederlerken, yüzlerinden, ceplerinde bir köpek bile olmadığını anlamıştı… Bugün akşam yemeği yiyebilecekler miydi acaba? Ya yarın? Nedense, babasıyla kardeşlerinin şimdi, annelerini toprağa verdikleri günün akşamı olduğu gibi aç, başları önlerine eğik, oturduklarını görür gibi oluyordu.
“Ne bahtsızım!” diye geçiriyordu içinden. “Niçin bu kadar bahtsızım ben acaba?”
Modest Alekseyiç, ağırbaşlı, kadınlara yabanı bir erkeğin beceriksizliğiyle Anna’nın beline koydu elini, sonra omzunu okşamaya başladı. Beriki ise paraları, annesini, onu toprağa verdikleri günü düşünüyordu. Lisede yazı ve resim öğretmenliği yapan babası, kendisini içkiye vermişti annesi öldükten sonra, bu yüzden de yoksul düşmüşlerdi. Çocukların ne çizmesi, ne de potini vardı. Bir gün evden alıp savcılığa götürdüler babasını. Sonra memurlar geldiler, evdeki eşyaları yazdılar… Ne utanılacak şeylerdi bunlar! Sarhoş baba. sının peşinden koşmak Anna’ya düşüyordu. Kardeşlerinin yırtık çoraplarını yamamak, çarşıya pazara gitmek de ona kalmıştı. Erkekler, güzelliğini, gençliğini, davranışlarını övdüklerinde, ucuz şapkasını, ayakkabılarının mürekkeple boyayıp örttüğü deliklerini bütün dünya görüyormuş gibi geliyordu ona. Geceleyin, yetersizliği dolayısıyla babasının yakında işinden uzaklaştırılacağı, onun da bu yüz karasına dayanamayıp annesi gibi öleceği korkusu, uykularını kaçırıyordu. Bu arada bazı tanıdık bayanlar, Anya için, zengin bir koca araştırmaya başlamışlardı bile. Kısa bir arama döneminden sonra Modest Alekseyiç bulunmuştu. Genç ve güzel değildi, ama parası vardı, yeterdi o kadarı da. Bankada yüz bin rublesiyle kiraya verdiği babadan kalma bir çiftliği vardı. Ağırbaşlı, valinin de sevdiği bir memurdu. Anya’ya söylediklerine göre, huzura çıkıp Pötr Leontiç’i görevinden uzaklaştırmaları için okul müdürüne, ya da daha üstüne bir emir çıkartması onun için işten bile değildi…
Anya, dalmış, bunları düşünürken açık pencereden birdenbire bağırtılarla karışık bir müzik sesi doldu kompartımana. Ara istasyonlardan birinde durmuştu tren.
Parmaklıkların arkasındaki kalabalıkta armonika ve ucuz, cırlak sesli bir kemanla oynak bir hava çalıyorlardı. Yüksek kayın ve kavak ağaçlarının, ayın ısıttığı yazlık evlerin ötesinde bir yerden askeri bir bandonun sesi geliyordu: danslı bir eğlence olsa gerekti orada. Yazlıktakilerle, güzel havadan yararlanarak dinlenmek için buraya gelen kentliler, peronda bir aşağı bir yukarı dolaşıyorlardı. Bu koca yazlığın sahibi, zengin, uzun boylu, esmer, Ermeniye benzeyen, patlak gözlü, acayip giysili Artınov da oradaydı. Üzerinde, ön düğmeleri baştan sona açık bir gömlek, ayaklarında yüksek topuklu, mahmuzlu çizmeler vardı. Omzundan, gelinlik kuyruğu gibi etekleri yerlerde sürünen bir pelerin sarkıyordu. Sivri burunlarını yere eğmiş iki tazı, ardınca yürüyordu.
Anya’nın gözlerinde hâlâ yaşlar parıldıyordu ya, annesini, paraları, düğünü unutmuştu artık. Neşeyle gülümseyerek tanıdık öğrenci ve subayların ellerini sıkıyor,
— Merhaba! diyordu, nasılsınız?
