Andrey Tarkovski: Sanat, insanın mantığına değil duygularına seslenir

Sanatçı ile Halk Arasındaki İlişki Üzerine

Sanat ile sınai-ticari üretim arasındaki ikili durumdan etkilenen sinemalar, özellikle film yapımcısı ile seyirci arasındaki ilişkide tayin edici bir rol oynarlar. Bu çok bilinen olgudan hareketle, aşağıda, bu durumun sinema için yol açtığı sayısız düşünceler üzerinde bazı görüşlerimi dile getirmeye çalışacağım.

Bilindiği gibi her üretim verimli olmak zorundadır. Üretimin sadece yatırımları karşılaması yetmez, belli bir miktar kazanç da getirmesi gerekir. İnsana tuhaf geliyor ama, meseleye üretim endeksi açısından yaklaştığımızda, “arz” ve “talep” gibi kavramlar, yani katıksız piyasa yasaları, bir filmin başarısını ya da başarısızlığını, estetik değerini belirleyebiliyor. Böylesine ölçüler, bugüne kadar başka hiçbir sanata uygulanmamıştır. Sinemanın içinde bulunduğu bu koşullar sürdükçe sinema alanındaki gerçek sanat eserlerinin geniş bir seyirci kitlesine ulaşması bir yana yapılabilmesi bile zor olacaktır.

“Sanat’ı, “sanat olmayan”dan ve açık taklitlerinden ayırmak için baş vurduğumuz ölçütler öylesine göreceli ve kaypaktır ve nesnelleştirilmeleri öylesine olanaksızdır ki, hiç farkında bile olmadan bir de bakmışsınız, estetik değerlendirme ölçütlerinin yerini ya azami kâr düşüncesi ya da çeşitli ideolojik amaçların belirlediği faydacı değerlendirme ölçütleri almış. Bence, her ikisi de sanatın asıl görevinden aynı ölçüde uzaktır.

Sanat, doğası gereği aristokrattır ve dolayısıyla halkın arasında bir tür seçmeye başvurur. Zira tiyatro ve sinema gibi “kolektif sanatlar bile yarattıkları etkide, sanatla temas eden tek tek her insanın yaşadığı olaylara çok yakından bağlıdır. Sanat, bireysel algılamalarında insanların ruhsal yapısını ne kadar sarsabilirse önemi de o derece artar. Ne var ki, sanatın bu aristokratik özelliği bile sanatçıyı halka -insanlara da diyebilirsiniz- olan sorumluluklarından uzun süre kurtaramaz. Tam tersine. Sanatçı, zamanı ve dünyayı eksiksiz kavrayan bir kişi olduğundan, gerçekle ilişkilerini tam olarak yansıtamayan ve dile getiremeyen insanların sesi olur. Bu anlamda sanatçı, gerçekten de halkın sesinin ta kendisidir. İşte sanatçının kendi yeteneğiyle birlikte halka da hizmet etme zorunluluğu buradan gelir. Ya yeteneğini son damlasına kadar ve bütünüyle ortaya koymak ya da ruhunu üç kuruşa satmak; sanatçının yapacağı tercihlerdir. Leo Tolstoy, Dostoyevski veya Gogol’un ruhlarında esen fırtınaların temeli işte tam da bu noktada, yüklendikleri rollerin ve verecekleri kararların bu derece bilincinde olmalarında yatmaktadır.

Şuna inanıyorum ki, kendi düşüncelerini gerçekleştirme arayışı içinde olan sanatçı, eserleriyle ilgilenecek birinin mutlaka varolduğu inancını taşımasa, bu işe hiç kalkışmazdı. Öte yandan sanatçı, yaratırken, kendisi ile diğerleri arasına bir perde çekip anlamsız ve önemsiz günlük olaylardan kendini soyutlamalıdır. Zira sanatçının yaratıcı geleceğine gerçek anlamda sahip çıkabilmesinin biricik güvencesi, sonsuz bir samimiyet ve dürüstlük, buna ek olarak da insanlar adına yüklendiği sorumluluk bilincidir.