Sahanlığa çıkıp ayışığında herkesin onu yeni, pek güzel giysisi ve şapkasıyla görebileceği bir yerde durdu.
— Niçin kalkmıyor tren? diye sorduğunda,
— Aktarma bekliyoruz, dediler ona. Posta trenini bekliyoruz.
Artınov’un kendisine baktığını fark edince gözlerini cilveli cilveli kısarak yüksek sesle Fransızca konuşmaya başladı. Sesinin hoş çınlayışından, kadınların şımarttığı o ünlü donjuanın kendisine bakmasından, herkesin neşeli görünmesinden olacak, içine bir mutluluk doluvermişti. Tren kalktığında tanıdığı subaylar ona el sallarken, ağaçların ötesindeki askerî bandonun trenin ardınca çaldığı bir polkayı, ıslıkla tekrarlamaya başlamıştı bile. Kompartımana döndüğünde, ara istasyonda biri onu mutlu olacağına, her şeye karşın mutlu olacağına inandırmış gibi bir ruhsal durum içindeydi.
Yeni evliler manastırda iki gün kaldıktan sonra kente döndüler. Lojmanda kalıyorlardı. Modest Alekseyiç, görevdeyken Anya zamanını piyano çalmakla, sıkıntıdan ağlamakla ya da kanepeye uzanıp roman okumakla geçiriyordu.
Akşam yemeklerinde Modest Alekseyiç bir yandan midesini tıkabasa doldururken öte yandan da hiç durmadan politikadan, yeni atanmalardan, görevleri değiştirilen ya da başarı ödülü alan memurlardan, kişinin çok çalışmasının gerektiğinden, aile yaşantısının bir zevk değil, borç olduğundan, boş yere bir köpek bile harcamaktan çekindiğinden, dünyada din ile ahlâkı her şeyin üstünde tuttuğundan söz ediyordu. Bıçağı elinde bir meç gibi tutarak,
— Her insan görev ve sorumluluklarını bilmelidir! diyordu.
Anya, dinler, korkudan titrerdi. Öyle ki, çoğunlukla yemeği bırakıyor, masadan aç kalkıyordu. Yemekten sonra kocası dinlenmek için uzanıyor, biraz sonra da yüksek perdeden horlamaya başlıyordu. O zaman Anna kalkıp babasının, kardeşlerinin yanına gidiyordu. Anna içeri girdiğinde babasıyla çocuklar, paraya kanıp sevimsiz, pis, sıkıcı bir herifle evlendiği için onu kınıyorlarmış gibi şaşkın şaşkın bakıyorlardı ona. Giysilerinin hışırtısı, bilezikleri, kadınca görünüşü sıkıyor, aşağılıyordu onları sanki. Yanlarındayken şaşırıyorlar, konuşacak bir şey bulamıyorlardı. Ama yine de eskisi gibi seviyorlardı onu. Akşam yemeğine onsuz oturmaya alışamamışlardı henüz. Anya oturuyor, onlarla birlikte lahana çorbası, pilav, içyağında kızardığı için mum kokan patates kızartması yiyordu.
Pötr Leontiç, titrek elleriyle küçük bir sürahiden kendine şarap koyuyor, bir dikişte hepsini bitiriyordu. İlk kadehi, ikincisi, üçüncüsünü izliyordu… İri gözlü, ince, solgun yüzlü Petya ile Andrüşa sürahiyi kaldırırlarken,
— Hadi, babacığım, diyorlardı, yeter artık…
Anya da telâşlanıyor, daha fazla içmemesi için yalvarıyordu babasına. Beriki birdenbire kükrüyor, yumruklarıyla masayı dövmeye başlıyordu:
— Kimsenin beni denetlemesine razı olmam! diye bağırıyordu. Pis çocuklar!
İğrenç kız! Hepinizi kovacağım bu evden!
Oysa bir zayıflık, bir yufka yüreklilik oluyordu sesinde böyle bağırırken.