Sovyetler Birliği’ndeki çalışmalarım sırasında, “gerçeklerden uzak olmak” ve kendimi halkın acil taleplerinden tecrit etmekle suçlandım. Hayret verecek kadar yaygın bir görüştü bu. İtiraf etmeliyim ki bu suçlamaların asıl anlamım hiçbir zaman doğru dürüst kavrayamadım. Genelde bir sanatçının veya herhangi bir başka insanın, yaşadığı toplumun, kendi çağının dışına “çıkabilmesi”, kendisini doğduğu zaman ve mekandan bağımsız kılabilmesi, ulaşılmak istenen ideal bir durum olarak kabul edilir. Öyle sanıyorum ki, her insan, dolayısıyla her sanatçı (çağdaş sanatçıların düşünsel ve estetik konumları arasında farklılıklar olsa bile), ister istemez, kendisini çevreleyen gerçeğin meşru bir ürünüdür. Bir sanatçı bu gerçeği birilerinin hoşuna gitmeyen bir tarzda da yansıtıyor olabilir. Ama bu, onun “gerçeklerden uzak” olmasını mı gerektirir? Şüphesiz, her insan, kendi çağını dile getirir ve onun geçerli yasalarını özümser, ister bu gerçeği benimsesin isterse görmezden gelsin, hiç fark etmez.

Daha önce de belirttiğim gibi, sanat, insanın mantığına değil duygularına seslenir. İnsanın ruhunu “yumuşatmayı”, iyiye karşı duyarlı kılmayı amaçlar; zira değerli bir film izlediğimizde, güzel bir resme baktığımızda ya da iyi bir müzik dinlediğimizde bizi silahsızlandıran, adeta elimizi kolumuzu bağlayan herhangi bir düşünce, başlıbaşına bir görüş değildir ilk aklımıza gelen; yeter ki sanat “bizim” sanatımız olsun. Thomas Mann’ın da belirttiği gibi, büyük sanat eserlerinin her zaman çift yönlü ve çift anlamlı, tıpkı hayatın kendisi gibi belirsiz ve çok boyutlu olmaları bu görüşün geçerliliğini daha da artırmaktadır.

Bu nedenle yazar, salt kendi izlenimleriyle bezediği eserinin tek anlamıyla benimseneceğini asla varsayamaz. Sanatçının yaptığı, sadece, kendi dünya görüşünü dile getirme denemesidir; insanlar dünyaya bir de sanatçının gözüyle baksın, dünyayı bir de sanatçının duyguları, şüpheleri ve düşünceleriyle öğrensin diye.

Ayrıca şuna inanıyorum ki, halkın sanat beklentileri, hangi sanat eserinin kitlelere ulaştırılacağı konusunda karar sahibi olanların zannettiklerinden çok daha ayrıntılı, ilginç ve süprizlerle doludur. Bu nedenle en karmaşık ve en seçkinci olanlar da dahil, her sanat anlayışı, bazen çok mütevazı de olsa mutlaka kamuoyunda yankı uyandırır; dahası buna adeta mahkumdur. Belli bir sanat eserinin, moda deyimiyle “geniş kitleler”, yani o efsanevi çoğunluk açısından anlaşılır olup olmadığı tartışması, aslında sanatçının halkla, yani kendi çağıyla arasındaki ilişkiye gölge düşürmekten başka işe yaramaz.

“Şair, gerçek eserlerinde hep halkçıdır. Ne yaparsa yapsın, yaratıcılığında hangi amaçları ve düşünceleri güderse gütsün, istesin ya da istemesin, mutlaka ve mutlaka halkın karakterinin doğal  gücünü ifade eder; bunları bu halkın kendi tarihinden daha derin ve belirgin bir şekilde dile getirir.” Herzen, böyle yazmaktadır.

Sanatçı ve halk birbirlerini karşılıklı koşullandırır. Sanatçı kendine sadık ve günlük değer yargılarından uzak kaldığı sürece, halkın hem algılama düzeyini yaratır hem de bunu yükseltir. Bu yolla artan toplumsal bilinç ise, yeni sanatçıların doğmasına yol açacak o toplumsal enerjiyi biriktirir.

Büyük sanat eserlerinin -yaratıcılarından ve halktan bağımsız olarak- doğanın bir parçası, edebi gerçekliğin bir parçası olduklarını itiraf etmeliyiz. Tolstoy’un Savaş ve Barış’ı ya da Thomas Mann’m Yusuf ve Kardeşleri, hiç şüphesiz, yaşadıkları çağın değersiz eğilimlerinin ve modalarının çok uzağındadır; kendi değerlerini yine kendi içlerinde taşırlar.