Öfkelenmesi çocuklardan birini bile ürkütmüyordu. Genellikle, yemekten sonra süslenirdi. Usturayla tıraş olurken kestiği renksiz yüzüyle yarım saat boyunca ince boynunu uzatarak aynanın karşısında dikilir; siyah bıyıklarını kıvırarak, koku sürünerek, papyonunu düzelterek süslenir; sonra eldivenlerini, silindir şapkasını giyer, özel derslere giderdi. Tatil günüyse evde kalır, ya resim yapar, ya da çıkrık gibi fıs fıs ses çıkaran akordeonuyla birşeyler çalmaya uğraşırdı.
İstediği gibi gür, kulağa hoş gelen sesler çıkarmaya uğraşırken kendisi de bir şarkı mırıldanır, ya da yine çocuklara köpürürdü:
— Namussuz, herifler! Hainler! Bozmuşlar akordeonumu!
Anya’nın kocası geceleri aynı lojmanda oturan daire arkadaşlarıyla kâğıt oynardı. Oyun sırasında memurların çirkin, zevksiz giyimli, kaba, aşçı kadın kılıklı karıları da bir odada toplanıp otururlardı. Kendileri gibi çirkin, tatsız bir dedikodudur başlardı aralarında hemen. Modest Alekseyiç’in karısıyla tiyatroya da gittiği olurdu. Dinlenme aralarında Anna’yı bir adım bile uzaklaştırmıyordu yanından. Koluna takıp koridorlarda, sigara salonlarında dolaştırıyordu onu.
Biriyle selâmlaşsa hemen fısıldıyordu kulağına: “Beşinci sınıf memurdur… Vali kabul etmiştir onu”, “Pek zengindir… Kendi evi var…” Büfenin yanından geçerlerken Anya’nın canı tatlı bir şey çekerdi. Çikolata ve elma şekerini pek severdi. Ama parası yoktu, kocasından istemeye de sıkılıyordu.
Eline aldığı bir armudu avucunda evirip çevirerek, kararsız bir sesle,
— Kaça bu? diye soruyordu Modest Alekseyiç.
— Yirmi beş köpek.
— Yaa, öyle mi! diyor ve armudu yerine bırakıyordu. Bir şey almadan büfenin yanından uzaklaşmalarının pek hoş kaçmayacağını bildiği için, bir maden suyu istiyor, bütün şişeyi son damlasına kadar içiyordu. Öyle ki, zorlamadan gözleri bile yaşarıyordu. Anya nefret ediyordu ondan o sırada. Dolaşırlarken Modest Alekseyiç, birdenbire heyecanlanarak,
— Şu ihtiyar kadına selâm var, diyordu karısına.
— Ama tanımıyorum onu.
— Olsun.varsın. Lojmanlar dairesi başkanının karışıdır! Selâm ver diyorum sana!
Kafan düşmez, korkma.
Anya selâm veriyor, gerçekten de kafası düşmüyordu, ama içi sıkılıyordu.
Kocasının her istediğini yapıyor, ona kandığı için kendi kendine kızıyordu. Para için evlenmişti ya, kızlığında olduğundan daha az parası vardı şimdi. Kızken hiç olmazsa arasıra babasının yirmi köpek filan verdiği oluyordu ona. Şimdi cebinin bir köpek bile gördüğü yoktu. Gizliden almak ya da istemek de olmuyordu.
Kocasından korkuyor, titriyordu. Ondan duyduğu bu korkunun, çoktandır içinde olduğu inanandaydı. Bir zamanlar, çocukluğunda okul müdürü onca heybetli, korkunç, önüne gelen her şeyi ezip geçmeye hazır bir bulut ya da lokomotif gibi ilerleyen bir güçtü. Evde herkesin sözünü saygıyla ettiği, nedense korktuğu vali bey de öyle bir güçtü. Bu iki büyük gücün yanında biraz zayıf kalan bir sürü güç daha vardı. Bıyıksız, sert yüzlü, amansız öğretmenleri de bunların arasındaydı. Şimdi sonuncusundan, ciddi yüzü ile müdürünküne benzeyen Modest Alekseyiç’ten titriyordu. Hayâlinde bütün bu güçler birleşiyor, babası gibi zayıf ve suçlulara saldıran, onları ezip geçen kocaman bir beyaz ayı şekline giriyordu. Kocası onu kaba hareketleriyle okşayıp kucağına alarak iğrendirirken ters bir şey söylemekten ödü kopuyordu Anya’nın. Dudaklarını yayarak yapmacıktan gülümsüyor, bu okşayışlardan hoşlanır görünüyordu.
Pötr Leontiç, yalnız bir kere, o da artık bekletilemeyecek bir borcunu ödemek için, borç para istemeye cesaret edebilmişti ondan. Ah, ne dayanılmaz sıkıntıydı bu, Tanrım!
Uzun uzun düşündükten sonra,
— Peki, vereceğim, demişti. Yalnız şunu iyi bilesiniz ‘ki, içkiyi bırakamazsanız bir daha yardım etmeyeceğim size. Devlet kapısında çalışan bir kişi için bu zayıflık yüz kızartıcıdır. Herkesin bildiği gerçeği bir de ben hatırlatmadan geçemeyeceğim size: Zamanla yüksek görevlere yükselebilecek binlerce yetenekli insanı mahvetmişti bu tutku.
Ve, “bununla birlikte…”, “bu durumdan örnek alarak…”, “şimdi anlatacağım gibi…” girişleriyle başlayan birçok konu anlattı. Zavallı Pötr Leontiç yerin dibine giriyor, güçlü bir içme isteği başını döndürüyordu.
Delik ayakkabı ve yırtık pantolonlarla Anya’ya konukluğa gelen kardeşlerinin de öğütten başka bir şey aldıkları yoktu. Oturup saatlerce dinlemek zorundaydılar.
— Herkes sorumluluk ve zorunluluklarını bilmelidir, diyordu onlara Modest Alekseyiç.
Ama para vermiyordu. Öte yandan Anya’ya, böyle şeyleri kara gün için saklamanın akıllıca bir hareket olacağını söyleyerek yüzükler, bilezikler, broşlar armağan ediyordu. Sık sık, acaba verdiği armağanlar tamam mı diye karısının komodinini denetlemeyi de ihmal etmiyordu tabii.
Bu arada kış gelmişti. Yılbaşına daha çok vardı ki, kentin tek gazetesinde, geleneksel kış balosunun 29 Kasım akşamı Soylular Kulübünde yapılacağı duyuruldu. Kâğıt oyunundan sonra Modest Alekseyiç her akşam telâşlı telâşlı Anya’ya bakarak memur kanlarıyla birşeyler fısıldaşıyor, sonra uzun süre bir köşeden öteki köşeye gidip gelerek düşünüyordu. Gene böyle akşamlardan birinde Modest Alekseyiç dolaşmasını yarıda keserek Anya’nın önünde durdu:
— Kendine bir balo giysisi diktirmelisin, dedi. Anladın mı? Yalnız, rica ediyorum, önce Mariya Grigoryevna ile Natalya Kuzminişna’nın fikirlerini al bu konuda.
Çıkarıp yüz ruble verdi ona. Anya parayı alıp kimsenin fikrini sormadan bir balo giysisi diktirdi kendine. Yalnızca babasıyla konuşarak annesinin balolarda nasıl giyindiğini öğrenmeye çalışmıştı. Rahmetli annesi daima son modaya göre giyinir, Anya’yı da taşbebek gibi süsler, her yere onunla giderdi. Fransızcayla mazurka oynamayı da en iyi annesinden öğrenmişti Anya (evlenmeden önce beş
yıl dadılık yapmıştı annesi). Anya da annesi gibi, eskileri bozarak kendine yeni giysiler dikmeyi, eldivenlerini benzinle temizlemeyi, kira ile mücevherler almacı iyi bilirdi. Gene annesi gibi göz süzebilir, ‘r’ harflerini gırtlaktan söyleyebilir, güzel pozlar takınabilir, gerektiği zaman heyecanlanabilir, gerektiğinde de bakışlarıyla esrarlı hüzünle gösterebilirdi. Babasından ise gözleriyle saçlarını, ateşli kişiliğini ve süse düşkünlüğünü almıştı.