Bu uzaklık, belli bir ahlaki ve ruhi gözetleme kulesinden olaylara bu bakış, sanat eserine tarihi bir hayat bahşeder, ona durmadan yeni ve değişik şekillerde algılanma olanağım tanır.

Örneğin Ingmar Bergman’ın Persona’sim, her seferinde farklı bir gözle olmak üzere birçok kere seyrettim. Otantik bir sanat eseri olması nedeniyle bu film, seyircisine her seferinde bu filmin dünyasıyla tamamen kişisel, yeni bir ilişki kurma, bu filmi her, seferinde yeniden yorumlama fırsatını vermektedir.

Sanatçı, eserini daha anlaşılır ve kabul edilir kılmak adına herhangi bir ortalama düzeye inme hakkına sahip değildir. Biz, sanatın serpilip gelişmesini bekler, sanatçıda henüz ortaya çıkmamış potansiyel olanaklara inanırken, daha doğrusu inanmak isterken onun böyle bir tutum benimsemesi sadece ve sadece sanatta çürümeye yol açar.

Marx şöyle demişti: “Sanatın tadına ancak sanatsal zevkleri gelişmiş bir insan varabilir.” Sanatçı “anlaşılır” olma peşinde koşmayı düşünemez. Bu, en az “anlaşılmaz” olmayı istemek kadar saçmadır.

Sanatçı, eseri ve onu algılayanlar ayrılmaz bir bütün oluştururlar, tek bir kan dolaşım sistemiyle birbirine bağlı tek bir organizma. Bu organizmanın parçaları arasında bir uyumsuzluk baş gösterdiğinde uzman ellerin “tedavisine” gerek duyulur ve dikkatle kendini gözlemlemeye…

Şu çok açık hakikati burada tekrar vurgulamakta yarar görüyorum: Ticari filmlerde ve sıradan televizyon yapımlarında tutturulan ortalama ölçü izleyicinin gerçek sanatla ilişki kurma olanaklarım büsbütün yok ederek beğenilerini bağışlanamaz ölçülerde mahvetmektedir.

Benim için ideale ulaşma anlamına gelen sanatta güzellik gibi olağanüstü önemli bir kategori neredeyse tamamen yok olmanın eşiğine gelmiştir. Her dönem, gerçeği arayışıyla belirlenir. Sonunda ortaya çıkan gerçek ne kadar korkunç olursa olsun, bir ulusun yeniden sağlığına kavuşmasına katkıda bulunabilir. Çünkü gerçeğin bilincine varılması, sağlıklı bir dönemin başlangıcını müjdeler, böyle bir şeyin ahlaksal ideallerle çelişkiye düşeceğini de herhalde kimse iddia edemez.

Bu gerçeği örtbas edip gizlenmeye kalkmak; bu hoş olmayan gerçeğin ideali inkâr edeceği iddiasıyla yanlış yorumlanmış bir idealle bu gerçek arasında yapay bir çelişki yaratmaya kalkmak, estetik ölçütlerin yerine salt ideolojik-faydacı ölçütler koymakla eş anlamlıdır. Ancak ve ancak bir dönemin büyük gerçekçiliği gerçek bir ideali, yani yapay propagandalarla ayakta tutulmayan gerçek ahlaki bir ideali dile getirebilir.

Andrey Rublov’da ben, bu konuya temas etmeye çalıştım. Başlangıçta filmin kahramanı, yaşamın korkunç gerçekliği ile sanatsal yaratıcılığının uyumlu ideali arasında uzlaşmaz bir çelişki bulunduğunu sanır. Ancak filmin temelinde yatan esas düşünceye göre, çağının ahlaksal ideallerini dile getirebilmesi için bir sanatçının önce çağının kanlı yaralarına korkmadan bakmayı öğrenmesi, onları bizzat kendi bedeninde, kendi içinde yaşaması gerekmektedir. Bilincine varılan korkunç ve “alçak” gerçeği daha yüksek bir düşünsel eylem adına aşmak; özü itibariyle oldukça dinsel bir anlam taşıyan, ulvi fikri yükümlülüğün kutsanmış bilincine varmak demek olan sanatın gerçek misyonu işte budur.