Baloya gitmeden yarım saat önce Modest Alekseyiç tuvalet aynasında madalyasını boynuna takmak için sırtında gömlekle karısının odasına girdiğinde onun güzelliği, tazeliği, giysisinin gözalıcılığı karşısında şaşaladı; favorileriyle oynayarak büyük bir mutluluk içinde,
— Ne kadar da güzelsin… dedi. Çok, pek çok güzelsin, Anyuta’çığım!
Sonra sesine gururlu bir anlatım vererek ekledi:
— Seni ben mutlu kıldım, bugün de sen beni mutlu kılabilirsin. Yalvarırım, gidip valinin eşine saygılarını sun! Allahaşkına! Bizim dairenin hukuk danışmanlığına onun yardımıyla atanabilirim!
Baloya gitmek üzere evden çıktılar. İşte, kapısında resmi giysili kapıcısıyla Soylular Kulübü görünmüştü. Portmantoların bulunduğu giriş yerini kürkler, uykulu uşaklar, ellerindeki yelpazeleriyle kendilerini hava akımından korumaya çalışan dekolte bayanlar doldurmuştu. Anya, kocasının kolunda, merdivenlerden çıkarken pek büyük bir boy aynasında parlak ışıkların altında bir kat daha güzelleşen kendini gördü. Üst katta çalan orkestranın tatlı ezgileri dolduruyordu kulaklarını. İçinde bir sevinç ve mehtaplı gecede ara istasyonunda duyduğu o mutluluk sezisi uyandı. Artık kız değil, bir kadın olmanın hazzını ilk kez tadarak, adîm atış ve hareketlerini annesininkilere benzetmeye çalışarak, gururlu, kendine sonsuz bir güvenle, başı yukarıda yürüyordu. Ömründe ilk kez zengin ve özgür hissediyordu kendisini. Kocasının varlığı bile sıkmıyordu onu artık. Yaşlı bir kocanın yanıbaşında olmasının, onu hiç de küçültmeyip erkeklerin pek hoşuna giden duygulu bir esrarlılık da kazandırdığını daha kulübün kapısından girerken içgüdüsüyle sezinlemişti. Orkestra büyük salonda çalıyordu. Onlar içeri girdiğinde dans başlamıştı bile. Toplum yaşantısı, eğlence, gürültü ve müzik anılarıyla günlerini geçirdiği lojmanın soğuk dört duvarından sonra bu geniş, aydınlık salona göz gezdirirken heyecanla, “Ah, ne güzel!” diye mırıldanıyordu içinden. Vaktiyle gezilerden, akşam yemeklerinden tanıdığı subayları, öğretmenleri, avukatları, memurları, toprak sahiplerini, valiyi, Artınov’u; yoksullar yararına yapılacak satışa başlamak üzere kulübelerde, tezgâhlarda hazır bekleyen son derece açık giysili, güzelli çirkinli yüksek sosyete bayanlarını kalabalık arasında daha ilk bakışta seçebilmişti. Omuzlarında parlak apoletleriyle boylu poslu bir subay Anya, lisede öğrenciyken Eski Kiev Sokağında tanışmıştı onunla. Adını hatırlamıyordu sun di yerden biter gibi çıkageldi, valse buyur etti onu. Hiç düşünmeden uçup gitti kocasının yanından.