Ruhsuz sanat, kendi trajedisini de içinde taşır. Kendi çağının ruhsuzluğu, bilgisi bile sanatçıdan belli bir tinsellik talep eder, çünkü gerçek sanatçı her zaman ölümsüzlüğün hizmetindedir. Bu dünyayı ve üzerinde yaşayan insanları ölümsüz kılmayı amaçlar. Bunu yapmaz, mutlak gerçeğin peşine düşmez, nihai amaç yerine değersizliği tercih ederse, parlamasıyla sönmesi bir olan bir böcek gibi yiter gider.

Bir filmi tamamlayıp da ve film, kısa ya da uzun bir süre içinde, az ya da-çok bir çaba sonucu piyasaya çıktığında, artık onun üzerinde düşünmeye de son veririm. Niçin düşüneyim ki? Film, artık benden kopmuştur, “babasından” bağımsız, kendi “yetişkin” yaşamına adımını atmıştır. Artık onun üzerinde hiçbir etkim kalmamıştır.

Seyircinin ortak bir tepkisiyle karşılaşmayacağımı da baştan bilirim. Gene de mesele, yalnızca filmin bazılarınca beğenilmesi, bazılarınca ise tamamen reddedilmesi değildir. Daha da ötesinde, şunu da hep hesaba katmak zorundayım ki filme karşı hiç de kayıtsız olmayan insanlar bile filmi farklı şekillerde algılayabilir. Laf aramızda, filmlerimden biri gerçekten de farklı “okuma tarzlarına” olanak tanıyorsa bu, beni ancak mutlu eder.

Bence, daha film ortaya çıkmadan olası “başarılar”ın hayallerine dalmak, filmi seyretmeye gelecek insanların sayısını tahmin etmeye çalışmak, matematiksel hesaplara girişmek son derece anlamsız ve faydasızdır. Hiçbir şey hep aynı tarzda ve tek anlamıyla algılanmaz, bu çok açık. Sanatsal bir görüntünün anlamı, daha çok, beklenmedik etkisinde yatar, çünkü dünyayı kendi öznel nitelikleriyle algılayan bir insanın bireyselliğiyle yoğrulmuştur.

Bu algılama biçimini, bu bireyselliği, bazıları kendilerine çok yakın, bazıları da sonsuz uzak bulabilirler. Burada yapacak hiçbir şey yoktur! Sanat, öyle ya da böyle, herhangi bir kimsenin iradesinden bağımsız olarak, kendi gelişimini sürdürecektir, tıpkı bugüne kadar olduğu gibi. Ve bugün savunulan estetik ilkeler, yarın, bizzat sanatçılar tarafından tekrar tekrar çiğnenecektir.

Meseleye bu açıdan bakıldığında bir filmin başarısı beni, belli bir anlamda hiç ilgilendirmemektedir. Film tamamlanmıştır, artık onu değiştiremem. Öte yandan, seyircilerin görüşlerini umursamadıklarını iddia eden yönetmenlere pek inandığımı da söyleyemem. Cesurca iddia edebilirim ki her sanatçı, ta yüreğinin derinliklerinde, seyirciyle karşılaşmayı arzular, kendi eserinin çağın can damarına dokunacağı, bu nedenle de seyirci için çok önemli olacağı, onu ruhunun en gizli kalmış köşesinden vuracağı inancını ve umudunu taşır. Bir yandan seyircinin hoşuna gitmek için özel bir çaba sarf etmeyip öte yandan korkudan titreyerek filmim kabullenilsin ve beğenilsin diye dua etmem asla kendi içinde bir çelişki değildir. Zira bence, sanatçı-halk ilişkisinin -çok derin ve dramatik bir ilişki- özü işte bu noktada doğrulanır.

Yönetmenin asla yalnız kalmaması gerektiğini herkes kabul eder. Az veya çok, ama kendine ait bir seyirci kitlesine sahip olma hakkı, sanatçı bireyselliğinin normal bir varolma koşuludur. Bir toplumda kültürel geleneğin gelişmesi de buna benzer. Her birimiz, mümkün olduğu kadar çok insana yakın ve onlar için gerekli olmak, onlar tarafından kabul edilmek isteriz. Bu doğaldır. Fakat hiçbir sanatçı, daha işin başında başarı hesabı yapamaz; veya mümkün olan en büyük onayı garanti edecek çalışma ilkelerini seçemez. “Seyircinin eğilimlerine” öncelik tanınan yerlerde, sadece eğlence sanayimden, şov merkezlerinden ve kitlelerden söz edilebilir, ama kaçınılmaz olarak kendi iç yasalarım izlemek zorunda olan sanattan asla! İster beğenelim, ister beğenmeyelim, bu böyledir.