Fırtınalı havada yelkenli bir kotrayla dalgaların üzerinde uçarcasına kayıyordu sanki. Kocası taa uzakta, kıyıda kalmıştı… Tutkuyla, kendinden geçmiş, elden ele uçarak, Rusçaya Fransızca karıştırarak, ‘r’ harflerim gırtlaktan çıkararak, gülerek, kocasını da hiç kimseyi de umursamadan, kulaklarını dolduran müzik ve uğultuya kendini sonsuz bir hazla bırakmış, vals, polka, kadril oynuyordu art arda. Erkeklerin onu beğendikleri açıktı. Böylesi de olağandı zaten. Heyecandan soluğu kesilecek gibi oluyor, yelpazesini avucunun içinde var gücüyle sıkıyor, içmek istiyordu. Buruşuk, benzin kokan frakıyla babası, Pötr Leontiç yanına sokulup vişneli dondurma dolu bir tabağı uzattı ona. Heyecanla kızının gözlerinin içine bakarak,
— Bugün göz kamaştırıcısın, diyordu. Böyle erken evlenmene bu akşamki kadar hiç üzülmemiştim… Niçin? Bunu bizim için yaptığını biliyorum. Titreyen elleriyle cebinden bir tomar para çıkardı Özel derslerimden bir bölüğünün ücretini aldım bugün, kocana olan borcumu ödeyebilirim artık.
Anya, dondurma tabağını babasının eline sıkıştırarak o anda kendisini kollarının arasına alan bir erkekle uçup gitti. Ancak ta uzaktan, kavalyesinin omzunun üzerinden babasının da bir kadim kucaklayıp salonda dönmeye başladığını görebildi.
“Ayıkken ne de cana yakın oluyor!” diye geçirdi içinden. Mazurkayı da o iriyarı subayla oynadı. Subay resmî giyimi içinde bir heykel gibi duruyor, son derece ciddi, ağır hareket ediyor, yürüyor, omuzlarını oynatıyor, ayaklarını pek hafif vuruyordu yere. Cam pek oynamak istemiyora benziyordu ya, çevresinde durmadan dönen, güzelliği ve açıkta kalan omuzlarıyla onu baştan çıkarmaya çalışan Anya’nın etkisinden de kurtulamıyordu bir türlü. Gözleri ışıl ışıl, hareketleri duyguluydu Anya’nın. Subay alabildiğine soğuk, olduğu yerde duruyor, bir kral soyluluğuyla elini Anya’ya uzatıyordu.
Sağdan soldan,
— Bravo! Bravo!., sesleri geliyordu kulaklarına.
Neşe, yavaş yavaş o soğuk, heybetli subayı da sarmaya başlamıştı. Canlandı, heyecanlandı. Daha sonra eşinin albenisine kendisini iyice koyvererek yumuşak, kıvrak hareketler yapmaya başladı. Anya omuzlarını oynatıyor, kendi kraliçe, karşısındaki kölesiymiş gibi, kurnaz, anlamlı bakıyordu. O anda bütün salonun onları süzdüğünü, gıpta ettiğini, kıskandığını geçiriyordu içinden. Oyun bitmiş, heybetli subay elini yeni öpmüştü ki, kalabalık birdenbire açıldı, erkekler kollarını yana sarkıtarak doğruldular… Vali bey, iki yıldızlı frakıyla, ona, Anya’ya doğru geliyordu. Evet, onun yanına geliyor olmalıydı; çünkü dik dik onun gözlerinin içine bakıyor, güzel bir kadın gördüğünde yaptığı gibi, dudaklarını emerek tatli tatlı gülümsüyordu.
— Çok memnun oldum, çok sevindim… diye başladı. Ama kocanızı, sizin gibi bir hazineyi şimdiye dek bizlerden gizlediği için hapsettireceğim.
Elini Anya’ya uzatarak ekledi:
— Karım elçi olarak beni gönderdi size. Bize yardım etmelisiniz… Madam…
Amerika’da olduğu gibi size de güzelliğinizin armağanı bir ödül verilmelidir bence… Karım sabırsızlıkla sizi bekliyor.
Vali, eşiyle tanıştırdıktan sonra, ağzında iri bir taş saklıyormuş gibi yüzünün alt bölümü olağanüstü geniş, yaşlı bir kadının oturduğu bir bölmeye götürdü onu.
Kadın,
— Yardımlarınızı esirgemeyin bizden, dedi. Bütün güzel kadınlar, yoksullar yararına düzenlenen satışta görev aldılar. Nedense yalnız siz boş
dolaşıyorsunuz. Niçin yardım etmek istemiyorsunuz bize?