Yaratma süreci her sanatçıda farklı yollar izler. Ancak bence, bütün sanatçılar, gizli ya da açık, halkla bir ilişki kurma, onlar tarafından anlaşılma umudu taşımaları ve uğradıkları her başarısızlığın altında ezilmeleriyle birbirlerine benzerler. Meslektaşları tarafından takdir edilen, dahası tanrısallaştırılan Cezanne’ı bir komşusunun ressam olarak kabul etmemesi, onun için ne büyük bir felaket olmuştu. Ancak bu yüzden resim tarzında herhangi bir değişiklik yapmaya kalkışmayan da gene aynı Cezanne’dı.

Bir sanatçı, herhangi bir konuyla ilgili bir sipariş kabul edebilir, bu bence çok normal. Ancak bence, sanatçının konuyu ne şekilde ele alacağının, işleyiş tarzının denetlenmesi kadar saçma bir şey olamaz. Sanatçının halkın veya herhangi başka bif kimsenin bağımlılığı altına girmesini yasaklayan nesnel nedenler vardır. Bunlara uyulmadığında sanatçının en derin isteklerinin, acılarının ve hüzünlerinin yerine kendisine kesinlikle yabancı, dıştan aktarılmış şeyler geçer. Sanatçının en zor ve en yıpratıcı görevi kesinlikle ahlaksal bir yapıya sahiptir. Bu yapı, sanatçıdan, kendi kişiliğine karşı aşırı dürüst ve içten davranmasını bekler, bu ise halka karşı da içten ve sorumlu olmayı getirir.

Bir yönetmenin, herkesin hoşuna gitmek gibi, muhtemel başarılar düşüncesiyle çalışmasında kendini denetlemek gibi bir hakkı olamaz. Bu tür bir denetimin kaçınılmaz bedeli, seyirciyle arasındaki ilişkinin temelden farklılaşmasıdır. Farklılaşan bu ilişki içinde yönetmen tasarımından da tasarımını gerçekleştirmekten de uzaklaşır. Alın işte size “elim sende” oyunu! Ve sanatçı seyircisinin tepkisinin zayıf kalacağım baştan sezinlese bile, sanatçı yazgısını değiştirmek elinden gelmez!

Puşkin, bu konuyu harikulade bir şekilde şöyle açıklamıştır:

“Çar sensin. Yalnız yaşa. Kendi özgür yolundan git. Özgür kafan seni nereye sürüklerse sürüklesin. Değerli düşüncelerinin ürünlerini gerçekleştir. Yüce eylemlerin için asla ödül isteme. Ödül sensin, ödül senin kendi içinde. Kendinin en yüce yargıcısın sen: Kendi yapıtını amansızca yargılama gücün herkesten fazladır. Sen, iddialı sanatçı, yapıtından hoşnut musun?”

Burada, seyircinin benimle olan ilişkisi üzerinde hiçbir etkim olmadığım söylemekle film yönetmeni olarak üstlendiğim görevi açıklığa kavuşturmak istiyorum. Aslında oldukça basit bir görev: Olanaklar çerçevesinde işini yapmak ve kendini acımasızca eleştirmek. Durum böyleyken, bir de nasıl “seyircinin hoşuna giderim” diye, Sovyet sanatçılarına hep söylendiği gibi “seyirciye örnek olacağım” diye mi uğraşayım? Bu seyirci de kimdir? Anonim bir kitle mi? Robotlar mı yoksa?..

Sanatı özümleyebilmek için çok az şey gereklidir. Yalnızca uyanık ve duyarlı bir ruh yeter de artar bile, yeter ki güzele ve iyiye açık, estetik öze doğrudan ulaşma yeteneğine sahip olsun. Örneğin Rusya’da seyircilerimin arasında bilgi durumu ve eğitim düzeyi yüksek bile olmayan böyle pek çok insan vardı. Bana kalırsa, insana algılama yeteneği daha beşikte verilir ve bu, insanın tinsel yapısına yakından bağlıdır.

“Halk bunu anlamaz” lafı, beni öteden beri müthiş kızdırmıştır.