Kadın sözlerini bitirdikten sonra arkasına bakmadan bölmeden çıkıp gitti.
Gümüş semaver ve fincanların yanında boş kalan yerine Anya geçti. Hareketli bir satış başladı hemen. Bir fincan çaya bir rubleden aşağı kabul etmiyordu.
İriyan subayı üç fincan içmeden bırakmadı. Biraz sonra patlak gözlü, astımlı, para babası Artınov yaklaştı kulübeye. Yazın ara istasyonda olduğu gibi acayip giysili değildi şimdi. Herkes gibi frak giymişti. Gözlerini Anya’nınkilerden ayırmadan bir kadeh şampanya içip yüz ruble verdi. Sonra bir fincan çay içti, yüz ruble daha verdi. Hiç konuşmuyor, sık sık soluyordu… Çok sayıda müşteri topluyordu başına Anya. Para alırkenki gülümseyişle bakışlarının erkeklere sonsuz mutluluklardan başka bir şey bağışlamadığından emindi. Bu gürültülü, parlak, güleç, müzik, dans ve aşk arayan erkek dolu yaşantı için yaratıldığından emindi artık. Şimdiye değin titrediği o lokomotif gibi, önüne geleni ezip geçecekmiş gibi ilerleyen güç, şimdi pek gülünç geliyordu ona. Kimseden kokmuyordu artık. Yalnızca, annesinin, onun bu başarısını görseydi pek sevinecek olan annesinin şimdi yanında olmadığına üzülüyordu.
Yüzü yavaş yavaş beyazlamaya başlayan, ama hâlâ ayaklarının üzerinde yıkılmadan durabilen Pötr Leontiç bölmeye yaklaşıp bir kadeh konyak istedi.
Babasının uygunsuz bir söz söyleyebileceğinden ödü kopan Anya kıpkırmızı kesilmişti (böyle yoksul, silik bir babası olduğuna üzülüyordu). Ama Pötr Leontiç konyağı içti, cebinden çıkardığı kâğıt para tomarından bir on rublelik çekip kızının önüne attı ve bir şey söylemeden uzaklaştı. Biraz sonra Anya, utancından kıpkırmızı bir kadının kolunda yalpa vura vura, bağırarak yürüdüğünü görünce, üç yıl önce yine böyle bir balodan uşaklarla eve gönderilip ertesi gün de müdürün bir daha böyle bir durum olursa onu görevinden uzaklaştıracağını bildirmesiyle sonuçlanan akşamı hatırladı. Ne yersizdi bu hatırlama şimdi!
Bölmelerde semaverler sönüp yorgun argın bayan büfeciler, topladıkları paraları ağzında iri bir taş saklıyormuş gibi görünen yaşlı bayana verdikten sonra Artınov, Anya’nın koluna girerek onu yoksullar yararına satışa katılan bayanlar için yemek hazırlanan salona götürdü. Masada yirmi kişi vardı, ama son derece gürültü çıkıyordu. Vali bey, kadeh kaldırarak,
— Böyle zengin bir yemek salonunda, yararına bugünkü yardım satışımızı düzenlediğimiz yoksul yemek odalarının ge üşmesi umuduyla kadeh kaldırmamızın yerinde olacağı kanısındayım, dedi.
Tugay komutam, ‘Topçunun bile, önünde karavana attığı gücün onuruna’ içmeyi önerdi. Herkes bayanlarla kadeh tokuşturmak için ayağa kalktı. Çok, pek çok neşeli bir yemekti bu!
Anya’yı eve götürürlerken tanyeri ağarmak üzereydi. Aşçı kadınlar sepetlerini kollarına takmış, pazara gidiyorlardı. Mutlu, sarhoş, içi yepyeni duygularla dolu, son derece yorgun soyundu; kendini yatağa atıp hemen uyudu.
Öğleden sonra ikide oda hizmetçisi uyandırıp Bay Artınov’un onu görmeye geldiğini bildirdi. Anya aceleyle kalkıp giyindi; konuk salonuna geçti.