Bu da ne demektir? Halk adına konuşma, çoğunluğun sözcülüğünü yapma hakkı kime verilmiş ki? “Halkın” neyi kavrayıp kavramadığını, neye ihtiyacı olduğunu, neyi reddettiğini kim bilebilir ki? Yoksa, halkın gerçek merakları, düşünceleri, özlemleri, umutları ve hayal kırıklıkları üzerinde fikir sahibi olmak amacıyla herhangi bir zamanda, bizzat halka gidip, hiç değilse mütevazı, ama dürüst bir soruşturma yapan birileri mi var?

Ben halkımın bir parçasıyım. Aynı topraklar üzerinde yurttaşlarımla birlikte yaşadım ve onlarla -yaşımla orantılı olarak- aynı tarihi deneyimleri edindim, ayın yaşam süreçlerini gözlemledim ve yansıttım. Ve şimdi de burada, Batıda bile, halkımın bir evladı olarak yaşıyorum. Onun küçük bir damlası, ufacık bir parçasıyım; kökleri kültürel ve tarihi geleneklerin derinliklerinde yatan düşüncelerini dile getirmeyi umuyorum.

Film çeviren bir insanın, kendisini ilgilendiren ve heyecanlandıran şeylerin, başkalarına da ilginç geleceğinden, doğal olarak, hiç kuşkusu yoktur. Bu düşüncenin doğal sonucu olarak da seyirciden olumlu bir tepki alacağım varsayarak seyircisine “yağ çekmeyi”, şirinlik yapmayı aklının ucundan bile geçirmez. Seyircisini gerçekten sayan bir sanatçı, onun kendisinden daha aptal olmadığım da bilir. Ancak, başka bir insanla konuşabilmenin asgari koşulu her iki taraf için de anlaşılır, ortak bir dildir’. Bir zamanlar, Goethe, zekice düşünülmüş bir cevap almanın şartı, zekice soru yöneltmekten geçer demişti. Sanatçı ile seyirci arasında gerçek bir iletişim de ancak iki taraf da aynı kavrayış düzeyine sahipse gerçekleşir. En azından her iki tarafın da, sanatçının yapıtında hedeflediği amaçların aynı şekilde bilincinde olması gerekir.

Edebiyat, örneğin, yaklaşık iki bin yıllık bir geleneğe sahiptir. Edebiyatla boy ölçüşemeyecek kadar genç olan sinema, çağının sorunlarının bilincinde olduğunu kanıtlamıştır, hâlâ da kanıtlamaya devam etmektedir. Sinema sanatının, dünya edebiyatının başyapıtlarının yaratıcılarıyla gerçekten erişilebilecek kişilikler ortaya çıkartıp çıkartmadığı konusu ise tartışmaya açıktır. Ben çıkarttığına inanmıyorum, dahası bunun nedenlerini bile sayabilirim: Sinema sanatı, henüz kendi dilin aramayı sürdürüyor, zaman zaman bu dilin yakınlarında gezinip duruyor, ama o kadar… Özgün bir sinema dili sorunu bugüne kadar henüz çözüme kavuşturulamadı. Aslında bu kitap da sadece, bu soruna bir başka çözüm arama girişimidir. Çağdaş sinemanın içinde bulunduğu durum, insanı, sinema sanatının değeri üzerinde derin derin düşündürtmektedir.

Bir ressam bilir ki malzemesi renktir. Bir yazar için söz, okuyucu üzerinde etki kurmasını sağlayan silahtır. Sadece biz sinema yönetmenleri, geleceğin sinemasını “şekillendirecek malzeme” konusunda henüz kesin bir yargıya varabilmiş değiliz. Sinema, genelde, henüz özgünlük arayışı içindedir. Özelde ise her bir sinema sanatçısı, sinemanın genel gelişmesi içinde hâlâ kendine bireysel bir ses bulma peşindedir. Sinemanın gerçekten de “kitleleri en çok etkileyen sanat” olabilmesi için, sinema sanatçılarının ve seyircilerinin daha çok çaba sarf etmeleri gerekmektedir.