Artınov’un gitmesinden hemen sonra Vali Bey gelip akşamki yardımı için teşekkürlerini bildirdi. Vedalaşırken baygın baygın gözlerinin içine bakıyordu Anya’nın. Elini öperken yine ziyaretine gelebilmesi için izin istedi ondan ve gitti.
Anya, şaşkın, mutlu, yaşantısında beklediği tuhaf değişikliğin böylesine çabuk olmasına bir türlü inanamayarak salonun ortasında kalakalmıştı ki, kocası Modest Alekseyiç girdi içeri… O da güleç, baygın gözlerle bakıyordu ona.
Yüksek, tanınmış kişilerin yanında takındığını her zaman gördüğü yüzündeki o yaltakçı bağlılık ifadesiyle, karşısında dikiliyordu. Her sözcüğün üzerine hınçla, alayla basa basa,
— Defol karşımdan, salak! diye haykırdı Anya.
Bu hakareti yüzünden bir cezaya çarptırılmayacağından emindi.
O günden sonra hiç boş zamanı olmadı Anya’nın. Her gün ya bir kır gezisine, kent içinde faytonla grup dolaşmasına katılıyor, ya da tatil günü akşamları evlerde düzenlenen eğlencelere gidiyordu. Her gece sabaha karşı dönüyor, konuk salonunun kalın halısına uzanıyor, sonra da herkese yana yakıla, çiçeklerin dibinde, halının üzerinde uyuduğunu anlatıyordu. Çok paraya ihtiyacı vardı. Artık Modest Alekseyiç’ten çekinmediği için, kendi parasıymış gibi gönül rahatlığıyla onunkiler! harcıyordu. Hem para için öyle rica minnet ettiği de yoktu; “Bu kâğıdı getirene 200 ruble ver!”, ya da “Bu beye hemen 100 ruble öde!”
gibi küçük pusulalarla görüyordu işini.
İlkbahardaki paskalyada Modest Alekseyiç ikinci derece Anna Nişanı’nı aldı.
Teşekküre gittiğinde Vali Bey gazetesini kenara koyup koltuğuna iyice gömüldükten sonra pembe tırnaklı bembeyaz parmaklarına bakarak,
— Şimdi üç Anna’nız var, demek oluyor: biri yakanızda, öteki ikisi boynunuzda, dedi.
Modest Alekseyiç gülmemek için iki parmağını dudaklarına götürdü:
— Artık küçük Vlâdimir’in doğmasını beklemekten başka yapacağımız yok, efendim. Vaftiz babası olmanızı istemek cesa’retini gösterebilir miyim acaba?
IV. derece Vlâdimir Nişanını ima etmişti Modest Alekseyiç. Bu cesaret ve ince buluşunu her yerde anlatmak heyecanı şimdiden sarmıştı içini. Birşeyler daha söylemek istiyordu ya, Vali gazetesini alıp okumaya başlamış, başını sallamıştı ona…
Öte yanda Anya, troykayla dolaşmalarına, Artınov’la ava gitmeye, eğlencelere katılmaya devam ediyor; babasının evine gün geçtikçe daha seyrek uğruyordu.
Uzun zamandır bir başlarına yemek yemeye alışmışlardı. Pötr Leontiç şimdi daha çok içiyordu. Paralan yoktu. Akordeonu satalı bir hayli olmuştu. Sokağa çıktığında düşmesin diye, çocuklar hiç yalnız bırakmıyorlardı onu. Eski Kiyev Sokağında sürücü yerinde Artınov’un oturduğu bir çift doru at koşulu faytonuyla Anya’ya rastladıklarında Pötr Leontiç silindir şapkasını çıkararak ona seslenmeye hazırlandığında Petya ile Andrüşa kolundan çekeliyorlar, yalvarır bir sesle,
— Hadi, babacığım… İstemez, babacığım… diyorlardı.

1903
Anton Çehov
Kitap: Besleme
Öykü: Boyundaki Nişan

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here