Burada konuyu, bilinçli olarak sinema sanatçısının ve seyircisinin bugün karşı karşıya oldukları nesnel zorluklar üzerinde yoğunlaştırdım. Sanatsal bir görüntünün kamuoyunda birbirinden apayrı tepkiler yaratması dolayısıyla seçici bir etkiye sahip olması çok doğaldır. Ancak sinema sanatında bu, çok daha farklı bir boyuta ulaşmaktadır, çünkü film yapımcılığı oldukça pahalı bir eğlencedir. Bu nedenle ortaya öyle garip bir durum çıkmıştır ki, seyirci en azından düşünce olarak kendine yakın bulduğu bir yönetmen seçme hakkına sahip olmuş, ama öte yandan yönetmen, sinemayı salt bir eğlence, günlük yaşamın dert ve endişelerini unutma yeri olarak gören bir bölüm seyircinin kendisini hiç mi hiç ilgilendirmediğini asla belirtmemeye mahkûm edilmiştir.

Ayrıca kötü zevkinden dolayı bütün suçu da seyircinin üzerine atmak doğru değildir, çünkü yaşam bize estetik ölçütlerimizi mükemmelleştirmede fırsat eşitliği tanımamaktadır. İşte durumun gerçek trajikliği de burada yatar. Şimdi kalkınız ve bir sanatçı için “en yüksek yargı mercii” seyircidir görüşünü savununuz; buyrun! Peki, ama bu yargıç kim olabilir? Hangi seyirci? Kültür politikası sorumluları, zahmet olmazsa koltuklarından kalksınlar da zevkleri iflah olmaz bir biçimde körelten bilinçli taklitlerle ve çıkartmalarla seyirciyi tıka basa doyuracaklarına, lütfedip, belli düzeyde bir kültürel ortam, belli bir sanat üretimi oluşturulması için çaba harcasınlar. Bu, ne yazık ki sanatçıların değil, sorumlu kültür politikacılarının verecekleri bir karardır. Biz sanatçıların taşıdığı tek sorumluluk, kendi yapıtlarımızın düzeyini yükseltmektir. Bir sanatçı, kendisini ilgilendiren her şey hakkında, içtenlikle ve kararlılıkla görüşlerini açıklar. Seçtiği konunun gerçek derinliği ve önemi olup olmadığına da varsın seyirci karar versin.

Ayna’yı tamamladıktan sonra, hiç de kolay geçmeyen yıllarımı verdiğim film çalışmalarıma artık son verme düşüncesiyle oynadığımı açıkça itiraf etmeliyim. Ancak, ön-sözde de sözünü ettiğim yığınla seyirci mektubuyla karşılaşınca, böyle radikal bir adım atmaya hiç de hakkım olmadığını düşündüm. Madem bozulmamış yargılara sahip bunca açık yürekli insan vardı, madem benim filmlerime yürekten ihtiyaç duyan insanlar vardı, ben de, her ne pahasına olursa olsun, sinema etkinliğimi sürdürme sorumluluğunu üzerimden atamazdım.

Benimle gireceği diyalogu kendisi için önemli ve yararlı bulan tek bir seyircinin varlığı, çalışmalarımın en büyük teşvikçisidir. Benimle aynı dili konuşan seyirciler varsa, neden onların çıkarlarını bana yabancı ve uzak insan gruplarına feda edeyim? Varsın bu insan grupları, bizimle hiç ilgisi olmayan hazır tanrılarına, putlarına tapmayı sürdürsünler.

Sanatçının elinde, malzemesine karşı yürüttüğü teke tek mücadeleyi dürüst ve içten bir biçimde kamuoyuna sunabildiği tek bir olanak vardır. Seyirci, sanatçının gösterdiği bu çabanın anlamını kavrar ve ona teşekkür etmesini bilir.

Seyircisinin hoşuna gitmek isteyen, onun zevk ölçütlerini olduğu gibi kabul edip benimseyen bir insanın seyircisine saygı yoktur. Bu tutumunun tek bir anlamı olabilir, o da, seyircisinin cebindeki paraları kendi cebine aktarma isteğidir. Bu düşüncede olanlar yüksek sanatın ideal örneklerini vererek kamuoyunu eğitmektense diğer sanatçılara para kazanmanın yollarını öğretmeye kalkarlar. Seyirci ne yapsın, kendi doğruluğundan emin, kendi beğenmişliği içinde yaşamayı sürdürür. Kendi yargılarına karşı eleştirel bir tutum almayı öğretmediğimiz sürece seyirciyi önemsiyor sayılmayız.

Andrey Tarkovski
Mühürlenmiş Zaman

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Yanlış Yaşama Öğretisine Karşı Çıkmamız Gerekiyor… – Erdal Atabek

Kapat